KÜRDISTAN’DA SAVAŞ OLGUSU – 1 –

Duran Kalakan

Yokluk ve yok etme dayatılıyor. Bunu dayatanlar, bu amaç ve hedeflerinden vazgeçmiş değiller. Bu nedenle de imha tehlikesi sürüyor.

DURAN KALKAN

Genel Teori

Savaş konusu kuruluşundan bu yana parti gündemimizi en fazla meşgul eden bir konudur. Adeta savaş içerisinde bir partileşme söz konusudur. Önderliksel doğuş da, partinin doğuşu da ağır baskı, saldırı ve imha tehdidi altında gerçekleşmiş bulunuyor. Bir gençlik hareketi olmaya adım attığımızdan bu yana da şiddetle iç içe bir mücadele durumunu yaşıyoruz. Partileşmemiz adeta bir savaş içinde gerçekleşmiş ve 12 Eylül faşist askeri darbesi gibi azgın bir askeri saldırıyla yüz yüze gelmiş bulunuyor. Daha sonraki süreç ise zaten bu imha saldırılarına karşı silahlı direniş temelindeki bir mücadeleyi ifade ediyor. Saldırının askeri boyutlarda olması, askeri imhayı hedeflemesi parti hareketimizi de askerlikle daha yakından ve derinden ilgilenmeye ve giderek askerileşmeye götürüyor. Kürdistan’daki gerçeği derinden anlamanın ve ona cevap oluşturacak bir düşünce ve tutumu geliştirmenin zorluklar içerisinde gerçekleştiğini de biliyoruz.

Gerçi imha ve inkâr sistemi dediğimiz rejim bir soykırım karakterinde olsa da, çıplak askeri zora dayansa da, dolayısıyla kolaylıkla görülebilecek karakterde bulunsa da bunu kabul etmek, çözümlemek, dahası buna karşı yapılması gereken görev ve sorumlulukların gereğini yerine getirecek bir cesaret ve fedakârlık göstermek ciddi zorluklarla gerçekleşmiştir. Belki de karşıt tutum göstermenin, bu soykırım rejimine karşı direnme görevinin, onun istediği derin cesaret ve fedakârlığı gösterme durumunun zorlukları uzun süre Kürdistan üzerindeki imha ve inkâr sistemini görmeme, anlamama, ona karşı mücadele edememe gibi bir duruma da yol açmıştır. Aslında görülmediğinden veya anlaşılmadığından değil de, karşı koymanın temel bir insan görevi olması ve bunun da büyük zorluklar içermesi, cesaret ve fedakârlık istemesi durumu, kolaylıkla görülüp anlaşılabilen bir hususun görülmez anlaşılmaz gibi ele alınmasına ya da ona bu temelde yaklaşılmasına yol açmıştır.

Bu durumu kıran kişi Önder APO’dur. Bunu herkes biliyor. Herkesin görüp anladığı ama görmezden ve anlamazlıktan geldiği hususu açığa vurmuştur. Bilinen deyim ile çocuk “anne, bak kral çıplak!” diyor ve kralın tılsımı bozuluyor. Önder APO’nun da Kürdistan gerçeğinde, Kürdistan üzerinde uygulanan soykırım rejimi gerçeğinde yaptığı biraz buna benziyor. Biraz da herkesin gördüğü fakat görmezden geldiği, söylemediği, söylemek istemediği hususu söyleyip açığa vuruyor. Peki, neden bu kadar açık olan, görünebilen bir husus görülmez, bilinmez, duyulmaz bir yaklaşımla ele alınıyor? Çünkü görünür ve ifade edilirse bu onu yapanın üzerine ciddi, tarihi, ağır görevler yüklüyor, sorumluluklar yüklüyor.  İnsan olmak o duruma karşı bir şeyler yapmayı, direnmeyi gerektiriyor. Bu da zorluk içeriyor, büyük cesaret ve fedakârlık istiyor. Aslında görmezden, duymazdan, bilmezden gelmenin altında yatan temel husus budur. Öyle çok görememe, bilinçsiz olma, anlayışsız olma değildir.

Tekelci emperyalist güçlerin ifade ettiği gibi toplumun çok geri, iradesiz, kendi hakkında karar veremeyecek kadar bilinçsiz olma durumu değildir. Bu sömürgeci emperyalistin savıdır, egemenin savıdır. Kendi egemenliğini, baskı ve sömürüsünü haklı çıkartmak için onu yapar. Tabi gerçek öyle değildir. Gerçeği, gerçeğin biraz daha farklı olduğunu, işin içinde olanlar, yaşayanlar, yani egemenliğin karşısında yer alanlar daha iyi biliyorlar, görüyorlar, anlıyorlar. Ve biz tarihsel deneyimden, parti tarihimizin derslerinden çok net açığa çıkarıyoruz ki esas husus bilmezlik, görmezlik, anlamazlık değil de karşı koymanın zorluğudur.

Tabi anlamada, görmede ifade etmede de zorluklar var. Sorunlar yaşanıyor. Yüzeysellik veya derinlik gibi bir sorun ifade ediyor. Derinden görüp çözümleyebilmek elbette ona karşı durmanın imkânlarını ve fırsatlarını bulmaya da daha çok yol açıyor. Fakat dar ve yüzeysel yaklaşım böyle bir ağır saldırganlık karşısında direnmenin yol ve yöntemini bulma gücünü ortaya tam çıkartmıyor. Dolayısıyla yeterli bir cesaret ve fedakârlık yaratmıyor. Bu da diğer bir husustur.

Önderliksel ve partisel doğuşun özü: Kürt halkına dayatılan soykırımı önlemektir
Fakat yine de sorunun kökeninde çok fazla bilmezlik, görmezlik ve anlamazlıktan ziyade karşı koymanın zorluklarının sorun oluşturduğunu, görmez, duymaz ve bilmezden gelen tutumların arkasında esas olarak bunun yattığını kabul etmemiz en doğrusudur. Böyle olunca demek ki Önder APO’nun Kürdistan üzerindeki soykırım rejimine çocuğun kral çıplak denmesi gibi bir tanım getirmesi gerçeği su yüzüne vurduğu gibi, buna karşı da direnme görev ve sorumluluğunu üstlenme, onun bilincine ulaşma, onun cesaret ve fedakârlığını yaratma anlamına geliyor. Böylece Önder APO ilk gerçeği ifade eden olduğu gibi bu imha saldırısına karşı direnme cesaret ve fedakârlığını göstermede de ilk kişi oluyor.

Bu durum parti pratiğimizle doğrulanan bir hususu da oluşturuyor. Nitekim gerçeği olduğu gibi deşifre etme tutumu, bu temelde geliştirilen kısmi bir bilinç ve sınırlı bir propaganda çalışması inkâr ve imha rejimi tarafından imha amaçlı saldırılarla yüz yüze geliyor. 1977 Mayıs’ından itibaren başlayan bu sürecin giderek derinleştiğini ve günümüze kadar da özünden fazla bir şey kaybetmeden farklı biçimler ve hacimler oluşturarak geldiğini biliyoruz. Kürdistan ve Kürt toplumu üzerinde uygulanan imha rejiminin deşifre edilmesi, gerçek yüzünün açığa çıkartılması, karakterinin ortaya konması, rejim sahiplerini bunları örtbas edebilmek, bu aydınlatıcı çabayı yok edebilmek için vahşi, yoğun ve azgın bir saldırıya götürdüğü yaşanmış bir gerçektir. 12 Eylül faşist askeri rejimi de böyle bir saldırı sürecinin içinde ortaya çıkan bir düzey oluyor. Kapsamlı ve derinleşmiş özel savaş sistemi de böyle bir sürecin daha gelişmiş bir parçası oluyor. Uluslararası komplo da bu imha saldırısının küresel boyutta örgütlü ve planlı bir biçimde yürütülmesini ifade ediyor. Yani görünen gerçeği açığa vurmanın ciddi bir savaş durumu anlamına geldiği, kapsamlı imha saldırılarını gündeme getireceği ve buna karşı ciddi bir direnme görevini ve sorumluluğunu yüklediği gerçeği pratikte bu biçimde açığa çıkmış bulunuyor. Bu bakımdan da görünen gerçeği ifade etmemenin, söylememenin, öyle bilinçsizlikten, anlamamazlıktan ileri gelmediği, tam tersine daha derin bir anlayışın ama aynı oranda da güçsüzlüğün, cesaretsizliğin, bireyciliğin, fedakârlık gösterememenin, temel insani değerlere ne pahasına olursa olsun sahip çıkamamanın, teslimiyet ve ihanetin bir sonucu olduğu daha net ve açık bir biçimde anlaşılıyor. İşte bunu Önder APO bozdu. PKK bozdu ve bozma gücünü, cesaretini ve fedakârlığını gösterdi. Bütün içinde taşıdığı hata ve yetersizliklere rağmen, böyle bir soykırım düzenine karşı ulusal demokratik çizgide, insani ve toplumsal var olma çizgisinde bir direniş gösterdi. Bu direniş de özü aynı kalmakla birlikte, birçok aşamadan geçerek günümüze kadar geldi. Özünde bu imha ve soykırım saldırısına karşı direnme, varolma, kendini koruma vardı.

Önder APO ve PKK’nin çıkışının özde bunu içerdiği tartışma götürmezdir. Öyle şu amaç, bu hedef, falanı filanı yok etmek, başka yerlerde olmayanı Kürdistan’da inşa etmek gibi bir hedef kesinlikle yoktur. Önderliksel ve partisel çıkışta öz olarak var olan: Kürt halkına dayatılmış olan soykırımı önlemek, Kürt toplumu üzerinde uygulanan imha ve inkâr rejimini kırmak, tarihin en eski ve en kadim halkı olan Kürt toplumunu da 20. ve 21. yy’da insanlık ailesinin onurlu, özgür ve eşit bir üyesi olarak yaşar hale getirmektir. Önderliksel doğuşun ve parti çıkışının temel içeriğinin, özünün bu olduğu tartışmasızdır.

Zaten bundan ötesi de olamazdı. O koşullarda daha farklısını öngörmek, başka şeyler söylemek, aramak, deyim yerindeyse anormal olurdu. Çok fazla gerçekçi bulunmazdı. Somutla ilişkili olmazdı. Çünkü yok sayılan, yok edilmek istenen ve yok edilmek için de en azgın imha ve soykırım rejimine tabi tutulan bir toplumu bu durumdan kurtarmak en temel görevken ve başka hedeflere yönelmek ve başka hedefleri gerçekleştirecek toplum olarak öngörmek elbette ki çok gerçek dışı, somutla hiç bağdaşmayan, hayalcilikten de öte bir tutum olurdu. Dolayısıyla eğer bir şey yapılması gerekiyorduysa o koşullarda yapılabilecek öncelikle bu soykırımı açığa çıkartmak ve durdurmak, inkar ve imhayı yok etmek, toplumu kendi gerçeğini görür, kendi çıkarlarını bilir, kendi yaşamını yürütmenin iradesini, bilincini ve örgütlülüğünü gösterir bir düzeye getirmek olabilirdi. Nitekim Önderliksel çıkışın, partileşmenin temel hedefinin bu olduğu tartışma götürmezdir. Bu öz değişmemiştir. Bunu iyi bilmek lazım.

Değişen ne?

Fakat bunu gerçekleştirmenin yol ve yöntemlerinde, araçlarında, tarzında geçtiğimiz 35 yıllık süre içerisinde önemli değişiklikler yaşanmıştır. PKK’de ortaya çıkan değişiklikleri de bu temelde ele almak önemlidir.

Neler değişmiştir PKK’de? Çok kaba bir biçimde sıralarsak; örneğin böyle bir soykırımı önlemenin, toplumu özgür ve iradeli yaşar hale getirmenin aracı olarak devletçi sosyalizm öngörülmüştür. Fakat daha sonra anlaşılmıştır ki özgürlük ve bağımsızlık devletçilikle olmuyor, sosyalizm devletle gerçekleşmiyor. Devlet, toplumu özgür kılmıyor. Tam tersine baskı ve sömürü altına almanın temel aracı oluyor. O bakımdan araç değişmiştir. Yani bağımsız, özgür, eşit olmanın, soykırımı durdurarak özgür demokratik yaşayan bir toplum haline gelmenin, örgütlü bir toplum olmanın temel aracı değişmiştir. Devletle bu işin yapılacağı öngörülürken, bunun doğru olmadığı anlaşılıp demokratik toplum örgütlülüğü, Demokratik Konfederalizm örgütlülüğü öngörülmüştür. Örneğin değişen bir husus bu oluyor.

Diğer yandan devleti var eden, yaratan büyük ordular ve onların savaşları –gerçekleştirilememiş olsa da- hedeflenirken, bunun da gerçekçi olmadığı, Kürdistan’da gerçekleşmesinin fazla imkânının bulunmadığı, daha da önemlisi bunun da bir özgürleşme ve demokratikleşmeyi ifade etmediği görülerek öyle bir stratejiden, mücadele yol ve yönteminden vazgeçilmiştir, değiştirilmiştir. Strateji değişikliği yapılmıştır. Devletçi sistemi yaratmayı öngören halk savaşı veya ulusal kurtuluş savaşı dediğimiz stratejik yaklaşım değiştirilerek Meşru Savunma stratejisi diye ifade ettiğimiz, halkın özgür ve demokratik varlığını, duruşunu ve yaşamını güvence altına almayı ifade eden bir savunma stratejisi esas alınmıştır.

Bunlarla birlikte örgütlenmenin, askerileşmenin yol ve yöntemlerinde değişiklikler olmuştur. Tabi bu değişiklikler örgüt sisteminde değişikliği, taktiklerde değişiklikleri, günlük yaşam ve eylemde temel araç ve yöntem değişikliği gündeme getirirken, buna bağlı olarak farklı birçok değişim ve yenilenme de yaşanmıştır. Bütün bu değişiklikler özü daha doğru ifade etme, temsil etme, özle daha uyumlu hale gelme doğrultusunda olmuştur. Bunu da önemle bilmek gerekiyor.

Bu değişikliler neden yaşanmıştır, niye gündeme gelmiştir, ne ifade ediyor dendiğinde buna vereceğimiz yanıt: ‘özle çelişen, çıkış özüyle uyumlu olmayan araç ve yöntemlerde ve tarzda değişimi ifade ediyor’ olmalıdır. Değişiklikler araçların, temel yol ve yöntemlerin, taktik ve tarzın bu çıkış özüyle daha uyumlu hale gelmesi, o özü daha iyi temsil etmesi, o özü gerçekleşmeyi daha doğru öngörmesi temelinde olmuştur. Yoksa özle çelişme durumundan değil. Aslında özle çelişen, bu çıkış özüyle uyumlu olmayan yol, yöntem ve araçlardaki değişikliği ifade ediyor. Dolayısıyla PKK hareketi başlangıçtaki çıkış özünü şimdi daha iyi ifade eden, daha güçlü savunan, o özü daha etkin, doğru ve yaşanır bir düzeyde temsil eden bir çizgiye, yol, yöntem ve araca ulaşmıştır, Önderliksel gerçekliğe ulaşmıştır. Kendisini temel doğuş özüyle daha uyumlu ve daha bütünlüklü hale getirmiştir.

Bunlar ayrıntıda neler ifade ediyor, hangi dönemlerde nasıl gerçekleşti? Elbette bunların bilinmesi de önemli. Fakat esas olan çıkış özünün ne olduğu ve bu özü gerçekleştirmek ve temsil etmek üzere ne tür yol, yöntem ve araçlar öngörüldüğü, bunlarda ne zaman ve ne tür değişikliklerin olduğunun bilinmesidir. Bu da esas olarak gerçekleşmiştir.

Burada şunu da ifade etmek önemlidir, nasıl ki ilk çıkış, gerçeğin ifadesi çok zorlukla gerçekleşmişse, aslından o özle araç, yol ve yöntemlerin uyumlu hale getirilmesi, yani onu sağlatacak değişikliklerin, düzeltmelerin yapılması da benzer biçimde ciddi zorluklarla, büyük çabalarla ancak gerçekleşebilmiştir. Ağır bedeller ödenerek bunlar sağlanabilmiştir. Bunun altında binlerce şehit vardır. İmralı işkence sistemine karşı, uluslararası komploya karşı direniş vardır. 20 yıldır halkın hiç durmadan özgürlük ve demokrasi için ayağa kalkışı, büyük cesaret ve fedakârlıkla direnişi vardır. Yüz binlerce tutuklusu vardır. Baskı vardır, işkence vardır. Bunlara karşı direniş vardır. Kısaca topyekûn özgürlük için direnen, fedai öncülüğü temelinde direnme gücüne ulaşan bir halk gerçekliği vardır. Bir ‘İnsanlık Önderliği’nin doğuşu ve gerçekleşmesi söz konusudur.

Bütün hatasına, eksikliğine ve bunların yol açtığı kayıplara rağmen günümüze kadar ulaşan sonuç ve gerçekleşenler bunlar oluyor. Dolayısıyla da bu sonucu, bu gerçekleşmeyi önemsememiz, ciddiye almamız, tarihsel anlam ve değerini derinden bilince çıkartmamız gerekiyor.

Direnmek, Günümüzde de Yakıcılığını Koruyor

Yeni yol, yöntem ve araçlar oluşturmuş olsak da yine de öz itibarı ile mevcut savaş durumu devam ediyor. Kürt halkı üzerinde uygulanan soykırım rejimi tümden kırılabilmiş değil. Ortadan kaldırılabilmiş değildir. İnkâr ve imha sistemi çok darbenmiş ve zayıflatılmış olsa da, tamamen kırılıp aşılabilmiş değildir. Dolayısıyla da kendini hakim kılabilmek, yaşatabilmek, sonuç alabilmek için çılgınca yöntemler de kullanarak, zaman zaman böyle yöntemlere başvurarak, zaman zaman ise kendini çeşitli biçimlerde değişikliğe uğratmaya, restore etmeye çalışarak saldırılarını sürdürüyor. Bu tartışma götürmez bir gerçek. Kürt halkı açısından belki soykırımın oluşturduğu tehlike, PKK’nin doğuş koşullarında olduğu kadar yakıcı değil. Aslında bu durum inkâr ve imha güçlerinin var olmaması ya da imha amacıyla saldırıdan vazgeçmiş olmasından kaynaklanmıyor. Bir yönüyle tersine darbelenmiş, zayıf düşmüş, her türlü saldırı yöntemi kulanmış olmasına rağmen sonuç alamamış olmasından kaynaklanıyor. Diğer bir yönüyle ise buna karşı her türlü yöntemle direnebilen bir halk gerçekliğinin bilinç, örgütlülük ve tecrübe düzeyinde ortaya çıkmış olmasından kaynaklanıyor. Yoksa özde hala tam bir değişiklik gerçekleşmemiştir. İnkar ve imha sisteminin, onun topluma dayattığı soykırım rejiminin, varlığında ve özünde gerçek bir değişiklik henüz tam ortaya çıkmış değildir. Zayıf düşmüş, darbelenmiş bir durum yaşanıyor. Ancak böyle olsa da hala kendi amaçları doğrultusunda saldırılarını devam ettiriyor, sürdürüyor. Dolayısıyla bunun yarattığı tehlikeye karşı, soykırım saldırılarına karşı direnmek, varlık için, özgürlük için, demokratik yaşam için direnmek, PKK’nin koşullarında olduğu kadar günümüzde de Kürt halkı açısından yakıcılığını koruyor.

Bu noktada avantaj ne oluyor? Bu durum Kürt halkının böyle bir direnişi daha güçlü, daha örgütlü, daha etkili yürütebilme noktasına ulaşmış olmasını ifade ediyor. Aslında değişiklik buradadır. Bu durum inkâr ve imha sisteminin saldırıdan vazgeçtiği, değiştiği anlamına gelmiyor. Ama onlara karşı Kürt halkının daha güçlü ve örgütlü bir direnme konumunda olduğu, saldırılara karşı kendini savunma direnişini daha güçlü ve etkili gösterebileceği anlamına geliyor. Eğer biraz tehdit ve tehlikede azalma varsa bu direnme gücünün örgütlülük ve bilinçte ortaya çıkartılmış olmasındandır. Yoksa inkâr ve imha sisteminin varlığı ve ısrarı anlamında da buna karşı direnmenin önemi anlamında da özünde bir değişiklik yoktur. Bu bakımdan da başta olduğu gibi günümüzde de Kürt halkının varlığı ve özgür demokratik yaşama kavuşması için büyük bir cesaret ve fedekarlıkla direnme temel bir insani görev olarak varlığını sürdürüyor. Çünkü soykırım rejimi, inkâr ve imha sisteminin saldırıları varlığını devam ettiriyor. Dolayısıyla bunun yarattığı tehlikelere ve tahribatlara karşı halkın da varlık ve özgürlük için direnmesi sonsuz bir cesaret ve fedakârlıkla bu direnişi sürdürmesi tarihi önemini koruyor. Nasıl ki başlangıçta Kürt halkı ve Kürdistan üzerindeki egemenliği deşifre etmek insanı büyük bir direniş göreviyle yüz yüze getiriyorduysa ve böyle bir direniş tarihi bir insanlık görevi olma özelliği taşıyorduysa, günümüzde de bu öz ve özellik devam ediyor. Bu nedenle gerçekleri günümüzde de daha iyi görmek, daha derinden anlamak ve onun bize yüklediği görev ve sorumlulukların bilincine ulaşarak, bunları yerine getirmek için büyük cesaret ve fedakârlıkla direnmek günümüz açısından da temel bir görev oluyor. Önderlik olarak, halk olarak, parti olarak böyle bir görev ve sorumluluk altında bulunuyoruz. Bu temelde direnişi devam ettiriyoruz.

Savaş İçinde Olma Gerçeği Devam Ediyor

Direnme görev ve sorumluluğunu nasıl başarıyla yerine getireceğimiz sorusuyla her gün yüz yüze bulunuyoruz ve bunu gerçekleştirmek için de bu soruya yeterli, başarılı cevap oluşturmak için de çaba harcıyoruz, çalışıyoruz. Önderlik olarak çalışıyoruz, parti ve gerilla olarak çalışıyoruz, halk olarak çalışıyoruz. Düşünce düzeyinde çalışıyoruz, siyaset ve örgütlülük düzeyinde çalışıyoruz. Serhıldanı geliştirerek çalışıyoruz.  Gerilla düzeyinde çalışıyoruz. Askeri direnme alanında çalışıyoruz. Silahlı savunma direnişimizi de bu gerçeklerlerle daha uyumlu ve özle daha bütünlüklü, uyumlu, özü daha iyi temsil eden, sahiplenen ve başarıyla savunan hale getirmek için çalışıyoruz. Nicel düzeyini, nitel duruşunu böyle bir konuma ulaştırmaya çalışıyoruz. HPG’de değişim ve yeniden yapılanma adıyla yürüttüğümüz tartışmaların, aldığımız kararların, yaşadığımız değişikliklerin temel anlamı ve amacı esasında bu oluyor. Bu doğrultuda önemli bir mesafe kat ettiğimiz ve bunu mutlaka tam sonuca götürmemiz gerektiği de açıktır. Böyle bir net ve kararlı tutumla hareket ediyoruz. Böyle hareket etmemiz gerekiyor ve asla bu tutumda küçük bir tereddüde, gevşekliğe, geri adım atmaya düşmememiz gerekiyor. Bunu Önderlik çizgisinden, mücadele tarihimizin derslerinden, günümüzde karşıt güçlerin saldırılarından çıkartıyoruz. Böyle bir bilince ve bu bilinicin gereklerini yerine getirme iradesine sahibiz.

Dolayısıyla şimdiden temel sorunlarımızdan birisi imha amaçlı, soykırım amaçlı saldırılar karşısında direnmek, onları kıracak bir direnişi örgütleyip, pratikleştirmek oluyor. Hala çok yönlü ve derinlikli bir Meşru Savunma savaşı içerisinde bulunuyoruz. Hareket olarak, halk olarak savaş konumunu yaşıyoruz. Öyle savaşın aşıldığı, gereksiz hale geldiği, işlevini tamamladığı, kalıcı sonuçlar verdiği gibi bir durum söz konusu değil. Bu anlamda bir barışa ulaşılmış olduğu söylenemez. Bırakalım barış durumuna ulaşmayı, ciddi bir ateşkes durumu da henüz gündemleşebilmiş değildir. Geçici, kısa vadeli, savunma savaşının stratejik ve taktik gereklerinin birer parçası olarak daha alt düzeyde eylemlilikler, kısmi pasif savunma duruşları, alt düzeyli aktif savunma savaşı içinde olma gibi süreçleri yaşadık, yaşıyoruz. Bu bakımdan da savaş içinde olma gerçeği devam ediyor. Alt düzeyli çatışma içinde olmak demek savaşın daha üst düzeylere tırmanma ve savaşın topyekûn savaş haline gelme olasılığını içinde barındırmıyor anlamına kesinlikle gelmiyor.

Bütün bunların hepsi, savaşın bütün olasılıkları, içinde bulunduğumuz süreçte ve yürüttüğümüz mücadelenin içeriğinde kesinlikle bulunuyor. Bu bakımdan da evet, savaş içindeyiz ve savaş konumunu yaşıyoruz. Bu savaş öyle çok normal ve sıradan bir savaş da değil. İçinde imhayı ve soykırımı, topyekûn imha tehdidini içeren bir savaş. Bu tür tehdit ve tehlikelere karşı savaşıyoruz ve direniyoruz. Öyle normal koşulların bir savaşı değildir. Karşılıklı güç dengesine sahip olan unsurlar arasında gerçekleşen bir savaş da değildir. Bu bakımdan belki başlangıçtaki kadar zorluklar ve tehlikeler yok denebilir. Bu anlamda zorluğun ve tehlikenin biraz azalmış olduğu belirtilebilir ama bu asla zorlukların ve hayati tehlikelerin tümden ortadan kalktığı ve yok olduğu, artık onların bulunmadığı bir noktaya gelindiği ve günümüzde yaşanan savaş durumunun bunları içermediğini ifade etmiyor. Kesinlikle bu anlama gelmiyor. Esas itibarı ile zorluklar da, imha, tehdit ve tehlikeler de varlığını sürdürüyor. Bu ortamda, bu koşullarda bir direniş yürütüyoruz, savaş içerisindeyiz. Bunun doğru bilinmesi ve anlaşılması gerekli.

“Bu Bir Var Olma Direnişidir”

Günümüzde üçüncü Önderliksel doğuş temelinde yaratılan yeni Önderlik çizgisini hayata geçirme, demokratik strateji temelinde ortaya çıkardığımız demokratik siyasi mücadele stratejisini pratikleştirme Meşru Savunma Savaşı temelinde oluyor.  Böyle bir savaş konumuyla sürdürüyoruz. Çünkü Önder APO’nun ifade ettiği gibi Kürdistan’da askeri işgal, ekonomik ve siyasi sömürgecilik ve kültürel soykırım rejimi devam ediyor. Bu rejim varlığını ve saldırılarını sürdürüyor. Dolayısıyla da bu kültürel soykırıma ve askeri işgale karşı kesin bir Meşru Savunma savaşı yürütme gereği ortaya çıkıyor. Yine ekonomik ve siyasal sömürgeciliği yıkabilmek, toplumu kendi kaynakları üzerinde, kendi özgür iradesiyle yaşar hale getirebilmek için de ciddi bir direnme savaşı vermemiz gereği açığa çıkıyor. Bunlar temelinde bir savaş konumu içindeyiz.

Demek ki hala Önderlik ve halk olarak savaşla uğraşma durumumuz devam ediyor. Bunda bir yok olma durumu söz konusu değildir. İfade ettiğimiz gibi temel araçta, temel yolda, taktik ve tarzlarda, yoğunlukta köklü değişiklikler olmuştur. Fakat imha amaçlı saldırılar ile bunlara karşı var olma direnişi yürütme noktasında herhangi bir değişiklik yoktur.

Önder APO ifade etti; “Kürt halkının direnişi başka yerlerdeki direnişlerle ve mücadelelerle ölçülmeyecek bir konumdadır. Bu bir var olma direnişidir” dedi. Yani imhayı, katliamı, soykırımı önleme direnişi dedi. Özgürlük, demokrasi, daha güzel yaşam ancak bununla birlikte ve bunun peşi sıra gündeme geliyor. Ondan da önce bir halkın, tarihin en kadim halkının var olma sorununu çözmek gerekiyor. Çünkü bu halka 21. yüzyılın başında hala imha dayatılıyor, soykırım dayatılıyor. Yokluk ve yok etme dayatılıyor. Bunu dayatanlar, bu amaç ve hedeflerinden vazgeçmiş değiller. Bu nedenle de imha tehlikesi sürüyor. Bunu önlemek için de kutsal var olma ve özgürleşme savaşını, direnişini yürütmek halk olarak, bu halkın bilinçli, cesur ve fedakar üyeleri olarak, öncüleri olarak bizim temel tarihi insanlık görevimiz olmaya devam ediyor.

Demek ki temel uğraş konularımızın başında gelenlerden bir tanesi yine savaştır. Savaşın sorunlarıdır. Savaşın anlaşılmasıdır. Örgütlendirilmesidir ve yürütülmesidir. Bunlara temel hedefimizle, Önderlik çizgisinin özüyle uyumlu çözümler bulmamızdır. Bunu gerçekleştirdiğimiz ölçüde önümüzdeki süreci başarıyla kazanacağız. Bunu gerçekleştirdiğimiz ölçüde halka dayatılmış olan imhayı soykırım rejimini ve bunun yaratmış olduğu tehdit ve tehlikeyi ortadan kaldıracağız. Bunu gerçekleştirdiğimiz ölçüde Kürt halkının varlığını kesinleştirmek kadar onun özgür ve demokratik yaşamını da garanti altına alacağız. Bu bakımdan da demek ki savaş konusu temel konumuz olmaya devam ediyor. Savaş hala temel uğraşlarımızdan birisi oluyor. Bunlara cevaplar arıyoruz. Bu uğraşıyı başarıyla yürütmek için çalışıyoruz.

Böyle bir çaba kesintisiz bir biçimde 26. yılını doldurmuş bulunuyor. 26 yıllık büyük bir silahlı direnişinin, gerilla savaşının kapsamlı ve derin tecrübesine sahip bulunuyoruz. Bu tecrübeye dayanarak genel savaş gerçeğini, bunun içerisinde gerilla savaşı gerçeğini daha iyi ve derinden anlamış ve bilince çıkarmış durumdayız. 26 yıllık kesintisiz gerilla direnişi Kürt halkını büyük bir savaş tecrübesine, onun bilinç ve örgütlenmesine ulaştırmış bulunuyor. Biz böyle bir gerçekliği temsil ediyoruz. Böyle büyük bir mirasa dayanıyoruz. Öyle yeni başlayan konumda değiliz. Mirassız bir durumumuz da söz konusu değil. Yeniden başlamıyoruz. Tersine her günü, her anı büyük direnmelerle, mücadelerle geçmiş, kesintisiz 26 yıl sürmüş büyük bir savaşımın zengin tecrübe ve birikimine ve onun derslerine sahibiz. Bir yandan insanlığın ve halkların tecrübelerini, diğer yandan kendi 26 yıllık savaşımımızın yarattığı tecrübenin derslerini bilince çıkartarak, anlayarak, çözümleyerek karşı karşıya bulunduğumuz görevleri daha güçlü ve başarılı bir biçimde yerine getireceğimize inanıyoruz. Karşı karşıya bulunduğumuz savaş sorunlarını, Kürt halkının içinde bulunduğu Meşru Savunma savaşının bize yüklediği görev ve sorumlulukları bu temelde çok daha doğruya yakın yol ve yöntemlerle ve yüksek başarılarla yerine getirecek bir bilince, tecrübeye, örgütlülüğe, formasyona, iddia ve iradeye ulaşmış durumdayız. Böyle bir güçle, dayanakla bu sorunlara yaklaşıyoruz. Böyle tartışıyoruz, değerlendiriyoruz. Savaş sorunlarına yaklaşımımızın temelinde böyle bir güç vardır. Zaten bu sorunları başarıyla çözme güç ve imkânını bize veren de bu gerçekliktir. Bütün bunları doğru ele alarak, değerlendirerek, karşı karşıya bulunduğumuz sorunları çözme ve savunma savaşı görevlerini başarıyla yerine getirme gayret ve çabası içindeyiz.

Başarmak Için Öğreniyoruz

Meşru Savunma savaşının, Kürt halkının yürüttüğü ölüm kalım savaşının üzerimize yüklediği güncel ve mutlaka başarıyla yerine getirilmesi gereken tarihsel görevler var. Bu görevleri başarmak için, bu görevlerin başarısının yüz yüze bulunduğu sorunlara çözüm getirmek için, dolayısıyla da güncel görev ve sorumluluklarımızın gereğini pratikte başarıyla yerine getirmek için bu çalışmaları yapıyoruz. Bu konuyu bu temelde ele alacağız. İster genel savaşa ilişkin bilgiler olsun, tarihin tecrübesinin değerlendirilmesi ve derslerinin çıkarılması olsun, ister kendi savaş tarihimizin incelenip derslerini çıkartmak olsun isterse de Meşru Savunma savaşını anlamak ve onun içinde bulunduğumuz dönemde bize yüklediği görev ve sorumlulukların gereklerini pratikte nasıl başarıyla yerine getireceğimiz sorusuna cevap verme konusu olsun, bütün bunların hepsi böyle somut bir hedef ve onu yerine getirmeyi içeren planlama temelindedir. Somut sorumlukları ve görevleri yerine getirmek için, onu yerine getirecek bir formasyona, bilince, iradeye, iddiaya ve inanca ulaşmak için bu tartışmaları yapıyoruz.

***

Sürecek

İkinci bölümün konusu: “Şiddet ve Zor, Gasp ve Köleleştirmenin Esas Yöntemidir”