3. DÜNYA SAVAŞI VE ÖNDER APO ÇIZGISINDE KÜRT ÖZGÜRLÜK HAREKETI

cemil-bayık

3. Dünya Savaşı’nı sonlandıracak en temel alternatif Önder Apo çizgisinde Kürt Özgürlük Hareketi’nin paradigmasıdır

Kadın Özgürlükçü, Demokratik, Ekolojik Toplum Paradigması olarak ortaya konulan; devlete karşı demokratik topluma dayalı demokratik konfederalizmi esas alan bu paradigmayla dünya halkları açısından yaşanan büyük umutsuzluğa son verilmiştir. Artık bir alternatif vardır. Artık kapitalist-emperyalist sistem, ‘tek ideoloji, tek siyaset, tek ekonomik sosyal yaşam benim, kapitalist modernite yaşamından, sisteminden ayrı bir yaşam sistemi düşünülemez’ biçimindeki anlayışı bu paradigmayla yerle bir edilmiştir. 

CEMIL BAYIK

Dünya siyasi tarihinde her dönem göreceli bir statüko olagelmiştir. Bu göreceli statüko daha sonra toplumlarda, ülkelerde, devletlerde yaşanan siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik ve diğer gelişmeler çerçevesinde eski dengeler değişince yeni statükonun kurulacağı mücadele dönemleri başlamıştır. Çünkü siyasal, ekonomik, kültürel, toplumsal ve diğer alanlarda yaşanan gelişmeler, değişiklikler birçok toplumda gerileme ortaya çıkarırken, bazı topluluklarda ve ülkelerde ilerlemeye ve gelişmeye yol açmıştır.

Sınıflı, devletli, sömürülü toplumlar çağında ise iktidar olmak, güç olmak, yeni iktidar alanları elde etmek en temel hedeftir. Dolayısıyla; eski statükolar süreci ve sonrasında ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, askeri ve diğer alanlarda gelişme gösterenler yeni statükoların, toplumsal alandaki değişimler temelinde kendi lehlerine düzenlenmesini isterler. Kendisinin güçlendiğini, geliştiğini gören ülkeler, devletler, siyasal güçler eski statükoları kabul etmez, onun yerine kendilerinin gücüne uygun yeni dengelerin oluşmasını dayatırlar. Diğer yandan toplumlar da dinamiktir, ekonomik, sosyal, kültürel gelişme gösterirler. Bilinç düzeyinde, örgütsel düzeyde gelişme gösterirler ve kendi durumlarından memnun olmazlar. Kendi durumlarından memnun olmadıklarından dolayı da direnişe geçer, isyan eder ve mücadele ederler. Kendi siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel, idari durumlarının güçlenmesini sağlayacak değişimlerin yaşanmasını isterler. Bu yönüyle de durumlarını iyileştirmek için harekete geçerler.

Tüm bu gerçekler, eski statükoların biçilen elbiselerin dikiş tutmamasını, zorlanmasını, dağılmasını beraberinde getirir. Böyle bir süreç yaşanır. Eski dengelerin, statükoların, eski bedenin,  ve eski biçimin dağılması gerçekleşir. Bu dağılmayı sağlatan da bu biçimin üzerinde şekillendiği yapıların, siyasal durumun ve askeri dengelerin değişmesidir. Biçimi şekillendiren özün dayandığı siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel ve diğer dinamikler artık eski biçimi kabul etmez ya da eski biçim bunları kaldırmaz, dağılır. Bu da eskinin yıkıldığı, yeninin de hala oluşmadığı bir süreç ortaya çıkarır. Ya da buna yaratım anları, yaratım süreçleri de denilebilir. Kesinlikle toplumsal yaşamın doğasında bu vardır. Hatta birinci doğada da olan budur. Buna kaos süreci denmektedir. Önder Apo, kaos sürecini, eskinin dağıldığı, yeni özün kendine biçim aradığı süreç olarak değerlendirmektedir; “Kaos aralığı olgular dünyasında yeni biçim, tür ve yapılanma benzeri değişimler için gerekli olan karmaşayı ifade eder. Bir olgudaki çelişik yönler artık birbirleriyle ilişkiyi ve mevcut yapılanmayı sürdüremez duruma düşmüşlerdir. Biçim özü koruyamamakta, yetersiz, dar ve tahripkar olmaktadır. Bu durumda dökülmeler olur, hercümerç – kaos – doğar. Öz, kendini biçimden kurtarmış ama henüz yeni biçime varamamıştır. Parçalanan eski biçim ancak yeni biçimler için kullanım malzemesi durumundadır. Bu aralıkta aslında evrensel bir ilke çalışır gibidir. Evrenin yapı parçaları yakaladıkları kaosta hızlı değişimlerle yeni biçim düzenlenmesine geçer. Eğer yeni biçim düzenlenmesi parçacıkları tutabilecek uygunluktaysa kalıcı bir yapıya bürünür. Kalıcı yapının etrafında da yeni bir sistem doğar.” Önder Apo’nun bu tanımı yaradılış anı; özgürlük sosyolojisi olarak da ifade edilmektedir. Yani biçimin dağılması, kaos sürecinin oluşması, oluşan yeni özün, yeni dengelerin kendisine yeni biçim araması sürecidir.

Soğuk Savaş döneminde statüko çok katıdır

Bu kaos süreci; toplumsal, siyasal, kültürel, askeri çatışmalar yaratır. Bu süreç aynı zamanda yoğun çatışmalar sürecidir. Yoğun mücadeleler sürecidir. Yeni biçime kavuşana kadar bu mücadeleler sürer. Siyasal alanda da ilişkiler, ittifaklar ortaya çıkar. Bu süreçte sık sık yeni ittifaklar kurulur, eski ittifaklar dağılır. Böyle yoğun bir siyasal, sosyal, kültürel, askeri, ekonomik dinamizm ortaya çıkar. Bu mücadeleler sonucu yeni oluşan sosyal, kültürel, ekonomik, düşünsel, örgütsel, askeri dinamizme, gelişmelere en uygun cevabı bulanlar, en uygun cevabı bulma mücadelesi verenler, bu konuda yeni gelişmelere, yeni duruma uygun bir beden, bir siyasal yapılanma ortaya çıkaranlar, kaos sürecinin yeni biçim kazanmasına öncülük ederler, güçlü çıkarlar, önemli rol oynarlar. Bu başarıldığında artık yeni bir göreceli denge vardır. Zaten hiçbir zaman mutlak dengeden, mutlak statükodan, söz etmek mümkün değildir. Toplumsal yaşamın dinamizmi buna el vermez ama göreceli bir denge, statüko, biçim, beden oluşur. Bu da bazen elli, bazen yüz, bazen de yüz elli yıl sürer. Geçmişte iki yüz-üç yüz yıl süren bu göreceli statüko dönemleri, dünyadaki hızlı gelişimlere paralel olarak kısalmıştır. Çünkü, dinamizm ve gelişmeler eskiye oranla daha hızlıdır. Dünyada yaşanan düşünsel, bilimsel ve teknik devrimler her alanda önemli gelişmelere yol açmıştır. Bu da ister istemez göreceli statüko süreçlerinin giderek daha kısalmasını beraberinde getirmiştir. Günümüzde bu süreçler daha da kısalmıştır. Birinci Dünya Savaşı1914’te başlamıştır. otuz bir yıl sonra ise on milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan İkinci Dünya Savaşı’yla yeni dengeler ortaya çıkmıştır. elli-altmış yıl sonra da, 1980’lerin sonunda Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte yeni dengelerin kurulması süreci olan Üçüncü Dünya Savaşı ortaya çıkmıştır.

Şunu özelikle vurgulamalıyız ki, göreceli statükonun çok katı olduğu bir süreç de Soğuk Savaş dönemidir. Gerçekten de Soğuk Savaş döneminde statüko çok katıdır. Bırakalım devlet sınırlarının değişmesi, devletler içindeki rejimlerin değişmesi de kolay değildir. Soğuk Savaş döneminde kurulan dengeler gerçekten çok katı olmuştur. Hatta şu söylenebilir, dünya tarihinde Soğuk Savaş dönemi kadar dengelerin katı olduğu, dünyanın neredeyse ikiye bölündüğü bir dönem yaşanmamıştır. Böyle bir dönem eski tarihlerde yoktur. Siyasi, askeri, toplumsal ve ekonomik, güç dengeleri vardır; en güçlü olan tabii ki, daha fazla bu dengeler içinde etkilidir. Ama yine de sınırlarda ve topluluklar arasında bir geçirgenlik vardır. Toplumsal, kültürel alışveriş biçiminde bir dinamizm vardır. Bir dünya bütünlüğü vardır. Ama Soğuk Savaş ile birlikte sistemler o kadar bölünmüş, o kadar çok katı olmuş, birbirlerinin karşısında öyle sert bir mevzilenme içine girmişlerdir ki, geçirgenlik dünya tarihinde olmadığı kadar katı olmuştur. Öyle ki, sistemler arasında çok katı yüksek duvarlar örülmüştür; neredeyse iki dünya ortaya çıkmıştır. Hem insanlık tarihi açısından, hem dünya açısından bu bir arızi durumdur. Bunun uzun sürmesi mümkün değildi. Çünkü; siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel, askeri, bilimsel-teknik tüm gelişmeler, dinamikler bu kadar katılığı kaldıramaz; bu sınırları zorlar ve bir değişimi dayatır.

Reel sosyalizm dağılınca bir boşluk doğdu

İşte bu gerçeklik içinde reel sosyalizmin devlet ve iktidar perspektifinden kopmaması, devlet ve iktidar perspektifinden kopmadığı gibi dogmatik, kalıpçı bir yaklaşımla siyasal, sosyal, ekonomik yaşama bakması kendisiyle beraber ciddi sorunları da getirmiştir. Öte yandan, kapitalist-emperyalist sistemin reel sosyalizmin bu zayıflıklarından faydalanarak askeri, siyasi, toplumsal, kültürel her alanda saldırılarını arttırması, sonuçta artık toplumların ihtiyacını karşılayamayan, iktidarcı devletçi sisteme de alternatif haline gelemeyen reel sosyalizmi çözülme sürecine sokmuştur. Çünkü reel sosyalizmin temel özelliği; kapitalist sisteme alternatif olmasıydı. Reel sosyalizm alternatif olarak varlığını sürdürüp geliştirebilirdi. Eskiyi aşacak, yeni olacaktı. Bu nedenle 20. yüzyılda çok güçlü bir biçimde tarih sahnesine çıkmış, toplumları ve insanlığı etkilemişti. Ancak zaman içinde bırakalım alternatif olmasını, kendisinin de iktidarcı devletçi bir sisteme dönüşmesi, yine bürokratizmin ortaya çıkması, devlet kapitalizmi biçiminde bir sisteme dönüşmesi ve alternatif olamayanın dağılmasını beraberinde getirmiştir. Yine de 1917’den 20. yüzyılın sonuna kadar etkili olan reel sosyalizm, bütün dünyada halkları, insanları çekecek bir güce ve kudrete sahip olduğundan, dünyanın her yerinde önemli bir siyasi ve askeri güce ulaşmıştır. İktidarcı devlet sistemden kopmamasına ve bütün zaaflarına rağmen yarattığı büyük gelişmeler ve değişimler de olmuştur. Yine birçok yerde gelişen uluslararası kurtuluş savaşları emperyalist kapitalist sisteme karşı birçok siyasi gücün ortaya çıkmasını beraberinde getirmiştir. Yine ‘Bağlantısızlar’ denen ülkeler de reel sosyalist güçlere yakın olmuştur. Bu açıdan da dünya siyasal dengelerinde sosyalist kampın, reel sosyalist güçlerin çok önemli etkisi olmuştur. Yani dengeler içinde, statüko içinde çok önemli bir yere sahiptir. Zaten askeri güç olarak dehşet dengesi denen nükleer silahlar dengesi durumu yaşanmıştır.

1980’lerin sonu, 90’ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılması sadece reel sosyalizmde bir dağılma değil tüm dünya sisteminde bir dağılma ve kaos sürecini ortaya çıkarmıştır. Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte dünya siyasal dengelerinde büyük boşluklar ortaya çıkmıştır. En azından Sovyetlerin etki alanında büyük boşluklar ortaya çıkmıştır. Öte yandan reel sosyalizm halkları, toplulukları, emekçileri, ezilenleri, işçileri etkileyen ve alternatif bir hareket olarak bu güçleri etrafında toplayan bir özelliğe sahipti. Böyle bir etkisi vardı. Reel sosyalizm dağılınca bu yönüyle de bir boşluk doğdu. Çünkü mevcut kapitalist-emperyalist sistem zaten artık toplumlar tarafından benimsenmiyordu. Bu nedenle reel sosyalizm çok etkili hale gelmişti. Bu yönüyle reel sosyalizmin askeri ve siyasi etkisinin ortadan kalkmasıyla ortaya çıkan siyasi boşluk ve bu yönlü kaos yanında, kapitalist-emperyalist sisteme karşı alternatifin ortadan kalkması insanlık açısından ideolojik ve moral boşluklar ortaya çıkarıp yeni alternatif arayışları gündeme getirmiştir. Bu durum da düşünsel ve ideolojik alanda bir kaos demektir. Bu da bir yönüyle ideolojik boşluğu, inanç boşluğunu, moral boşluğunu ifade etmektedir. Sadece askeri ve siyasi dengelerde, ekonomik dengelerde boşluklar ortaya çıkmamıştır, öte yandan mevcut dünya içinde iktidarcı devletçi sistemin halkları tatmin etmemesi karşısında yaşanan ağır bir ideolojik boşluk da olmuştur. İnsanlık, manevi ve moral bir boşluk içine düşmüştür. Tarihte bunlara dinler cevap veriyordu, tarikatlar cevap veriyordu. Bin yıllardan sonra Avrupa’da rönesans ve reform hareketleri bu boşluğu doldurmaya yöneldi. Kapitalizmin emperyalist aşamaya gelmesi sürecinde de bilimsel sosyalizm bu boşluğa cevap olmaya çalıştı.

Tarih içindeki her siyasal dengenin dağılıp yeni siyasal dengelerin kurulma süreci, aynı zamanda belli ideolojik düşüncelerin de, moral değerlerin de ortaya çıktığı, onların da toplum adına dengelerde yer almak istediği bir süreç olmuştur. Bu bazen dinler, bazen tarikatlar, bazen mezhepler biçiminde olmuştur. O boşluklar öyle doldurulmuştur. Reel sosyalizmin dağılmasıyla birlikte böyle bir ideolojik moral boşluğun da doğduğu açıktır. Siyasal dengelerin dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan kaos sadece ekonomik, sosyal, askeri anlamda yeni dengelerin oluşması ve biçimini bulmasını değil, aynı zamanda ideolojik, örgütsel, moral olarak da boşluğu dolduracak alternatif arayışı gündeme girmiştir.

Kapitalizm, ideolojik ve moral boşluğu dolduracak durumda değildir

Reel sosyalizm yıkılmıştır ama bu kapitalizmin, kapitalist-emperyalizmin başarısından dolayı olmamıştır. Böyle bir durum olsaydı o zaman tabii ki eski dengelerin yıkıldığı durumda hemen kapitalist-emperyalist sistem, onun ideolojik, siyasal, toplumsal değerleri hakim olurdu, o temelde de yeni dengelerin kurulması gerçekleşirdi. Ama kapitalizmin böyle bir gücü yoktur. Kapitalizm, ortaya çıkacak ideolojik ve moral boşluğu dolduracak durumda değildir. Sosyalizm, kapitalizme alternatif olarak ortaya çıkmış ancak reel sosyalizm kapitalizmin, kapitalist modernitenin esas aldığı devlet ve iktidar aygıtlarına sahip olduğu için onun bir türevi haline geldiği için dağılmış, yıkılmıştır. Bu dağılma ve yıkılma bir yönüyle de kapitalist sistemin dağılması ve yıkılmasıdır.

Sovyetler Birliği’nin dağılması, Soğuk Savaş denen sürecin bitmesi dünyanın birçok yerinde siyasal boşluklar ortaya çıkardı. Öte yandan dünyanın birçok yerinde Sovyetler Birliği’ne dayanarak ayakta kalan halklar, devletler vardı. Sosyalist kamp ile kapitalist sistem, NATO ile Varşova Paktı arasındaki dengelerde yaşayan, kendini var eden ülkeler vardı; Sovyetler’in dağılmasıyla birlikte bu karakterdeki ülkeler de boşluğa düştü. Bu durum kapitalist-emperyalist sistem için bu alanları doldurma fırsatı doğurdu. Nitekim Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, birçok ülkenin kapitalist-emperyalist kampa yönelimi oldu. Öte yandan bu durumdaki toplumların, ülkelerin, devletlerin nasıl bir sistem kuracakları sorunu ortaya çıktı. Bir kısım ülke kapitalizme hızlı geçerken, önemli bir kısmı açısından ise nereye evrilecekleri konusu daha karmaşık bir durum ortaya çıktı. Reel sosyalizme dayalı devletçi-iktidarcı sistem ve devlet kapitalizmi yaşayan toplumlar tamamen kapitalizme döndüğünde toplumsal ihtiyaçlar karşılanabilecek miydi? Bunların hepsi soru işaretiydi. Soğuk Savaş döneminde şekillenen devletlerde siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel boşluk, karmaşa ve arayışlar ciddi siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel sorunlar ortaya çıkarmaya adaydı.

Kapitalist-emperyalist sistem reel sosyalizmin dağılmasıyla dünyanın tek hakimi olarak yeni bir dünya düzeni kurmaya yöneldi. Tek kutuplu bir dünya ya da sadece kapitalist-emperyalist sistemin hakim olduğu bir dünya gerçekleştirmek için kollar sıvandı. Reel sosyalizmin dağılmasıyla birlikte Sovyetler Birliği ve onun etkisindeki ülkelerin önemli bir bölümü hızlı bir biçimde kapitalizme doğru yol aldı. Bu durum, kapitalist sistem içindeki ülkelerin ve uluslararası tekellerin rekabetini hızlandırdı. O güne kadar reel sosyalizm karşısında ortak davranan kapitalist ülkeler, reel sosyalizmin dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan boşluğu doldurmak için hem devletler, hem de uluslararası şirketler düzeyinde yoğun bir rekabet içine girdiler. Bu da yeni bir mücadele süreci ortaya çıkardı. Şimdi de boşlukları doldurma savaşı, mücadelesi ortaya çıktı. Bunu birçok yerde gördük. Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Afrika’da gördük. Dünyanın birçok köşesinde yeni güç savaşlarına yol açtı. Eski dengelerin yıkıldığı, yeni dengelerin kurulma sürecinde kendini güç yapma mücadelesi gelişti. Bu aslında Üçüncü Dünya Savaşı’nın ortaya çıkmasını ifade ediyordu.

Kuşkusuz Üçüncü Dünya Savaşı, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’na benzemeyecektir. Birinci Dünya Savaşı’nın kendine has siyasal, ekonomik, psikolojik koşulları vardı. İkinci Dünya Savaşı’nın koşulları farklıydı. Üçüncü Dünya Savaşı’nın da koşulları farklı olacaktır.

Birinci Dünya Savaşı kamplaşan kapitalist-emperyalist ülkeler arasındaki bir savaş oldu. Bu savaşlar, cepheden savaştı. Dünyanın toprak parçalarını bölüşme savaşıydı. Bu açıdan kapitalist-emperyailst güçler kendi aralarında cepheleşmeye gitmişlerdi. Birbirine karşı açıktan cephe oldular ve savaştılar. Fransa, İngiltere ve Rusya’nın olduğu bir cepheye karşı Almanya, Avusturya, Macaristan ve Osmanlı’nın olduğu bir cephe vardı. İkinci Dünya Savaşı ise Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra güçlenen, büyük güce ulaşan faşist Almanya’nın hem Sovyetler Birliği’ni tehdit etmesi, işgale yönelmesi, hem de Fransa ve İngiltere’nin dünya üzerindeki egemenliğine son vermek istemesi farklı bir savaş ortaya çıkardı. Sovyet Rusya ile Fransa’nın, İngiltere’nin ittifak yapması durumu gerçekleşti. Bu da cepheden bir savaştı. Öyle bir savaştı ki; dünyada görülmemiş bir otoriter diktatör sistem herkesi dize getirmek istiyordu. Almanya ve İtalya’daki faşist sistem çok zalim, askeri bir güce dayanan ve kendi dışında herkesi ezmek isteyen bir karaktere sahipti. Öyle ki, bunun sonucunda sosyalist sistem ile kapitalist sistemin yaratıcıları ittifak yapmak zorunda kaldılar.

Geç emperyalist güçler olan Almanya ve İtalya şahsında kapitalist-emperyalizmin en otoriter, en diktatör, en faşist, en zalim yüzü açığa çıktı. Kapitalist emperyalist sistemin en çirkin yüzünün açığa çıkması ve kendi içinde bile hiçbir farklılığa tahammül etmeyen bir durum yaşandı. Bu bakımdan o savaşa faşizme karşı demokrasi cephesinin savaşı dendi. Öyle ki; Sovyetler ile İngiltere ve Fransa demokrasi cephesinin içinde yer aldı. Hatta bu demokrasi cephesi içinde faşist sisteme karşı en büyük savaşı da Sovyetler Birliği verdi. Bu yönüyle demokrasi düşmanlığının önünü alan esas olarak Sovyetler Birliği oldu. Eğer bugün dünyada demokrasinin gelişmesinden söz ediliyorsa Hitler faşizminin yıkılmasından sonra daha fazla demokratik açılım, demokratik değerler yerleşti deniliyorsa bunda Sovyet Rusya’nın, sosyalistlerin ve komünistlerin faşist sistem karşısında büyük bedeller ödeyerek başarı kazanmasının büyük rolü vardır.

İkinci Dünya Savaşı; faşist sistemin karakterinden dolayı gerçekten de ağır ölümlere yol açan, çok ağır zayiatı olan bir savaş oldu. Soğuk Savaş’la birlikte daha büyük ve kanlı savaşlar ortaya çıkarabilirdi. Nitekim nükleer savaş tehdidi ortaya çıktı, dehşet dengesi ortaya çıktı. İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılan atom bombası deneyimi vardı ve bir nükleer savaşı insanlığın kaldıramayacağı açıktı. Bu yönüyle çelişkilerin savaşla ve şiddetle çözülmesi söz konusu olamazdı. Bu kadar savaşa para yatırma, silahlanma yarışı sonunda -zaten böyle bir savaşın ortaya çıkması kolay değildi- Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle son buldu. Dolayısıyla Üçüncü Dünya Savaşı denilen yeni dengelerin kurulma süreci, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları biçiminde yaşanamazdı. Zaten nükleer bir savaş da söz konusu olamazdı. Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi kapitalist devletlerin farklı kamplar kurarak birbirlerine karşı cepheden yürütecekleri bir savaş yapılamazdı. Çünkü artık çok uluslu tekeller ortaya çıkmıştı, kapitalizm küreselleşmişti ve her yerde her ülkenin ekonomik siyasi çıkarları vardı. Herhangi bir ülke ve coğrafya sadece ABD, Almanya, İngiltere, Fransa’ya, şu ya da bu ülkeye ait değildi. Her yerde, her ülke içinde farklı ülkelerin ekonomik güçleri ve toplumsal, kültürel çalışmaları vardı. Bu yönüyle kapitalist sistem güçler arasında kamplaşma olması, onların yerel işbirlikçileriyle birlikte cepheden savaşa girmeleri, kapitalizmin geldiği aşamada tümünün zarar göreceği bir durum ortaya çıkarırdı. Bu yönüyle Üçüncü Dünya Savaşı; çok boyutlu sürecek bir savaştı. Kapitalist güçlerin iç içe ve de yan yana olacağı, aynı anda her gücün bir arada olduğu, askeri ve siyasi, ekonomik mücadelelerin çok yönlü sürdüğü bir savaş biçimi ortaya çıkacaktı. Bu yönüyle savaş, daha fazla yerelleşecekti. Ülkelerde, devletlerde mücadele sürecekti. O yerellerde kim daha etkili olursa kendi pozisyonunu güçlendirecek, diğerini zayıflatacaktı. Tümden tasfiye etme, bir alana, bir bölgeye tümden bir ülkenin hakim olması gibi bir durum söz konusu olmayacaktı.

Üçüncü Dünya Savaşı süreci farklı özellikler taşımakta

Küresel kapitalizm ve tüketim toplumu çağında belli bir yere belli ülkelerin girmesi, diğerlerinin girmemesi gibi bir durum, hiçbirinin çıkarına değildi. Bilimsel teknik devrimle gelişen kapitalizmin yeni aşamasının ülkeleri, coğrafyaları parçalayarak değil de, ülkeler ve coğrafyalar içinde belli gücün daha hakim olduğu, diğer güçlerin daha gerilediği bir piramit biçiminde bir hakimiyetin olduğu yeni bir dünya düzeninin, kapitalist dünya düzeninin kurulması durumu söz konusu olacaktı. Çünkü mevcut durumda artık sosyalist ülkeler kalmamıştı. Çin de, Sovyetler Birliği de, Sovyetler Birliğine ait ülkeler de hepsi kapitalist mantıkla, zihniyetle, üretimle varlıklarını sürdürüyorlardı. Zaten kapitalist ülkelerin tümü birçok bakımdan sermayenin serbest ve güvenli dolaşımını ifade eden anlaşmalar yapmıştı. Üçüncü Dünya Savaşı böyle bir kapitalist sistem gerçekliği içinde sürecekti.

Üçüncü Dünya Savaşı’nın bir boyutu da tarih boyu yeni siyasal dengelerin kurulma sürecinde olduğu gibi bir taraftan egemenler arasında mücadele sürerken, diğer taraftan halklar da bilinç düzeylerinin gelişmesiyle, örgütlülük düzeylerinin gelişmesiyle yeni kurulacak devlet sistemlerinde, siyasi sistemlerde kendi yerlerinin etkin olması için mücadele etme biçiminde olacaktı. Bu da geçmişteki klasik devrimler gibi bir yerde devrim yapıp diğerini tümden tasfiye etme durumunda değil de halk güçlerinin, devrimci güçlerin mücadele ederek kendi pozisyonlarını güçlendirdiği, daha etkili kıldığı yeni bir mücadele süreci, yeni bir devrimci mücadele süreci olacaktı. Yeni devrim mücadele süreci de gelişen kapitalizme karşı onu geriletecek, kendi konumunu güçlendirecek yeni bir devrim anlayışı oluyordu. İşte bu çerçevede hem halkların mücadelesinin, hem emperyalist güçlerin mücadelesinin boşlukları doldurmak istediği bir Üçüncü Dünya Savaşı dönemi başladı.

Diğer taraftan da toplumlar ve ülkeler o güne kadar çeşitli devletler ve siyasal sistemler tarafından yönetiliyordu. Bu yönüyle de eski sistemle var olan devletler vardı, dengeler vardı, siyasi güçler vardı. Bunlar da kendi konumlarını koruma savaşı yürüteceklerdi. Bunlar esas olarak statükoyu koruyan güçler olarak, bu mücadelede yer alacaklardı. Emperyalist kapitalist sistem kendilerine yeni devlet düzeni kurarken, halklar eski dengelerin yıkıldığı, yeni dengelerin kurulduğu süreçte her yerde kendi pozisyonlarını güçlendirmek isterken, statükocu diyebileceğimiz eski dengeler içinde var olmuş devletler ve siyasal güçler de kendi pozisyonlarını korumaya çalışacaklardı.

Bu çerçevede Üçüncü Dünya Savaşı süreci, farklı özellikler taşımaktaydı. Emperyalist güçlerin cepheden değil de her siyasal gücün kendisini etkin kılmak istediği, özellikle yerel güçlerin kullanıldığı, savaşın yerleştiği bir siyasi, askeri mücadele durumu ortaya çıkacaktı. Öte yandan küresel kapitalizmin gelişmesi, reel sosyalizmin dağılmasıyla birlikte dünyanın bütünlüğünün küresel kapitalizme ve yeni kapitalist gelişmeye göre şekillenmesi gerektiğinden, gümrük duvarları yüksek ya da kendisini dışa kapatmış ve bu temelde siyasi ve askeri egemenlik sağlayan sistemler yerine, sermayenin serbest ve güvenli dolaşımına engel olmayan, belli yönleriyle liberalize edilmiş, sistemin hizmetine konulmuş devlet modellerine geçme hedefi vardı. Kapitalist emperyalist güçlerin bu hedefiyle klasik iktidar bloklarının kendini eski düzeyde sürdürme anlayışı ve politikaları da belli bir çekişme içindeydi. Diğer taraftan da halk güçleriyle hem bu statükocu güçler arasında, hem de emperyalist kapitalist güçler arasında bir çelişki ve mücadele dönemi başlamıştı. Eski dengelerin yıkıldığı, yeni dengelerin kurulacağı Üçüncü Dünya Savaşı’nın çelişkileri, mücadele tarzı, hedefleri bu çerçevede ortaya çıkmış bulunuyordu.

Birinci Körfez Savaşı

Yeni kurulacak dengede kimler güç olacak? Bölgesel düzeyde kimler güç olacak? Yeni dünya düzeni sürecinde ülkelerde hangi siyasal güç odakları kendini etkili kılacak? halkların bu dengelerde, bu ülkeler içinde siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel güçleri ne kadar yer alacak? Bu yönlü mücadeleler her yerde sürmektedir. Özellikle de Sovyetler Birliği’nin en etkin olduğu yerlerin başında olan ve dağılmasıyla büyük boşluklar ortaya çıkan Balkanlar’da yerel güç odakları arasındaki mücadele şiddetlenmiştir. Kafkasya’da bu çatışmalar görülmüştür. Afrika’da, Uzak Doğu’da yeni dengelerin kurulma süreciyle ilgili çatışmalar ortaya çıkmıştır. Ancak en büyük çatışma durumu ise dünyanın omurilik soğanı olan, dünya dengelerinin kurulduğu Ortadoğu’da yaşanmaktadır. Hatta Üçüncü Dünya Savaşı dediğimiz savaşın en önemli sonucu; Birinci Körfez Savaşı denilen savaştır. Reel sosyalizmin dağılması, Soğuk Savaş’ın kalkmasıyla birlikte Ortadoğu’da çıkan siyasal boşlukları kim dolduracak? Uluslararası güçler, ABD, Avrupa, Ortadoğu’daki dengeleri nasıl şekillendirecek? Bu dengeler içinde bölgenin klasik güçleri ne kadar yer alacak? Halkların bu yeni Ortadoğu düzeninde yeri ne olacak? Böyle yeni bir savaş süreci başlamıştır. Zaten ABD’nin öncülüğünde Büyük Ortadoğu Projesi ortaya konulmuştur.

İran Devrimi sonrası İran’a karşı savaştırılan ve İran Devrimi’nin Ortadoğu’ya taşırılmasında engel olarak kullanılan Irak, ABD ile batı ülkeleriyle İran Devrimi’ne karşı savaştığı dönemde kurduğu ilişkiler çerçevesinde Ortadoğu’da bir hamle yaparsa kendisine karşı çıkılmayacağını düşünerek, Soğuk Savaş’ın son bulduğu, eski dengelerin yıkıldığı dönemde kendisini Ortadoğu’da etkili kılmak, Arap dünyasının en güçlü lideri, öncüsü, Ortadoğu’yu, Arap dünyasını şekillendiren lideri olmak için Kuveyt’i işgal etmiştir. Saddam Hüseyin ortaya çıkan boşluğu böyle ‘kendi lehime değerlendiririm’ demiştir. O süreçte Ortadoğu’da önemli askeri ve siyasi güç olarak bunu kendisine hak görmüştür. Bazı stratejistler, yazarlar, analistler, ‘ABD’nin Saddam’ın Kuveyt’e girmesinin önünü açarak bunu bir savaş gerekçesi yapıp Ortadoğu’da kendi düzenini kurmak istediği’ biçiminde değerlendirmeler yapmıştır. Bu değerlendirmeler ne kadar doğru, ne kadar yanlış ayrı bir konu ama sonuçlara bakıldığında Saddam’ın Kuveyt’e girişi, ABD’nin müdahalesine zemin olmuş, Birinci Körfez Savaşı dediğimiz savaş yaşanmıştır.

Bu savaş aynı zamanda belirli bir cepheleşmeyi de ortaya çıkarmıştır. ABD, çeşitli uluslararası güçleri yanına almış, Saddam da dolaylı dolaysız bazı destekler almıştır. Özellikle Ortadoğu’da, Arap dünyasında etkili olan FKÖ’yü yanına alarak, FKÖ ile birlikte Arap dünyasının liderliğini yapacağını düşünmüştür. Ancak bu savaş sonucu Saddam yenilgiye uğramış, Kuveyt’ten çıkartılmıştır. Kuveyt’ten çıkarıldığı gibi, Irak üzerindeki egemenliği de sınırlandırılmıştır. Özellikle Başûrê Kurdistan’a yönelik hava harekatları engellenmiş, 36. paralelin kuzeyine Irak ordusunun geçmeyeceği bir sistem kurulmuştur. Başûrê Kurdistan’a yerleştirilen Çekiç Güç ise Irak’ın egemenlik alanını sınırlayan bir askeri güç olmuştur. ABD diğer yandan Birinci Körfez Savaşı’yla Ortadoğu’da askeri gücünü artırmış, siyasi olarak da güçlenmiştir. Başûrê Kurdistan’da KDP ve YNK’yi güçlendiren, onların güç olmasını sağlayan bir politika izlemiştir. Bu politikayla Ortadoğu’da önemli bir nüfusa sahip Kürt halkı içinde KDP ve YNK’nin etkili olmasını, Önder Apo öncülüğündeki Kürt Özgürlük Hareketi’nin sınırlandırılmasını, etkisizleşmesini hedeflemiştir.

Soğuk Savaş’ın dağılması, reel sosyalizmin yıkılması sonrası özellikle alternatif sistem olan sosyalist cenahta, sosyalist dünyada, ciddi bir kriz yaşanmıştır. Reel sosyalizmin krizi, yıkılması genel olarak bütün sosyalist hareketlerin krizi ve gerilemesi biçiminde bir durum ortaya çıkarmıştır. Kapitalist-emperyalizm karşısında alternatif olarak ortaya çıkan reel sosyalizmin dağılması, sosyalizmin yükselen değer olma özelliğini kaybetmesine ve giderek her yerde daralmasına yol açmıştır. Çünkü, ideolojik ve teorik olarak ortaya konulan tezler ve bu temelde gerçekleştirilen pratik, kapitalist-emperyalist sistem karşısında istenilen sonucu alamamış, sonunda yıkılmıştır. Kuşkusuz siyasal mücadeleler tarihine, emekçilerin, ezilenlerin mücadele tarihine önemli birikimler, değerler, tecrübeler katmıştır. Birçok bakımdan önemli gelişmeler sağlamıştır. Bu yönüyle önemli bir girişim ve deney olmuştur. Birçok olumluluk da ortaya çıkarmıştır. Ama bir bütün olarak kapitalist-emperyalist sistem karşısında kendisini ayakta tutamamıştır. Reel sosyalizmin yıkılmasıyla birlikte kapitalist-emperyalist sistem, neo-liberalizmle, sermayenin serbest ve güvenli dolaşımı denen yeni ekonomik konseptiyle, siyasal sistemde değişiklik yaparak kendini dünyada hakim kılmak istemiştir. Bu, bir yönüyle kapitalizmin kendisini yenilemesi, uyarlaması gibi bir durum olurken, liberalizm, neo-liberalizm böyle bir durumu ifade ederken, diğer taraftan ise reel sosyalizm döneminde kendini etkin kılan sosyal demokrasinin gerilemesi, reel sosyalizm karşısında kendisini ideolojik ve siyasi olarak ayakta tutmak için halka, topluma sunduğu süspansiyonları, sosyal ve ekonomik destekleri, fonları geri çekmesi gibi bir durum ortaya çıkmıştır. Özellikle de reel sosyalizmin yıkılmasından sonra uluslararası şirketler ve şirketlerin dayandığı ülkeler arasındaki mücadele nedeniyle tekellerin güçlendirilmesini hedeflemiştir. Dolayısıyla da toplumsal fonların kaldırılması, bunların şirketlere aktarılması gibi bir durum ortaya çıkmıştır. Bu da reel sosyalizmin dağılmasından sonra kapitalizmin kendini yeni dünya düzeni biçiminde hakim kılmak isterken, kapitalizmin toplumla karşı karşıya gelmesini ve toplumsal memnuniyetsizliği arttıran yeni bir durum ortaya çıkarmıştır.

Kapitalist sistem Büyük Ortadoğu Projesi’ni geliştirmek istemiştir 

ABD, sermayenin serbest ve güvenli dolaşımını hedefleyen yeni bir Ortadoğu, yeni bir devletler düzeni yaratmak istemiştir. Bu açıdan klasik, çok katı ulus devletleri gevşetme, biraz liberalize etme ve bu temelde de tüketim toplumu aşamasının ihtiyaçlarına cevap veren bir siyasal ve toplumsal düzen oluşturma hedefiyle Ortadoğu’ya yönelmiştir. BOP’u bu çerçevede şekillendirmek istemiştir.

İşte bu dönemde, dünyada sosyalist güçler zayıflayıp etkisiz kalırken, neo-liberalizme dayalı kapitalist sistem, kendini her yerde etkili kılmak, özellikle de Ortadoğu’ya Körfez Savaşı’yla müdahale edip kendini bu çerçevede yeni bir sisteme kavuşturmak isterken, Önder Apo öncülüğündeki Kürt Özgürlük Mücadelesi, dünyadaki diğer sosyalist hareketlerin aksine kendini daha etkili kılan ve güçlendiren hale getirmiştir. Özellikle de Önder Apo’nun öncülüğünde PKK’nin ideolojik, teorik, siyasi olarak önemli değerlendirmeler yapması, reel sosyalizmin yıkılma pratiğinden sonuçlar çıkarması, bunu bir eleştiri-özeleştiri konusu yaparak sosyalist güçleri zayıflatan etkenleri kendi ideolojik, teorik, programatik, örgütsel sisteminden çıkararak eleştiri-özeleştiri çerçevesinde sosyalizmin özüne uygun yaklaşım ve yapılanmaları ortaya çıkarma çabası; PKK’yi, Kürt Özgürlük Hareketi’ni dünyada sosyalist hareketlerin tıkandığı bir dönemde Kürdistan’da ve Ortadoğu’da giderek etkisini arttıran bir konuma getirmiştir.

Kapitalist-emperyalist sistem, Ortadoğu’da etkisini arttırmak ve kendine bağlı işbirlikçi güçleri güçlendirmek isterken, PKK’nin öncülük ettiği Özgürlük Mücadelesi’nin başta Bakurê Kurdistan olmak üzere tüm Ortadoğu’da gelişmesi durumu yaşanmıştır. Bu durum aynı zamanda reel sosyalizmin yıkılmasından sonra Ortadoğu’da oluşan büyük siyasal ve ideolojik boşluğun doldurulmasını sağlayacak alternatif bir gücün ortaya çıkması anlamına gelmektedir. Özellikle kapitalist-emperyalist sisteme karşı mücadele eden alternatifin yıkıldığı, sosyalizmin etkisinin zayıfladığı bir dönemde, PKK’nin kendisini dünya dengelerinin kurulduğu Ortadoğu’da yeni dengeler açısından kapitalist-emperyalist sisteme karşı alternatif bir güç haline getirmesi, Kürt Özgürlük Hareketi’nin sadece somut olarak savaştığı Türkiye ile karşı karşıya gelmesini değil, kapitalist-emperyalist sistemle de karşı karşıya gelmesini beraberinde getirmiştir.

PKK’nin siyasal çizgisi başından itibaren halkların kardeşliğine dayalı siyasal çözümler arayan bir çizgi olmuştur. Bu çizgi Önder Apo’nun şahsında çok tutarlı bir siyasal yaklaşıma, mücadeleye, ilişkiye dönüştüğü için Ortadoğu’nun temel sorunu olan Kürt sorununun halkların kardeşliği temelinde demokratik çözüm eğilimini güçlendirmiştir. Önder Apo’nun, Ortadoğu’daki varlığı, özellikle Ortadoğu gerçeğini tanıması başta Araplar olmak üzere Ortadoğu halklarıyla çok önemli dostluk ilişkilerinin gelişmesini berberinde getirmiştir. Zaten PKK Ortadoğu’ya açıldıktan sonra Filistin örgütleriyle çok önemli ilişkiler geliştirilmiştir. Hem Lübnan’da kalmıştır, Filistinliler ve diğer Arap örgütleriyle, Araplarla ilişkiler geliştirilmiş hem de Suriye’de Suriye devletiyle, halkla ve birçok siyasi güçle dostluk ilişkileri geliştirmiştir. Önder Apo ve PKK’nin ideolojik ve siyasi çizgisi, kurduğu ilişkiler, bütün Ortadoğu halklarını etkilemiştir. ‘Kürtler, dış güçlerle, ABD ile ilişki içindedir, işbirlikçidir, onlara dayanarak Ortadoğu halklarına karşı bir tutum ortaya koymaktadır’ biçiminde daha önceki oluşmuş algı, Önder Apo ve PKK’nin mücadelesiyle kırılmıştır. Bu açıdan özellikle Kürtlerin yaşadığı ülkelerdeki halklarla, siyasal güçlerle yeni ilişkiler gelişmiştir. Irak siyasi güçleriyle, Irak toplumuyla, İran halklarıyla, siyasi güçleriyle ilişkiler, Ortadoğu’da yeni bir siyasal anlayışın, ilişki düzeninin zeminini yaratmıştır. Özellikle de Ortadoğu’da en temel sorun olan Kürt sorununun bölge halklarıyla kardeşlik içinde demokratik çerçevede çözümünü ısrarla ortaya koyması, yine Kürt halkının özgürlük mücadelesi verilirken herhangi bir dış gücün uzantısı olarak değil de kendi öz gücüne dayanarak, halkların kardeşliği temelinde bir mücadele yürütmesi, sadece Kürtlere yönelik algıyı değiştirmemiş, Ortadoğu’da yeni bir siyasal anlayışın, siyasal sorunlara yeni bir çözüm yaklaşımının gelişmesini beraberinde getirmiştir.

PKK’nin siyasal çizgisi, sadece Kürt gerçeğinde işbirlikçiliği zayıflatan, ortadan kaldıran bir çizgi değildir. Aynı zamanda bölge halkları ve siyasal güçler açısından da işbirlikçilik zeminini zayıflatan bir siyasal çizgi olmuştur. Bölgedeki Arap, Fars, Türk egemenleri hep dış güçlere dayanarak kendilerini var etmeyi hedefliyorlardı. Yine Kürtlere karşı savaşta dış güçlere dayanıyorlardı. Bu yönüyle hem Kürtler açısından hem bölge halkları açısından işbirlikçiliğin siyasette etkili olduğu bir Ortadoğu siyasal düzeni vardı. Önder Apo’nun öncülüğündeki Özgürlük Hareketi çizgisi sadece Kürtler içinde değil, bölge halkları içinde de işbirlikçiliğin ayaklarını zayıflatan, işbirlikçiliğe dayalı değil de halkların kardeşliğine dayanan, halkların kardeşliğine dayalı demokratik siyasal çözümler, arayışlar geliştiren yeni bir çizginin güçlenmesi zeminini ortaya çıkarmıştır. Bu tabii ki Ortadoğu’da işbirlikçiliğe dayalı olarak kendini etkili kılan uluslararası güçler için tehlikeli bir gelişmedir.

PKK Ortadoğu’nun en etkili gücü haline gelmektedir

Uluslararası güçler, Ortadoğu’da etkisini, varlığını işbirlikçilere dayanarak yürütüyordu. PKK’nin hem Kürtler içinde hem de bölge halkları içinde, halkların kardeşliğine dayanan bir siyasal anlayışı geliştirmesi, doğrudan kapitalist sistemin, Ortadoğu düzenine karşı bir alternatif oluyordu. Bu da Ortadoğu’da Sovyetlerin dağılması sonrası ortaya çıkan siyasal boşluk ve bu siyasal boşluğun kapitalist emperyalist güçler tarafından doldurulup, Büyük Ortadoğu Projesi temelinde yeni bir düzene kavuşturulması amacı ve hedefiyle çelişen bir durumdu.

Bu açıdan Önder Apo’nun çizgisini, Büyük Ortadoğu Projesi önünde engel olan, alternatif bir çizgi olarak görmüş ve bunun önünü kesmek istemişlerdir. Her ne kadar KDP ve YNK’ye destek vererek onları Kürtler içinde güçlendirmek istemişlerse de yıllar göstermiştir ki, KDP ve YNK’ye verilen büyük desteğe rağmen PKK; Kürtler içinde etkisini arttırmakta, giderek KDP ve YNK’yi sınırlayan bir siyasal güce dönüşmektedir. Özellikle Kürdistan’ın büyük parçası olan Bakurê Kurdistan’da PKK’nin etkili olması, yine Rojava Kurdistan’ında PKK’nin etkinliğinin gelişmesi, Rojhilat’ta belli bir etki düzeyine ulaşması, bu temelde sadece KDP ve YNK’yi sınırlayan değil, Türkiye, Suriye ve bölge siyasetinde PKK’nin etkisinin artması, işbirlikçiliğe dayalı Büyük Ortadoğu Projesi’nin alternatifi haline gelen bir hareketin var olması durumunu ortaya çıkarmıştır. Ne NATO’nun ikinci büyük ordusu olarak düşünülen ve Ortadoğu’da kapitalist emperyalist sistemin düzeni için kullanılması hedeflenen Türkiye ve Türk ordusu, Kürt Özgürlük Hareketi’nin gelişimini, mücadelesini durdurabilmiş, ne de KDP ve YNK’ye verilen destekle Kürt Özgürlük Hareketi’nin gelişimi engellenebilmiştir. Bırakalım engellemeyi, Ortadoğu’da yaşanan siyasal boşluğu en fazla da PKK’nin doldurabileceği, PKK’nin faydalanabileceği bir zemin ortaya çıkmıştır. Gerçekten de Ortadoğu’da eski dengeler yıkılırken, yeni dengeler daha kurulmamışken Ortadoğu’nun bu siyasal boşluk sürecinde PKK giderek Ortadoğu’nun en etkili gücü haline gelmektedir. İşte Önder Apo’ya ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik Uluslararası Komplo’yu ortaya çıkaran durum ve gelişmeleri bu çerçevede ele almak gerekmektedir.

Kapitalist emperyalist sistem, tüm dünyada kendisine alternatif bir ideolojik siyasi çizginin kalmadığını düşünüyordu. Sovyetler’in Ortadoğu’dan çekilip Ortadoğu’daki gücünü yitirmesiyle birlikte, kendisine Ortadoğu’da engel olacak herhangi bir siyasal gücün kalmadığını sanıyordu. Filistin örgütleri belli yönleriyle ABD’nin politikalarına her zaman karşı olmuşlardı; ama Birinci Körfez Savaş’ında Saddam’ın yenilmesinden sonra Filistin örgütlerinin de Ortadoğu’da etkisi kalmamıştı. Artık Ortadoğu halklarını sürükleyen, Arap dünyasında heyecan yaratan, alternatif bir sistem olma özelliğini taşıyan olma durumlarını kaybetmişlerdi. Zaten sadece Ortadoğu’daki diğer ülkeler değil, Filistinliler de Sovyetler Birliği’nden önemli destek alıyordu. Sovyetler Birliği Ortadoğu genelinde, Birleşmiş Milletler zemininde ve dünya genelinde Filistinlilerin mücadelesine destek oluyordu. Hem Sovyetler Birliği’nin dağılması, hem de Birinci Körfez Savaşı’nda Saddam’ın yenilmesi FKÖ’nün konumunu çok zayıflattı. Bu iki etkenin birleşmesi, Filistinlilerin bölgede bir siyasal alternatif olma, heyecan yaratma özelliğinin ortadan kalkmasını beraberinde getirdi. İşte bu ortamda PKK hem sosyalist çizgisiyle dünyada alternatif olma iddiasını sürdürmüş hem de Ortadoğu’da halklar için tek heyecan yaratan, halkların özgür ve demokratik yaşamı için tek ideolojik ve siyasal çözüm üreten güç olarak kalmıştır. Öte yandan herhangi başka bir ideolojik güç de olmadığı için, PKK’nin bu ortamda bırakalım geriletilmesi, gelişme dinamikleri fazlasıyla artmıştır. Sadece Kürtler içinde değil, bütün Ortadoğu’da PKK’nin ideolojik ve siyasi gücü artmıştır. Öyle ki, Önder Apo’yu Selahaddin Eyyubi gibi gören Arap aydınları olmuştur. Sadece mevcut Ortadoğu siyasal sistemlerine, Ortadoğu’daki egemen güçlere karşı alternatif olarak görülmemiş, aynı zamanda Ortadoğu’daki kapitalist emperyalist sisteme karşı Ortadoğu kimliği, kişiliğinin duruşunu ifade eden bir önderlik gerçeği, bir mücadele çizgisi olarak Selahaddin Eyyubi’yle özdeşleştirilmeye başlanmıştır.

Türkiye’nin çökmesi NATO’nun en büyük ordusunun çökmesi demektir

Daha ilk günden itibaren PKK’yi ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme görevi verilmiş Türk ordusu ve Türkiye, bırakalım Önder Apo’nun çizgisini etkisizleştirmeyi, PKK’yi geriletmeyi, Kürt Özgürlük Hareketi karşısında dağılma ve yıkılmayla karşı karşıya kalmıştır. Ne kadar saldırsa da, hangi yol ve yöntemleri izlese de bir türlü Kürt Özgürlük Hareketi’ni etkisizleştirecek bir sonuç elde edememiştir. Köyleri yakıp yıkmış, faili meçhul cinayetleri yapmış, zindanları doldurmuş, her türlü zulüm ve işkenceyi denemiş, Kürtleri, Kürdistan’dan kopartıp metropollere sürerek Kürdü güçsüzleştirmek istemiş ama bütün bu uygulamalar sonuç vermemiştir. Savaş ekonomisi sonucu ekonomik çöküntüyle karşı karşıya gelmiştir. Toplumsal ve kültürel yaşam yozlaşarak bitme noktasına gelmiştir. Türkiye askeri olarak başarısız olduğu gibi, siyasal, toplumsal, kültürel ve ekonomik olarak da büyük bir çöküntü içine girmiştir. Türkiye’nin çökmesi demek; NATO’nun en büyük ordusunun çökmesi, Batı’nın Ortadoğu’daki ajan ayağının çökmesi olduğu gibi, reel sosyalizmin yıkıldığı, eski dengelerin yıkıldığı, yeni dengelerin kurulma mücadelesinin verildiği Üçüncü Dünya Savaşı ortamında Ortadoğu’da, Önder Apo çizgisinin, PKK’nin güç olması durumu ortaya çıkmıştır. PKK’nin öncülük ettiği mücadelenin Türk devletini çözmesi, dağıtması durumu Kürt Özgürlük Hareketi’nin tüm Türkiye’de etkili olmasını, bu temelde de Ortadoğu’da Önder Apo ve PKK çizgisinin hakim olmasını sağlayacaktır.

Bu temelde kapitalist emperyalist sistem, BOP’la yeni bir Ortadoğu düzeni kurmak isterken, bütün alternatiflerin yok olduğunu düşünüp sadece Ortadoğu’da değil, dünyada dikensiz gül bahçesinde yürüyerek kendi düzenini kuracağını sanırken, karşısına halkların kardeşliğine dayalı özgür ve demokratik Türkiye projesi alternatifinin çıkması, kapitalist emperyalist sistemi ürkütmüştür. Zaten Türk devleti artık, ‘ben başaramıyorum, ben sonuç alamıyorum, ben dağılacağım, bu bakımdan bana destek vermek zorundasınız’, dayatması yapmıştır. Hatta bunun için Suriye’ye savaş açmıştır. NATO’nun, Avrupa’nın ve ABD’nin böyle bir savaşın içine girmesini dayatmıştır. Bu dayatmayı sadece Türkiye değil KDP ve YNK de yapmıştır. Çünkü ABD’nin verdiği tüm desteğe rağmen PKK karşısında gerileme durumundaydılar. Özellikle KDP, kendisini Başûr’un sahibi, bütün Kürtlerin sahibi, etkin gücü olarak görürken, giderek tümden etkisizleşeceği bir durum ortaya çıkmıştır. 1997’de PKK ile yaptığı savaşta onu Türk devleti kurtarmıştır. Sadece Türkiye değil, KDP ve YNK de, ABD’ye başvurarak PKK’nin önünün alınmasını, etkisizleştirilmesini istemişlerdir. Bütün dünyaya PKK’nin terörist olduğu konusunda dosyalar verdikleri, mektuplar gönderdikleri bilinen bir gerçektir.

PKK’yi terörist ilan eden, PKK’yi hedef gösterip dünyanın saldırmasına yol açan esas olarak Türkiye değildir; PKK’nin terörist bir örgüt olarak gösterilmesi, dünyanın hedefi haline getirilmesi ve ona saldırtılmasında esas rol oynayan KDP ve YNK’dir. Çünkü Kürttürler; ‘Kürtler terörist diyorsa, Kürtler PKK’nin aleyhinde bu kadar konuşuyorsa’ bu o zaman inandırıcı olur. Dünya siyasi güçlerinde, kamuoyu tarafından da PKK’nin böyle kabul edilmesine yol açar. Önder Apo’ya ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı Uluslararası Komplo süreci geliştirilirken bu süreci, bu komployu dayatan sadece Türkiye ya da kapitalist-emperyalist sistemin öncü gücü ABD olmamıştır. Bütün bu saldırılara siyasal meşruiyet kazandıran, bu saldırıları hızlandıran özellikle KDP’nin, ABD’ye ve diğer güçlere çağrı yaparak, mektuplar göndererek, PKK’nin önünün alınması, PKK’ye bir müdahale yapılmasını istemesi gerçeği vardır.

Uluslararası Komplo üç temel etken üzerinden gelişmiştir

Türkiye ile birlikte böyle bir Uluslararası Komplo’yu dayatırlarken, esas olarak da Önder Apo’yu hedef almışlardır. Önder Apo etkisizleştirilmeden, Önder Apo saf dışı edilmeden, Önder Apo’nun öncülüğü ortadan kaldırılmadan; PKK’nin etkisizleştirilmeyeceği söylenmiştir. Bu açıdan Uluslararası Komplo; esas olarak Önder Apo’yu hedeflemiştir. Bunda KDP’nin rolü gerçekten de çok önemli ve belirleyicidir.

Bu çerçeveden bakıldığında Uluslararası Komplo, üç temel etken üzerinde gelişmiştir. Birincisi; kapitalist-emperyalist sistemin Ortadoğu’da kurmak istediği Büyük Ortadoğu Projesi önünde Önder Apo öncülüğündeki PKK’nin ideolojik, örgütsel, askeri ve siyasi olarak BOP projesine alternatif olarak gelişmesi olasılığına karşı harekete geçmiştir. Çünkü ABD, Birinci Körfez Savaşı’nda sınırladığı Irak  BAAS rejimini tümden yıkıp oraya dayanarak Ortadoğu’da yeni düzenini kurmak istiyordu. Bu açıdan İkinci Körfez Savaşı’yla Üçüncü Dünya Savaşı’nı yeni bir boyuta taşıyacaktı. Böyle bir kapsamlı müdahaleyi düşünürken, PKK’yi ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni önünde engel olmaktan çıkarmayı hedefliyordu. Çünkü, gireceği şiddetli savaş ortamında eğer güçlü bir alternatif hareket olursa bu hareket, savaş ortamından yararlanıp, kendisi Ortadoğu’da bir düzen kurmak isterken alternatif bir düzenin çıkması durumuyla karşılaşabilirdi. Bu açıdan da Ortadoğu’ya yapacağı yeni müdahale öncesi alternatif olabilecek Önder Apo gerçeğini ve onun öncülük ettiği sistemi ortadan kaldırmak istemiştir. PKK etkisizleştirilerek hem müdahalesini kolay yapmayı hem de bu müdahaleye dayanarak Ortadoğu projesini gerçekleştirmeyi hedeflemiştir.

İkinci etken ise; Türkiye’dir. Türkiye Büyük Ortadoğu Projes’inin önemli bir parçasıdır. Kapitalist emperyalist sistem,  Büyük Ortadoğu Projesi’ni gerçekleştirmek isterken esas olarak Türkiye’ye rol vermek istemektedir. Türkiye bu rolünü ancak etkisizleştirilmiş PKK ortamında oynayabilirdi. Çünkü PKK, Türkiye’yi dağıtacak, tasfiye edecek noktaya gelmiştir. Bu yönüyle de PKK ve Önder Apo etkisizleştirilmeden Türkiye’nin Ortadoğu’da bu rolü oynaması mümkün değildir. Bu açıdan da Ortadoğu’ya müdahale öncesi Türkiye’nin bu rolü oynamasını engelleyen ve Türkiye’de de alternatif bir siyasal sistem, hareket olma düzeyine ulaşmış Önder Apo ve PKK gerçeğini etkisizleştirmek istemişlerdir.

Diğer önemli bir etken ise; kapitalist emperyalist sistemin Ortadoğu’da kurmak istediği düzende Kürt işbirlikçiliğini esas almak istemektedir. Kendisiyle işbirliği içinde olan güçlere dayanarak Ortadoğu düzenini kurmak istemektedir. Hem yeni kuracağı Ortadoğu düzeninde yanına alacağı Kürtlere dayanmak istemekte hem de kendine bağlı işbirlikçi Kürtleri güçlendirerek bunları gerektiğinde Türkiye, gerektiğinde Irak, İran, Suriye’ye karşı bir koz olarak kullanmayı hesaplamaktadır. Geçmişten beri PKK’ye düşmanlığı bu nedenledir. Özellikle de kendine bağlı Kürt güçleri hazırlayarak Ortadoğu’daki siyasal amaçları için kullanmayı öngörmüştür. KDP ve YNK üzerinden Kürt politikasını yürütmek isterken, KDP ve YNK, PKK karşısında sürekli gerilemekte ve etkisizleşmektedir. İşte bu nedenle Önder Apo’yu ve PKK’yi etkisizleştirip, KDP ve YNK’yi güçlendirmek ve böylelikle Büyük Ortadoğu Projesi’nde Kürtleri de bu güçler ekseninde kullanmak için Uluslararası Komplo’ya yönelmiştir. Uluslararası güçlerin komploya yönelmesinin esas nedenlerini bu çerçevede ele almak lazım. Zaten Önder Apo kendisine yapılan komployu, Ortadoğu’ya yapılacak müdahale öncesi bu müdahale önündeki alternatif devrimci engeli kaldırmak olarak değerlendirmiştir. İkinci Körfez Savaşı öncesi Ortadoğu’ya yapılacak müdahalenin ilk adımının kendisine yönelik komployla gerçekleştirildiğini söylemiştir. Bu yönüyle komplo, bölgeye yapılmak istenen kapsamlı müdahalenin ilk uygulaması olarak ortaya çıkmıştır.

Uluslararası Komplo, Üçüncü Dünya Savaşı’yla Ortadoğu’da yeni dengelerin, yeni statükoların kurulması sürecinde alternatifi ortadan kaldırma saldırısı olarak gelişmiştir. Bu nedenle Önder Apo esaret altına alınıp, İmralı Tek Kişilik Cezaevi’ne konulmuştur. Önder Apo ve Kürt Özgürlük Hareketi o düzeyde düşman görülmüştür ki; dünya tarihinde görülmemiş biçimde Önder Apo’nun takip edilmesi, Önder Apo’nun kalacağı tek bir toprak parçasının bırakılmaması düzeyinde bir saldırı yürütülmüştür, bir baskı politikası izlenmiştir. Önder Apo’nun ne Avrupa’da, ne Rusya’da, ne Afrika’da, ne de dünyanın herhangi bir köşesinde kalmasına izin vermeyecek bir komplo gerçekleştirilmiştir. Komplonun bu düzeyde ağır olması, bu düzeyde birçok devleti içine kapsayacak biçimde gerçekleşmesi, Önder Apo ve PKK gerçeğinin uluslararası güçler karşısında nasıl bir alternatif haline geldiğini, onları nasıl ürküttüğünü, uluslararası güçlerin Ortadoğu politikası önünde ne düzeyde engel olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Komplonun bu düzeyde kapsamlı olması, ısrarlı biçimde sürdürülmesi başka anlama gelmemektedir.

Süreci komplo değil komploya karşı Kürt halkının direnişi belirlemiştir

Uluslararası Komplo süresince Kürt halkı aylarca ayakta olmuş ve büyük bir mücadele yürütmüştür. Önder Apo etrafında ateşten barikat kurmuştur. Önder Apo’ya yönelik saldırı karşısında Kürt halkı görülmedik düzeyde fedaice bir mücadele içine girmiştir. ‘Güneşimizi Karartamazsınız’ eylemleriyle Önder Apo etrafında ateşten barikat kurulması, birçok Kürt insanının fedaice kendi yaşamını ortaya koyması, Uluslararası Komplo’ya karşı da büyük bir direnişin gerçekleşmesini beraberinde getirmiştir. Uluslararası Komplo, beklemediği bir direnişle karşılaşmıştır. Gerçekten de Kürt halkı, tarihte hiçbir önderliğe sahiplenmeyecek bir sahiplenmeyi ortaya koymuştur. Önderliğine çok güçlü biçimde sahiplenmiştir. Önderliğe sahiplenme; Kürt halkının özgür ve demokratik yaşamında ısrarının bir tutumudur. Bu tutum Kürtlerin bilinçlendiği, artık özgür ve demokratik yaşamda kararlı olduğu anlamına gelmektedir. Kürt halkı, Önderliğin durumunun kendi özgür ve demokratik yaşamıyla ilgili olduğunun bilincindedir. Bu yönüyle önderliğe yönelik saldırılar karşısında fedaice yaşamlarını ortaya koymuşlardır. Komplo, böyle güçlü bir direnişle karşılaşmıştır. Nitekim Önder Apo’ya yönelik komplo sürecinde gösterilen direnişin büyüklüğü karşısında, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright; “Bu düzeyde direniş beklemiyorduk” diyerek komploya karşı direnişin ne düzeyde güçlü geçtiğini bizzat itiraf etmiştir.

Bu açıdan komployu değerlendirirken, Önder Apo’ya yönelik komployu ortaya koyarken, bu komploya karşı Kürt halkının gösterdiği örgütlü direnişi, mücadeleyi, fedakarlığı kapsamlı düzeyde mutlaka ele almak gerekiyor. Çünkü Uluslararası Komplo, Önder Apo’yu zindana atarak Kürt Özgürlük Hareketi’ni etkisizleştirip bölgede inisiyatif kazanmak, etkili olmak istemiştir. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Ortadoğu’da daha sonraları gelişen süreci esas olarak bu komplo değil, komploya karşı Kürt halkının ortaya koyduğu direniş, mücadele belirlemiştir. Bu yönüyle Üçüncü Dünya Savaşı ortamında gerçekleşen komplo karşısında bu komploya karşı halkın mücadelesini özellikle vurgulamak, bunun yarattığı siyasal ve toplumsal sonuçları çok kapsamlı irdelemek, değerlendirmek gerekiyor. Komplodan sonraki bütün siyasal gelişmeleri, bütün mücadeleyi ancak komploya karşı direniş etrafında değerlendirirsek anlam kazanır. Bu direnişi görmeden daha sonraki gelişmeleri değerlendirmek, ortaya koymak gerçekten de mümkün değildir. Bu açıdan Uluslararası Komplo’ya karşı mücadele, Önder Apo’nun İmralı’da kaleme aldığı AİHM Savunmaları’nda belirttiği; “Tarihsel komplolar, gelişmeleri durdurmaz, hızlandırır” gerçeğinin paratikleşmesini sağlayan temel etkendir. Komplo sonrası bırakalım Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesi açısından gelişmelerin durması, aksine gelişmelerin hızlanması durumu yaşanmıştır. Esas olarak da komploya karşı halkın ortaya koyduğu direniş ve bu direnişin yarattığı etki ve sonuçlar gelişmeleri belirlemiştir. Önder Apo’nun da, Kürt Özgürlük Hareketi’nin de daha sonra tarihte görülmemiş bir direniş ortaya koymaları, Uluslararası Komplo’ya karşı çok güçlü bir direnişin ortaya çıkmasının bu direnişle doğrudan bağı vardır. Önder Apo’nun, Kürt Özgürlük Hareketi’nin de komploya karşı direnişinin bu kadar güçlü geçmesini sağlayan, kesinlikle halkımızın Uluslararası Komplo’ya karşı mücadele ve bu konuda ortaya koyduğu kahramanlıktır ve fedailiktir.

Önder Apo, daha sonra İmralı’da yürüttüğü büyük mücadeleyi ortaya koyarken, kapitalist moderniteye karşı alternatif olan paradigmasını geliştirirken, temel güç kaynağının, güç aldığı zeminin Uluslararası Komplo sürecinde halkın komploya karşı gösterdiği mücadele olduğunu belirtmiştir. Komplo, tabii ki Önder Apo’yu esaret altına alarak, PKK’yi etkisizleştirip sistemini Ortadoğu’da engelsiz kurmayı hedefliyordu. Özellikle alternatifini ortadan kaldırmayı düşünüyordu. Dünyada tek ideolojik siyasal gücün neo-liberalizm olduğunu ortaya koyarak sadece Ortadoğu’yu değil, tüm dünyayı teslim almayı hedefliyordu. Bu açıdan hiçbir alternatif kalmamalıydı, alternatifler ezilmeliydi. İdeolojilerin sonu ya da son ideoloji olarak neo-liberalizmin ortaya konulması, kapitalist modernitenin bu amacını ifade ediyordu. Ancak Uluslararası Komplo, bırakalım amacına ulaşmasını, İmralı ile birlikte kapitalist moderniteye, uluslararası sisteme karşı alternatif daha güçlü hale gelmiştir. Belki Uluslararası Komplo’dan önce de Önder Apo ve PKK gerçeği bir alternatif olarak duruyordu; bunun için Uluslararası Komplo’yla karşılaştı. Ancak o dönemdeki alternatif olma durumunda yine de zayıflıklar vardı.

Kadın Özgürlükçü, Demokratik, Ekolojik Toplum Paradigması umutsuzluğa son vermiştir

Uluslararası Komplo öncesi de Önder Apo’nun devrimci duruşu, PKK’nin mücadelesi, gerillanın fedailiği kesinlikle kapitalist emperyalist sistem karşısında, Ortadoğu’daki gerici ve statükocu güçler karşısında halklara umut veren alternatif bir güç konumundaydı. Ancak yine de ideolojik, teorik, örgütsel ve siyasal çizgisinde alternatif olarak karşı sistemi tümden başarısızlığa uğratma konusunda zayıflıklar bulunmaktaydı. İşte Önder Apo, İmralı’da tüm tarihsel ve toplumsal yaşamı, tarih içindeki tüm toplumsal hareketleri ve reel sosyalizmi değerlendirip kapitalist sistemin de kapsamlı çözümlemesi temelinde ideolojik, teorik ve paradigmatik zayıflıkları gidererek bütünlüklü alternatif bir paradigma ortaya çıkarmıştır. Kapitalist emperyalist sisteme gerçek anlamda alternatif olabilecek, tamamen alternatif bir sistem ortaya çıkaracak yeni bir paradigmayla komplonun tüm amaçlarını daha baştan boşa çıkarmıştır. Komplo alternatifi yok etmek isterken, yeni paradigmayla kapitalist moderniteye karşı daha güçlü bir alternatif düşünsel, felsefi, ideolojik, paradigamsal, örgütsel, siyasi bir çizgi ortaya çıkarmıştır.

Uluslararası Komplo, Önder Apo’yu esaret altına alarak engelsiz bir biçimde Ortadoğu’ya hakim olmak isterken, karşısında sadece Ortadoğu’da değil, dünyada kapitalist moderniteye, kapitalist-emperyalist sisteme ve tüm iktidarcı, devletçi, gerici sistemlere alternatif olabilecek bir paradigmayı karşısında bulmuştur. Kadın Özgürlükçü, Demokratik, Ekolojik Toplum Paradigması olarak ortaya konulan, devlete karşı demokratik topluma dayalı demokratik konfederalizmi esas alan bu paradigmayla dünya halkları açısından yaşanan büyük umutsuzluğa son verilmiştir. Artık bir alternatif vardır. Artık kapitalist emperyalist sistem, ‘tek ideoloji benim, tek siyaset benim, tek ekonomik sosyal yaşam benim, kapitalist modernite yaşamından, sisteminden ayrı bir yaşam sistemi düşünülemez’ biçimindeki anlayışı bu paradigmayla yerle bir edilmiştir. Komplo, esas olarak burada boşa çıkarılmıştır. Çünkü komplonun amacı; alternatifi yok etmeydi, alternatifi ortadan kaldırmaydı. Ama Önder Apo, yeni paradigmayla alternatifi daha da güçlendirmiştir. Şu anda Ortadoğu’da da, dünyada da kapitalist modernite sisteminin alternatifi daha güçlüdür. Bu yönüyle eski dengelerin yıkıldığı, yeni dengelerin de kurulmadığı Ortadoğu kaosunda, bu kaostan çıkışa öncülük edebilecek, en etkili güç olabilecek bir paradigma gerçeği ortaya çıkarılmıştır. Çünkü kaoslar, kaos aralıkları, eski güç odaklarının zayıfladığını, eski siyasal güçlerin artık mevcut siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel, askeri ve diğer tüm dengelere, gelişmelere, toplumsal yaşama cevap olmadığını, onları karşılamayan bir durumda bulunduğunu ifade etmektedir. Halkların siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel yaşamına cevap olabilecek yeni bir düşünce, yeni bir siyasal anlayış, yeni bir paradigma ve paradigma temelinde yeni bir yapılanma bu sürecin öncü ve inisiyatif gücü olacaktır. Bu açıdan şu anda yaşanan Üçüncü Dünya Savaşı’nı siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel mevcut zemine, mevcut dengelere uygun yapılandırmaya kavuşturarak sonlandıracak en temel alternatif güç Önder Apo çizgisinde Kürt Özgürlük Hareketi’nin elinde olan paradigmadır.

Önder Apo bu gerçekliği dikkate alarak İmralı’daki yoğunlaşmasının önemini ortaya koymuştur. Hatta bu komplo olmasaydı, İmralı’da böyle bir yoğunlaşma içine girmeseydi, bu düzeyde paradigmasal bir güce, ideolojik ve teorik güce ulaşamayacağını belirtmektedir. Bu yönüyle; ‘Her şerde bir hayır vardır’ sözü belki de insanlık tarihi açısından en önemli pratikleşmesini İmralı’daki Önder Apo yoğunlaşmasında görmüştür. Önder Apo yoğunlaşmasıyla, ortaya çıkardığı paradigmayla Kürt Özgürlük Hareketi’ni kapitalist modernist sistem karşısında, soykırımcı sömürgeciler karşısında daha etkili mücadele eder hale getirmiştir.

Önder Apo, zaferin paradigmasını ortaya çıkarmıştır

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Önder Apo’nun yarattığı paradigma Kürt halkını, Kürt Özgürlük Hareketi’ni, halkları, toplumları, kapitalist modernite sistemine karşı, soykırımcı sömürgeciliğe karşı daha etkili mücadele eder hale getirmiştir. Önder Apo’nun paradigması, ortaya koyduğu ideolojik ve siyasal çizgi daha az mücadeleyi, mücadelesizliği ya da kapitalist sistem karşısında yumuşamayı, gerilemeyi, teslim olmayı değil; aksine kapitalist modernite sistemi karşısında, soykırımcı sömürgecilik karşısında Kürt halkını ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni daha etkili mücadele eder hale getirmiştir. Yeni paradigmayla mücadele edildiği takdirde Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürt halkı yenilmez bir karaktere kavuşacaktır. Ki, nitekim pratikte bu görülmüştür. Bu paradigma doğrultusunda bir ideolojik, teorik, siyasi çizgiye sahip olunup bu pratikleştirildiğinde, Kürt halkının özgürlük mücadelesini, halkların özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesini yenmek mümkün değildir. Önder Apo, İmralı’daki yoğunlaşmasıyla zaferin paradigmasını ortaya çıkarmıştır. Zafer kazanacak alternatif çizgiyi, alternatif sistemi ortaya çıkarmıştır. Bu açıdan İmralı’daki yoğunlaşma gerçeğinin ve ortaya çıkardığı alternatif paradigmanın, Kürt halkının özgürlük mücadelesinde ve Özgürlük Hareketi’nde yarattığı etkiyi çok iyi değerlendirmek gerekir. Bugün Kürt halkı da, Özgürlük Hareketi de çok güçlüdür. Komplo öncesinde var olan kimi ideolojik, teorik, siyasal ve örgütsel zaafiyetlerini gidermiştir. Tamamen kapitalist modernist sistem karşısında yenilmeyecek, başarı kazanacak bir paradigmaya, bir çizgiye kavuşmuştur. Bu açıdan Sovyetler’in dağılması, Soğuk Savaş’ın son bulması sonrası ortaya çıkan boşluklar sürecinde, yeni siyasal dengelerin kurulma mücadelesinin yürütüldüğü Üçüncü Dünya Savaşı’nda Kürtler, Özgürlük Hareketi ve Ortadoğu halkları bu paradigmayla gerçekten alternatif bir projeye ve bu temelde de Üçüncü Dünya Savaşı’nda inisiyatif alarak gelişmeleri yönlendirme imkanına ve gücüne kavuşmuşlardır.

Kuşkusuz bu temelde Önderlik çizgisinin, paradigması, karakteri, gücü görülerek ne kadar örgütlenildi? Ne kadar siyasi güce kavuşturuldu? Ne kadar sonuca ulaştırıldı? Bu ayrı bir tartışma konusudur. Bu yönlü Özgürlük Hareketimiz’in istenilen sonuçlara ulaştığı, paradigmanın karakterinin getirdiği fırsatları, gücünü, avantajını iyi değerlendirdiği söylenemez. Önder Apo, Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu süreçte güçlendiğini, büyüdüğünü söylemektedir. Ama arkasından da bunu yeterli görmenin yanlış olduğunu, katbekat büyüme imkanlarının bulunduğunu, bu mücadeleyi çok önemli sonuçlara götürecek fırsatların, imkanların yakalandığını ama bunun yeterince değerlendirilmediğini de belirtmektedir.

Önder Apo paradigmasının önemli bir ürünü olan Atina Savunması’nda, çok kapsamlı ve önemli değerlendirmeler yapmaktadır. Paradigma değişikliği ve bunun siyasal yapılanması olarak halk kongreleri sistemini ortaya koyarken, siyasal örgütlenme ve mücadele araçlarını yeni bir biçime kavuştururken, bunları neden ortaya koyduğunu üç temel etki üzerinden dile getirmektedir. Birincisi; uluslararası güçlerin Ortadoğu’ya yönelik müdahale yaptığı dönemde Ortadoğu halklarının bu süreçte ideolojik, teorik, politik, örgütsel alternatif bir yapısal sisteme kavuşması için bunu öngördüğünü belirtmektedir. İkinci etken olarak da; Başûrlu Kürt güçlerinin, KDP ve YNK’nin, ABD’nin müdahalesine dayanarak kendi kongrelerini halkın kongreleri gibi göstermelerine karşı gerçek halk kongresini ortaya çıkarmak için böyle bir alternatif siyasal yapılanmanın gerektiğini vurgulamıştır.

Üçüncü etken olarak da; PKK öncülüğündeki Kürt Özgürlük Hareketi’nin şimdiye kadar yürüttüğü 30 yıllık mücadelesinin yarattığı toplumsal gücü bir halk örgütlenmesine, halkın irade haline gelmesi biçiminde bir sisteme kavuşturmak için bu yeni siyasal yapılanma modelini ortaya koyduğunu vurgulamaktadır. Bunlar bile Önder Apo’nun yeni paradigmayı kapitalist sistem ve onun işbirlikçileri karşısında alternatif bir ideolojik teorik siyasal sistem olarak ortaya koyduğunu çok açık biçimde göstermektedir.

Komployla Önder Apo esaret altına alındıktan bir süre sonra Ortadoğu’ya İkinci Körfez Savaşı denilen savaşla kapitalist-emperyalizmin bir müdahalesi olmuştur. Bu müdahaleyle Saddam devrilmiş, Irak tümden kontrol altına alınmıştır. Irak, ABD’nin tamamen işgali, askeri ve siyasi gücünün hakim olduğu bir ülke haline gelmiştir. Yine Başûrê Kurdistan Federasyonu kurularak ABD’nin Irak’taki etkisi bir de bu yönüyle artmıştır.

ABD, yeni bir Irak modeliyle tüm Ortadoğu’da etkisini yaymak istemiştir. Ancak daha sonraki gelişmeler ABD’nin müdahalesinin istediği gibi yürümediğini gözler önüne sermiştir. Irak’ta, ABD’nin işgaline karşı, siyasal etkisine karşı mücadele gelişmiştir. ABD sürekli kayıplar vermiştir. Bir zamanlar, bin ABD askerinin kaybı için ‘psikolojik eşik’ denilirken, bu iki bin, üç bin, hatta daha fazla kayıp sayısına ulaşmıştır. Yine Afganistan’da Taliban rejimi yıkılmış ama hakimiyet tam sağlanamamıştır. Hatta çatışmalar Afganistan’a yayılmıştır. Tüm bu gerçekler, savaşın uzaması, ABD’nin siyasi ve askeri projesinin etkili hale gelmemesi durumunu ortaya çıkarmıştır. Sovyetler Birliği’nin yıkılması sonrası dünyanın birçok yerinde ABD’nin tek güç ve hegemonya olması temelinde bir siyasal sistem kurma yönünde adımlar atılmıştır. Ortadoğu’da da siyasal gelişmelerin bu yönlü olacağı düşünülmüştür. Ancak Irak ve Ortadoğu’daki gelişmeler bu çerçevede olmamıştır. ABD’nin öngördüğü sermayenin serbest ve güvenli dolaşımına dayalı liberalize edilmiş yeni devletler temelinde yeni Ortadoğu düzeninin kurulması gerçekleşmemiştir. Aksine kriz daha büyümüş, daha da derinleşmiştir. Irak’ta çatışmalar, siyasal kriz artmıştır. Ortadoğu’nun diğer ülkelerinde de ABD istediği sonucu alamamıştır. Sonunda Irak’tan askeri güçlerini çekme kararı almak zorunda kalmıştır. Öte yandan 2002’de iktidara getirilen AKP, Ortadoğu’da işbirlikçi İslam’a dayalı sistemin kurulması için önemli bir aktör olarak görülmüş, bu temelde her türlü destek verilmiştir. Ancak AKP iktidarının, kapitalist emperyalist sistemin öngördüğü Ortadoğu düzeninin temel ayaklarından biri olmayacağı anlaşılmıştır. Hatta AKP iktidarıyla iyi ilişkiler içinde olan Muhammed Mursi iktidarının yıkılmasına ABD’nin destek vermesi, aslında AKP tipindeki işbirlikçi siyasal İslam’la istedikleri hedefe ulaşmayacaklarının itirafı olmuştur.

Ortadoğu’da son iki yüzyılda en fazla haksızlığa uğrayan halk Kürtler sonra Araplar olmuştur

2011 yılında ‘Arap Baharı’nın ortaya çıkması, reel sosyalizmin yıkılması sonrası Ortadoğu’da eski dengelerin yerine yeni dengelerin kurulma sürecini ifade eden Üçüncü Dünya Savaşı’nda yer alan güçlerin ortaya koyduğu siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel projelerin halkların özgür ve demokratik yaşam özlemine cevap vermeyen bir durumda olduğunu gözler önüne sermiştir. Halkların kabul edeceği bir alternatif siyasal sistem öngörülmediği için, son iki yüzyılda büyük haksızlığa uğrayan Arap halkları da Ortadoğu’da yaşanan Üçüncü Dünya Savaşı’nda kurulmak istenen yeni düzeni kabul etmemiş, ayağa kalkmıştır. Bu durum aynı zamanda Kürt Özgürlük Hareketi açısından bir eleştiri ve özeleştiriyi de ifade etmektedir. Önder Apo çizgisinin zamanında etkili biçimde sadece Kürt halkına değil, bütün Ortadoğu halklarına yaygın biçimde yansıtılamaması, alternatif, ideolojik, teorik, siyasal modelin halkların önüne konulamaması nedeniyle halklar alternatifsiz kaldığından farklı ideolojik-siyasi doğrultusu olan güçlerin etkisiyle isyana kalkmışlardır ya da başka alternatif ideolojik, siyasal projeler koyan güçlerin peşine takılmışlardır. Bu yönüyle ayağa kalkan halklara, onların sorunlarının çözümüne cevap olabilecek Önderlik çizgisinin değil de başka ideolojik ve siyasi etkenlerin etkide bulunması Kürt Özgürlük Hareketi açısından bir yetersizlik, bir eksikliktir.

Aslında Önder Apo’nun ideolojik, teorik, siyasal çizgisi sadece Kürtler açısından değil, Türkler, Farslar, özellikle de bütün Araplar için bir özgürlük ve demokrasi çizgisidir, bir özgür ve demokratik yaşamı kurma çizgisidir. Gerçekten de son iki yüzyılda, özellikle de son yüzyılda Ortadoğu’da en fazla haksızlığa uğrayan halk birinci derecede Kürtler, ikinci derecede Araplar olmuştur. Bu yönüyle Kürtler ve Araplar mevcut Ortadoğu düzeninden rahatsızdır, Ortadoğu’daki iktidarlardan rahatsızdır. Ortadoğu’da emperyalizmin kurduğu düzenden rahatsızdır. Bu açıdan Önderliğin Ortadoğu’nun tarihine, toplumuna, kültürüne, Ortadoğu’nun tarihsel derinliğine dayalı alternatif ideolojik ve siyasal sistem olarak öngördüğü sistem; en başta da Arapların özlemine, Arapların özgür ve demokratik yaşamına cevap verecek niteliğe sahiptir. Bu açıdan Önder Apo, Kürtler ne kadar sahiplenecekse, belki de en az onlar kadar Arapların sahipleneceği siyasal bir sistem ortaya koymuştur. Eğer bu çizgi Araplara zamanında ve doğru anlatabilseydi ‘Arap Baharı’ sürecinde gerçekten de Önderlik çizgisi her tarafta etkili olurdu. İhvan-ı Müslimin ya da diğer işbirlikçi İslami kesimler yerine Önderliğin demokratik topluma dayalı Demokratik Konfederalizm çizgisi bütün halkların benimseyeceği, sahipleneceği ve uğrunda öleceği bir çizgi haline gelirdi. Çünkü bu çizgi aynı zamanda Ortadoğu’nun tarihsel birikimine, sosyal ve kültürel dokusuna cevap veren bir çizgidir. Önder Apo, kendi savunmalarını aynı zamanda Ortadoğu’nun batıya karşı savunması olarak görmüştür. Ortadoğu’nun yeniden ayağa kalkışının düşünsel, teorik ve siyasal sistemi olduğunu özellikle vurgulamıştır. Bu açıdan ‘Arap Baharı’ hareketlerinin ortaya çıktığı süreçte Önder Apo’nun çizgisinin yeterli düzeyde etkin olmamasını, PKK ve Kürt Özgürlük Hareketi olarak bir eleştiri-özeleştiri konusu olarak ele almamız ve değerlendirmemiz gerekmektedir.

ABD’nin, Irak’taki başarısızlığı, Irak’tan çekilmek zorunda kalması, Irak’ta yarattığı modelin kalıcı olmaması, çatışmaları arttırması ve arkasından geçekleşen ‘Arap Baharı’, Üçüncü Dünya Savaşı’nı daha kapsamlı hale getirmiştir. Kapitalist-emperyalist sistemin ulus devlet modelini yumuşatarak yeniden canlandırmak istemesi karşısında halklar bu sistemi de reddettiklerini ortaya koyan bir direniş göstermişlerdir. Ortadoğu’da, Üçüncü Dünya Savaşı’nı sonlandıracak, halkların sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ihtiyaçlarına cevap verecek bir öncülük olmadığı için bu isyanlar gerçekleşmiştir. Ancak doğru bir ideolojik ve örgütsel öncülüğe sahip olmadıkları için Ortadoğu’da yaşanan Üçüncü Dünya Savaşı’nı sonlandıracak yeni dengelere dayalı bir istikrar ve statükonun ortaya çıkarılmasını sağlamak bir yana, Üçüncü Dünya Savaşı’nı daha da derinleştirmiştir. Özellikle yeni dengelerin yaratılma mücadelesi biçiminde süren Üçüncü Dünya Savaşı’nda halkların ihtiyacını karşılayacak alternatif demokratik bir sistem olma yerine, bu boşluktan tepkisel, fanatik, sapkın hareketler ortaya çıkmıştır. İslam’ı maske olarak kullanarak alternatif hareket olma iddiasıyla ortaya çıkan El-Kaide, El-Nusra ve daha sonra DAIŞ gibi hareketler aslında kapitalist emperyalist sistemin de, onun işbirlikçilerinin de toplumların ihtiyacına cevap vermemesi durumunda onların yarattığı siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel kriz üzerinden harekete geçen, güçlenen örgütler olarak etkili hale gelmişlerdir. Alternatif yeni sistem boşluğunu ve arayışını toplumların emperyalist güçlere ve klasik iktidarlara karşı tepkisini kullanarak kendileri için güçlenme zemini yapmışlardır. Arap toplumu içinde DAİŞ gibi bir gücün etkili hale gelmesi, aslında Ortadoğu’nun tarihinde var olan toplumsallığı ve bu toplumsallığın dinsel formunu kendine esas aldığını söyleyerek yüzyıllardır halklar üzerinde olumsuz yargı ortaya çıkaran emperyalizme ve despot güçlere karşı tepkiyi örgütlemeye çalışmasındandır. Bu çerçevede Ortadoğu’nun kültürel değerlerine dayanma temelinde sapkın bir toplumsallığı, sapkın bir dinsel formu kendine bayrak edinerek Ortadoğu’da etkin olmaya yönelmişlerdir. Saptırılmış dinsel formdaki toplumsallığa dayalı ideolojik, siyasi yaklaşımla Ortadoğu’nun sorunlarına cevap olunamayacağından; bu hareketler kaosun derinleşmesini, Üçüncü Dünya Savaşı’nın daha boyutlu hale gelmesini sağlamışlardır. Bir yönüyle de sorunların daha kapsamlı açığa çıkmasını, bütün sorunların ortalığa saçılmasını sağlamışlardır. Bu yönüyle DAİŞ gibi hareketler, halklar açısından neyin çözüm olabileceğini, neyin çözüm olmayacağını ortaya koyan bir siyasal durum ortaya çıkarmışlardır.

Bu hareketlerin gelişmesi ortamında mezhep çatışmaları yoğunlaşmış, mezhepçilik ve dincilikle milliyetçilik birleştirilmiş ve böylelikle Ortadoğu kan gölü haline getirilmiştir. Diğer yandan da Ortadoğu insanlık değerlerinin yaratıldığı bir coğrafyadır, insanlığın ve uygarlığın beşiğidir. İnsanlığın ve uygarlığın beşiği olan bu coğrafyada bu tür sapkın hareketler, insanlığın tarih içinde yarattığı tüm değerleri ayaklar altına alan pratikleriyle bırakalım halkların sorunlarına çözüm olmayı, sorunları daha da ağırlaştıran ve bu yönüyle de köklü çözüm bulunmasını dayatan bir siyasal aktör haline gelmişlerdir. Böyle bir rolün sahibi olmuşlardır.

Sadece askeri bir direniş olsaydı DAİŞ kesinlikle geriletilemezdi

Üçüncü Dünya Savaşı denen, her tarafa ve Kuzey Afrika’ya yayılan, Irak ve Suriye’de derin bir siyasal kriz olarak ortaya çıkıp derinleşerek büyük acılar yaşatan bu savaş ortamı, Uluslararası Komplo sonrası Önder Apo’nun ortaya koyduğu yeni paradigmayı, çizgiyi daha da önemli hale getirmiştir. Önder Apo’nun, Demokratik Ulus anlayışının her türlü inanç farklılığını, etnik farklılığı, kültürel farklılığı bir karşıtlık değil, birbirini tamamlayan, birbirini güçlendiren bir ortak yaşam çizgisi olarak ele alması; bu temelde örgütlü topluma dayalı Demokratik Konfederalizmi ve farklılıkların özerk yaşamını ifade eden toplumcu demokratik siyasal çizgiyi öngörmesi daha da önemli hale gelmiştir. Kuşkusuz Üçüncü Dünya Savaşı’nın bu düzeyde derinleşmediği dönemde de Önder Apo’nun çizgisi Ortadoğu’nun sorunlarına tek çözüm yolu gösteren, bu temelde de öngördüğü projelerle istikrarı sağlayıp halkları özgür ve demokratik yaşama kavuşturan bir çizgiydi. Ancak, DAİŞ gibi hareketlerin ortaya çıkması, savaşı derinleştirmesiyle birlikte bu çizginin çözümleyici gücü daha net ortaya çıkmıştır. Demokratik Ulus çizgisi halklar için tek kurtuluş haline gelmiştir. Ortadoğu’yu dinsel fanatizmden, milliyetçilik fanatizminden, bu hastalıklardan kurtaracak olan Önder Apo’nun çizgisidir. Nitekim Üçüncü Dünya Savaşı’nın derinleştiği Suriye ve Irak’ta, Önder Apo çizgisindeki siyasal hareketlerin etkin hale gelmesi bu gerçekliğin ifadesidir. DAİŞ’in yarattığı kaos ortamında mezhep savaşlarının, milliyetçilik savaşlarının derinleştiği ortamda Rojava Devrimi, Demokratik Ulus anlayışıyla farklı etnik ve dinsel toplulukları bir arada tutan bir ortak yaşam projesiyle alternatif bir çizgi olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Zaten DAİŞ karşısındaki başarısı da bu alternatif çizgi olma temelinde gerçekleşmektedir. Eğer Kobanê Direnişi sırasında bütün dünya bu direnişin etrafında toplandıysa, Ortadoğu’da bütün halklar Kobanê devrimcilerinin DAİŞ’e karşı direnişinin yanında olduysa, nedeni; Önder Apo’nun Rojava’da somutlaşan Demokratik Ulus çizgisinin bütün Ortadoğu halkları açısından tek çözüm seçeneği olmasıdır.

Kapitalist emperyalist sistem Ortadoğu’da yakıcı biçimde görüldüğü gibi çözüm bulamıyor, sadece askeri müdahaleler yapıyor. Askeri müdahalelere dayalı siyasal projelerin bırakalım halkları tatmin etmesini, halklara karşıt bir konumu ifade ediyor. Halkların sorunlarını çözmüyor, halkların sorunlarına yeni sorunlar katıyor ya da içinde sürekli çekişmeyi, çatışmayı öngören, sürekli bölmeyi öngören ve bu temelde böl-yönet siyasal yaklaşımıyla kendini hakim kılmayı amaçlayan siyasal yaklaşımları dayatıyor. Bunlar da halkları tatmin etmiyor. Halklar için bir alternatif olmuyor. Bu açıdan Rojava Devrimi, Şengal’de ve Kerkûk’te olduğu gibi gerillanın müdahalesi ve bir bütün olarak Ortadoğu’da Önderlik çizgisine dayanan Özgürlük Hareketi’nin, DAİŞ ve benzeri gerici güçlere karşı mücadelesi halkların umudu haline gelmiştir. DAİŞ böyle gerilemiştir. DAİŞ, sadece askeri mücadeleyle geriletilmemiştir. Sadece askeri bir direniş olsaydı, DAİŞ kesinlikle geriletilemezdi. DAİŞ, bir alternatif sistem yaratma iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Araplara, ‘sizi mevcut despot iktidarlardan, emperyalizmden kurtaracağım’ demiştir. Bu açıdan ideolojik ve siyasi yönüyle kısa sürede Arap toplumu ve gençleri arasında etkin olmuştur. Ancak ne zamanki bunların halkların siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel sorunlarına çözüm bulamayacağı, sorunları daha da derinleştireceği görüldü, o zaman doğru çözümün Önder Apo’nun öngördüğü; demokratik ulus ve örgütlü topluma dayalı demokratik konfederalizmle olabileceği  anlaşıldı. Bu, hem ideolojik ve teorik olarak hem mücadeleyle, hem de pratikle ortaya konulunca DAİŞ geriletilmiştir. Askeri mücadele, gerilla mücadelesi Demokratik Ulus çizgisine dayalı demokratik konfederalizm doğrultusundaki çözüm gücünden aldığı moralle DAİŞ karşısında başarılı olmuştur.

Öte yandan bu askeri başarı, Önder Apo’nun Demokratik Ulus çizgisinde siyasal yapılanmaya dönüştürülmüştür. Rojava’da bu pratikleştirilmiştir, Şengal’de bu pratikleştirilmiştir. Üçüncü Dünya Savaşı’nın yüz binlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın göçe zorlanmasına, Ortadoğu’nun alt-üst olmasına yol açan biçimde şiddetle sürdüğü bir süreçte Önder Apo’nun hem mevcut bölge statükocu güçlerine hem kapitalist moderniteye hem de Ortadoğu halklarının dinsel form üzerinde yükselen toplumsallığını ve kültürel değerlerini kullanarak iktidarcı devletçi despot sistemi yeni koşullarda sürdürmek isteyen güçlere karşı alternatif bir çizgi haline gelmesi, Ortadoğu’da gelişen Üçüncü Dünya Savaşı’nda inisiyatifin Kürt Özgürlük Hareketi’nin eline geçmesini sağlamıştır. Zaten 1 Kasım Dünya Kobanê Günü’nde halkların Rojava Devrimi etrafında toplanması, Şengal’de DAİŞ’a karşı Êzidîlerin korunması ve orada Êzidîler için özgür alanların açılması, Êzidîlerin kendi özyönetimlerine ve özsavunmalarına kavuşturulması, DAİŞ’ın, Kürt Özgürlük Hareketi’nin Önderlik çizgisinde bulunduğu her yerde geriletilmesi, tüm Ortadoğu halkları açısından büyük bir umut haline gelmiştir. Ortadoğu halklarının giderek bu çizginin etrafında toplanması ve Demokratik Ulus çizgisi doğrultusunda siyasal arayış içine girmelerini arttırmıştır.

Üçüncü Dünya Savaşının çok derin bir kaos yaratması, insanlık tarihi açısından çok ağır trajedilere yol açması, Kürt Özgürlük Hareketi’nin Ortadoğu’da etkin olmasını beraberinde getirmiştir. Çünkü çözümleyici güç olduğu için DAİŞ geriletilmiş, çözümleyici güç olduğu için halklar açısından umut yaratılmış, karamsarlık belli oranda dağıtılmış; Rojava Devrimi’nde görüldüğü gibi ortaya konulan pratik siyasal ve toplumsal yapılanmalarla halkların özgür ve demokratik yaşam seçeneği ortaya çıkarılmıştır. Bu açıdan Ortadoğu’da etkili olmak isteyen güçler, Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu etkinliğini değerlendirmek, kullanmak, buna dayanmak istemişlerdir. Rojava’da ABD’nin ve Rusya’nın devrimcilerle ilişki kurması, Avrupa’nın Özgürlük Hareketi’yle ilişkiler içine girmesi, bölge güçlerinin Rojava devrimcileri ve Özgürlük Hareketi’yle ilişki kurması, yine dünyadaki birçok siyasal hareketin Özgürlük Hareketi’yle ilişki geliştirmesi, Özgürlük Hareketi’nin Ortadoğu’daki kaosa karşı çözüm bulmada bir ittifak olarak görmeleri sonucu gerçekleşmektedir. Kürt Özgürlük Hareketi bunu ideolojik, teorik çizgisiyle, siyasal projesiyle, bu temelde yürüttüğü askeri mücadeleyle sağlamıştır. Ortadoğu kaosunda, Üçüncü Dünya Savaşı’nda Önder Apo’nun çizgisiyle halkların sorunlarına çözüm bulunacağını gören Türk devleti, buna müdahale etmeye yönelmiştir. Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı Bakur, Rojava, Başûr ve Rojhilat’ta her yerde düşmanlık yapması, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı savaş açması, Kürt Özgürlük Hareketi’nin gücünü kırmak istemesi bu nedenledir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin hem ortaya çıkardığı bu güçle Kürtleri özgür ve demokratik yaşama kavuşturacağını görmekte, hem de Ortadoğu’daki süren savaşta alternatif ideolojik siyasal güç haline geldiğini görerek bunu kendisi için tehlike ve ölüm olarak ele almaktadır. Özgürlük Hareketimizin Üçüncü Dünya Savaşı’nda inisiyatif kazanması, bu inisiyatif temelinde de Ortadoğu’da yeni kurulacak dengelerde Özgürlük Hareketi çizgisinin de önemli düzeyde rol alıp etkili olacağının görülmesi Türk devletinin bu düzeyde saldırgan olmasını beraberinde getirmiştir.

Üçüncü Dünya Savaşı’nda en avantajlı güç PKK’dir

‘Türk devleti neden bu kadar saldırıyor?’ derken iki yönlü ele almak gerekir. Birincisi; Kürtlerin güçlenmesi ve bu temelde özgür ve demokratik yaşama kavuşma gerçeğinin ortaya çıkması ve bunun da soykırımcı sömürgecilik açısından ölüm anlamına gelmesidir. İkincisi ise; Kürtlerin eski dengelerin yıkıldığı, yeni dengelerin kurulmak istendiği Üçüncü Dünya Savaşı’nda etkin siyasal güç olarak Ortadoğu dengelerinde yer alacağının görülmesidir. Bu durum, Türk devletini paniğe ve telaşa sokmuştur. Demokratik çözüm zihniyeti olmadığından, Türkiye’nin demokratikleşmesine dayanarak, Kürtlerin bu demokratik gücüyle kendini etkili kılmak yerine, Kürtlerin yükselen bu demokratikleşme gücünü kırarak otoriter, despotik bir zihniyetle kendini Ortadoğu’da var etme dayatması içine girmiştir. Türk devletinin Suriye’ye girmesi, Irak’a girmesi, Qendîl’i tehdit etmesi, ‘Şengal’in ikinci Qendîl olmasına izin vermem’ demesi, nerede bir Kürt kazanımı varsa, Kürtlerin güç olma durumu varsa orayı hedef göstermesi, tamamen Özgürlük Hareketi’nin Ortadoğu’da yaşanan bu Üçüncü Dünya Savaşı’nda inisiyatif alarak gelişmeleri yönlendirme gücüne kavuşmasından dolayıdır.

Bu yönüyle Uluslararası Komplo önemli düzeyde boşa çıkarıldığı gibi, Uluslararası Komplo’nun amacının tersine Kürt Özgürlük Hareketi daha inisiyatifli hale gelmiştir. Önder Apo esaret altına alınıp Ortadoğu’ya yapılacak müdahale döneminde Kürt Özgürlük Hareketi’nin etkisi kırılmak istenmiş, ancak bu amaca ulaşılamamıştır. Kürt Özgürlük Hareketi daha güçlü hale gelmiştir. Önder Apo esaret altına alınıp PKK’nin etkisi kırılarak KDP, Kürtlerin tek etkili gücü haline getirilmek istenmiş ama ortaya çıkan Üçüncü Dünya Savaşı sürecinde bu güçlerin Ortadoğu’da herhangi bir çözüm gücü olmaları, alternatif olmaları mümkün olmadığından, bu büyük savaş dönemi onların küçülmesini, daralmasını, etkisizleşmesini beraberinde getirmiştir. Bu kaos süreci, Üçüncü Dünya Savaşı ve büyük mücadele dönemi devrimci güçleri öne çıkardığından ya da alternatif ideolojik, siyasi anlayışı ve bu temelde sistem yapılanmasına sahip olan güçleri öne çıkaracağından alternatif siyasal sistem gerçeğini ortaya koyan Kürt Özgürlük Hareketi bu süreçten güçlü çıkmıştır.

Üçüncü Dünya Savaşı yoğun biçimde sürmektedir. Tabi ki, eski dünya savaşlarından farklı olarak yerelleşerek sürmektedir. Ancak dünya dengelerinin kurulduğu yer Ortadoğu olduğu için, Üçüncü Dünya Savaşı’nın odak noktası, sürdürüldüğü merkez de Ortadoğu’dur. Kürdistan ise; Ortadoğu’nun göbeğinde olan bir ülkedir. Kürt Özgürlük Hareketi de böyle bir coğrafyada, böyle bir halk gerçeğiyle Üçüncü Dünya Savaşı’nda kendini etkili kılarak siyasal dengelerde yer almak istemektedir. Böyle dönemler her gücün bir diğer gücü sağa sola itip kendisine yer açıp etkin olmak istediği bir süreçtir. Bu dönemin en temel karakteri de yeni dengelerin oluşacağı süreçte alternatif projeleri olanları inisiyatifli ve etkili kılmasıdır. Bu açıdan, Ortadoğu’da süren Üçüncü Dünya Savaşı’nda en avantajlı güç PKK’dir, en etkili güç PKK’dir. PKK, bu alternatif karakterini, bu gücünü görür, atılımcı, hamleci bir mücadele içinde olursa ‘mevcudu koruyorum’ yaklaşımı içinde atalet içinde kalmazsa, mevcudu korumanın ancak hamleci yaklaşımla, mücadele gücüyle olduğunu görürse ve bu temelde mücadelesini her yerde aktif, etkili biçimde yürütürse o zaman Uluslararası Komplo’nun öngördüğü alternatifi yok edip, kendini etkili kılma projesi tümden çökecek ve bu temelde Kürt Özgürlük Hareketi ideolojik ve siyasi çizgisiyle, alternatif karakteriyle yeni dünya dengelerinin kurulduğu Ortadoğu’daki Üçüncü Dünya Savaşı’nda savaşı yönlendiren, savaşın yönünü belirleyen, savaşın sonucunda ortaya çıkacak siyasal dengelerde etkin olan ve bu temelde de Kürdün özgür ve demokratik yaşam temelinde statüye kavuşmasını sağlayacak etkin bir güç olarak tarihteki yerini alacaktır. Hatta bu devrimci karakterini, Önder Apo’nun belirttiği çerçevede askeri gücünü tüm Ortadoğu’nun devrimci askeri gücü haline getirirse PKK’yi tüm Ortadoğu devriminin öncü gücü haline getirirse yani kendi rolünü milliyetçi, dar, Kürtler ve Kürdistan’la sınırlı biçimde değil de bütün Ortadoğu’yu, halkların özgürlük mücadelesini esas alan biçimde yürütürse gerçekten de Kürtler tarihte hiç olmadığı kadar büyük kazanacaktır. Üçüncü Dünya Savaşının sonunda Kürtler büyük kazanarak çıkacaktır.

Kaynak: SERXWEBÛN