YAŞAMDA DIL…

ziman 2

Yaşamın üreticiliği sayesinde ortaya çıkan adlandırma gerçeği, günümüzde de hızından bir şey kaybetmiş değil. Günümüz yaşamının ağırlıklı yanı sorunludur. Yaşamın heyecanlı ve coşkulu olduğunu, toplumun ezici bir çoğunluğunun yaşamlarından memnun olduğunu kimse iddia edemez. Yaşam arayışlarının çok fazla olduğunu söylemek de zordur. Bunun en somut göstergesi; şiirin olmaması, sanatın heyecansız ve güdülere hitap eden düzeyde olmasıdır. Türkiye’de üretim fiyatı ve tüketim fiyatı diye sıkça duyulan iki kavram vardır. Türkiye’deki yaşam sınırı, üretim fiyatı ile tüketim fiyatı arasındaki farktan kimin ne kadar kazandığı olmaktadır. Bu da bir dildir, adlandırmadır.

CIHAN EREN

Dil toplumsal yaşamın aynasıdır. Dil sadece günlük yaşamın sesler ve işaretler ile anlamlandırılmasını sağlamaz. Dilde; dil denilen olgunun ilk çıktığı dönemden bugüne akıp gelen yaşam zenginlikleri vardır. Kendi eylemlerimizi “dil”lendirmeye başlamamız, tür olarak çok önemli bir gelişmeyi yaşamamız anlamına gelir. Bir anlamda her şeyimizi ihtiyaç belirliyor. Önce düşünce oluşur, sonra dilde somutlaşır, ardından pratikte gerçekleşir, hayat ırmağı da bu akış içerisinde yoluna devam eder. Bu akışın sürekliliğinde var olan dil kaynağının gücü yadsınamaz. Bu akışta dil hem bir kaynak hem de kaynak sorunu olanların üzerinde geçmeleri için bir köprüdür.

Toplumsal yaşamda ortaya çıkan yeniliklerin dile kavuşması, adlandırılması önemlidir. Toplumsal yaşam açısından ister yaşamı onun komünal özüne göre ilerleten olsun,  ister yaşamı komünallikten uzaklaştıran olsun, her adımın bir adlandırmaya kavuşması, atılan adımın kültürleşmesi açısından önemlidir. Toplumsal kültürün en zengin materyalinin ya da kültürün en zengin ve geniş alanının dil olması bundandır. Yaşamın herhangi bir eyleminin yol açtığı sonuç eğer “dil”lendirilmiş ise; o, yaşam içerisinde önemli oranda yer edinmiştir, anlamını taşır. Yaşamın pratik sonuçlarının “dil”lendirilmesinden dolayı ortaya çıkan adlandırma, olgunun yüzeysel değil de çok daha derinlikli ele alınmasını gerekli kılmaktadır. Toplumsal yaşamın kuruluş alanlarını ifade eden düşünce, dil, ekonomi, siyaset, sanat ve bilim için geçerli olan bir yaklaşım olarak denilebilir ki, sözler, sözcükler, isimler, kavramlar vs. görüldükleri gibi değildir.

İnsanlar günlük yaşam içerisinde peş peşe, saatlerce süren sesler duyar. Aslında tarihsel toplumun yaratmış olduğu isimleri duyar. Toplumlar bütün dönemlerde kendi algılama mantıklarına, kültürlerine göre isim seçerek bu işi yapmıştır. Varsa, yeni yaratılana da isim konularak bu diyalektik sürdürülmüştür. Diyalektiksel gerçeklikten yola çıkarak toplumsal dönemleri ve bu dönemlerin kültürünü dil üzerinde anlamaya çalışmak faydalı bir yoldur. Özellikle olay ve olguları dil ve kavramlar üzerinde ele aldığımız zaman çok çarpıcı sonuçlar ile karşılaşacağımızı biliyoruz.

Yazı sanatı, dilin kalıcılığı açısından önemli bir yere sahiptir.  Yazı da bir konuşma biçimidir. Yani yazı da bir dildir. Bizden önce yaşamış insanlarla yazıları üzerinden konuşuyoruz. Onlar yazıları sayesinde halen bizimle konuşuyorlar. Yazı aynı zamanda hatırlatır da. Örneğin Sümer yazıtları olmasaydı, 4-5 bin yıl önce yaşayan insanların ne konuştuklarını bilemezdik. Yine Tevrat olmasaydı, İbrahim peygamberin tanrısı ile olan diyaloglarını bilemezdik.

Yaşamın üreticiliği sayesinde ortaya çıkan adlandırma gerçeği, günümüzde de hızından bir şey kaybetmiş değil.  Günümüz yaşamının ağırlıklı yanı sorunludur. Yaşamın heyecanlı ve coşkulu olduğunu, toplumun ezici bir çoğunluğunun yaşamlarından memnun olduğunu kimse iddia edemez. Yaşam arayışlarının çok fazla olduğunu söylemek de zordur. Bunun en somut göstergesi; şiirin olmaması, sanatın heyecansız ve güdülere hitap eden düzeyde olmasıdır. Türkiye’de üretim fiyatı ve tüketim fiyatı diye sıkça duyulan iki kavram vardır. Türkiye’deki yaşam sınırı, üretim fiyatı ile tüketim fiyatı arasındaki farktan kimin ne kadar kazandığı olmaktadır. Bu da bir dildir, adlandırmadır.

Kendi başına derin inceleme ve araştırma konusu olan dildeki yöresel farklılıklar, toplumsal kültürle birebir bağlantılıdır. Toplumsal yaşamda üretim biçiminin belirlendiği, bu ayrıksılığın yaşandığı bir durumda şehir-kırsal farkının ortaya çıkardığı durum bir realite olmaktadır. Burada söz konusu olan halklar arası fark değildir. Aynı ya da benzer toplumların kendi şehir ve kırsal alanları arasında yaşanan farktır. Örneğin İstanbul Türkçesi ile Tokat Türkçesi arasında var olan söz farkı, isimlendirme farkı aynı zamanda yaşamsal ve kültürel bir farklılığı da ifade eder. Hangisi Türklüğü ifade eder sorusu, burada tartışılması gereken bir konudur. Fakat günümüzde hâkim olan İstanbul olduğu için, bu konu üzerinde çok fazla tartışma gerekçesi ortada kalmıyor. Kürtler için durum daha değişiktir. Kürt şehirleri ağırlıkla Türkçe konuşurken, Kürt kentlerine göre kırsal sayılacak köy ve kasabalarda konuşulan ağırlıklı olarak Kürtçe olmaktadır. Türk toplumundaki farklılığın sınıflaşma, kapitalist sistemle direkt bağı vardır. Kürt toplumundaki dil sorununun temel nedeni ise, Türk devletinin yıllardır Kürt dili ve kültürü üzerinde yürüttüğü asimilasyonla ilgilidir. Nedeni ulusal asimilasyondur.

Her yaşam biçiminin kendisine has bir dil yaratması, isimlendirme geliştirmesi işin doğası gereğidir. Dolayısıyla toplumsal yaşamın hâkim ilişki tarzı, kendisiyle beraber dile kadar yansıyan farklılıklara yol açar. Kapitalist sistem ulus yaratma adı altında yürüttüğü baskılarla bu tarzı ortadan kaldırmak istemiştir. Tek tipleştirmeyi ilericilik olarak saysa da, bunun yaşamı fakirleştirdiği artık inkâra gelmez bir doğrudur. Kapitalizmin kültürleri katletme yöntemi başarı kazanamadı. Örneğin Türkiye’de Türkçe İstanbullaşmadı. Bunu özellikle dil için söylüyoruz. Kürt köy ve kasabaları, şehirleri bir bütün olarak Tuncelileşmedi, hatta Dersim’in tümü de Tuncelileşmedi. Türkiye devlet politikasındaki, “her mahallede milyonerlerimiz olacak” sözü, “her köy İstanbullaşmalı”, “tüm Kürt yerleşkeleri Tuncelileşmeli” biçiminde de yorumlanabilir. Bu dayatma sonuçsuz kalmıştır. Sonuçsuz kalması kaynağını dayatmaların azlığından almaz. Uygulanan şiddetin derecesinden alır. Halen Kürt halkına dayatılan kültürel soykırımı, dil yasağının resmiyette kalkmadığını, çok ince yöntemlerle devam eden dil baskısını göz önüne getirdiğimizde TC’nin kendi politikalarında akıl sınırlarını zorlayan bir uygulamayı yürüttüğü ortaya çıkar. Başarısızlığın nedeni kesinlikle devletin az iş yaptığı ile ilgili değildir. Kürt halkının direnişi, aradaki kültürel zenginlik farkı bunun yaşam ifadesi olmaktadır. Kürt halkı yılların birikmiş kültüründen almış olduğu direniş ile büyük kazanımlar ortaya çıkarmıştır. Kürtçeye yeni kelimeler de kazandırmıştır: Rêber, Heval, Şervan, Tekoşîn, Serhildan, Jin, Jiyan, Azadi, Civak, Kom, Komünal… Bu isimler kelimeler bazında unutulmaya yüz tutarken, yeniden en sık kullanılan sesler olmaya başladı. Kürtlerin PKK öncülüğünde yürüttüğü mücadele, Anadolu’nun zengin kültürlerinin de rahat bir nefes almasına olanak sağladı. Sadece Alevilik değil, Anadolu’da yaşanan birçok kültür devletin Kürt özgürlük mücadelemiz karşısında zorlanmasından dolayı rahat bir dönem geçirdi diyebiliriz. Kürt özgürlük mücadelemiz, aynı zamanda Kürt kültürü direnişçiliği anlamına da gelen mücadelesinde, önemli kazanımlar yarattı. Devlet Türkiye toplumuna bazı kavramları dayatmak zorunda kaldı. Vatan, millet, birlik, bütünlük bunlardan bazılarıdır. Devlet bu kavramlarla güç toplayıp Kürdistan’ı da Tuncelileştirmek istedi. Devletin Kürtleri bitirmek için uyguladığı her yöntem kendisine ters dönmüştür. Bunun nedeni Kürtlerin başarısıdır.

Türkiye toplumunun 25 yıllık Kürt mücadelesinden dolayı en fazla zararı – can kaybını saymazsak – ekonomik açıdan gördüğü açıktır. İşsizliğin ortaya çıkarmış olduğu sonuçlar da ortadadır. Bu sonuçların PKK mücadelesiyle direkt bağları vardır. Aynı zamanda sistemden kaynaklı olan yanları da vardır.

Mevcut ekonomik kriz, işsizlik sorununun kapitalist sistemden kaynaklı olan bölümü çarpıcı olarak ortaya çıkmaktadır. Zaten işsizlik denen şey tümüyle sistemin bir yaratımıdır. Türkiye’de ya da Kürdistan’da yaşanan ekonomik sorunlar ve işsizlik yüzde yüz Kürt özgürlük mücadelesi ile bağlantılı değildir. İş, insanın maddi ihtiyaçları için doğayla içerisine girmiş olduğu bir faaliyettir. Kürtleri üzerinde yaşadığı doğadan koparan, işsiz bırakan devlettir. İş için insanın yaşadığı bir coğrafyaya ihtiyacı vardır. Özcesi Kürt toplumunda yaşanan ekonomik sorunlar ve işsizliğin en temel nedeni coğrafyalarından kopartılıp şehirlere göçertilmeleridir. Göç hem işsizliğin nedeni hem de sonucudur. Kürtlerde göç işsizliğin, fakirliğin nedenidir. İşsizlik tümüyle şehir kültürünün bir sonucudur. Bu anlamda şehir, insanları işsiz bırakmak için haddinden fazla büyütülmüş açık bir hapistir.

Kürt halkının kendi dil, ekonomik, işsizlik ve örgütlenme sorunlarını gidermeleri için binlerce yıl yaşadıkları coğrafyalarına sahip çıkmaları gerekir. Göçmek değil dönmek gerekir. “Dönen dönsün ben dönmem yolumdan” sözünü, “ben terk etmezem memleketimi” biçiminde sloganlaştırmak gerekir. İş topraktan edinilir. Topraklar bırakılarak iş bulunamaz. Fabrikalar da unutmamak gerekir ki toprak üzerinde kurulur. Fabrikaların tüm hammaddeleri topraktan elde edilir. Şehirler haddinden fazla büyütüldüklerinden, insanlar çiçekler gibi güzel bitkileri ancak sokaklarda görebilmekte. Böyle alanlarda var olan yaşama mahkûm eden yalanlara kanmamak, aynı zamanda iş bulma işidir. İnsan terinin toprağa düşmediği yerler karın doyurmaz. Kutsal kitaplar boşuna insanın topraktan geldiğini, toprağa döneceğini yazmamışlardır. Her halkın içinden geldiği bir toprak vardır. Her insanın emek verdiği bir parça toprağı olmuştur. Bu nedenle halklar, toprağın kendilerine sunmuş olduğu değerli olana isim vermişlerdir.

Bu kısa anlatımdan hareketle, Kürt halkı için Dersimliler şahsında denilebilir ki: işsizlik, dağınıklık, dilsizlik, topraktan uzaklaşmak… Eğer bunları yaşamak istemiyorsak buna karşı Dersimli olmak gerekir. Dersimli olmak; gümüş kapıların açıldığı Munzurlarda dolaşmak, toprağını işlemek ve hür olmaktır. Yani Kürdistanlı olmaktır.