İDEOLOJI VE ÖZGÜRLÜK

freedom

Üst toplum sistemi, halkları komünal-demokratik değerlerden ne kadar uzaklaştırır, koparırsa bunu kendisi için bir başarı ölçüsü saymakta, düzeninin devamını, istikrarını bunda görmektedir.

‘Seni diğerlerinden farksız yapmaya

Bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada,

Kendin olarak kalabilmek,

Dünya’nın en zor savaşını vermek demektir.

Bu savaş bir başladı mı?

Artık hiç bitmez!’

E. E. Cummings

ABDULLAH ÖCALAN SOSYAL BİLİMLER AKADEMİSİ

İdeoloji ve özgürlük kavramları ele alınırken ağırlıklı olarak ideoloji kavramı iticiliği, soğukluğu ifade ederken; özgürlük kavramı ise çekiciliği, sıcaklığı ifade etmektedir. Hem içimizde hem dışımızda böyle bir bakış açısının, hissiyatın olduğu bir gerçektir. Oysa ideoloji ve özgürlük kavramlarının etle tırnak gibi iç içe olduğu, biri olmadan diğerinin olamayacağı, tek başına birinin anlam taşımayacağı açıktır. Bu bakış açısında üst toplum sisteminin, onun ideologlarının ideoloji ve özgürlük kavramlarının taşıdığı anlam ve özü içeriğinden boşaltarak, topluma öcü gibi göstermesinin önemli bir rolü vardır. Yine komünal-demokratik değerler adına mücadele eden önderliklerin felsefik, ideolojik, örgütsel ve yaşamsal olarak sistemin dışına çıkamaması ve bundan kaynaklı yanlış ve yetersiz tespitlerin pratikte çok daha ağır sonuçlara yol açarak, insanın özü ve doğasıyla uyuşmayan yaklaşımlarının yarattığı tahribatlar etkili olmuştur.

İdeolojik gerçeklik öncü güçlerin pratikleşme düzeyiyle anlam kazandığına göre, her zaman pratikte yanlış ve yetersiz yaklaşımların olabileceği göz ardı edilmemesi gereken bir olgu oluyor. Ancak şu çok iyi bilinmelidir ki ideolojiye yönelik çarpık bakış açılarının, farklı anlayışların özünde yatan sistemin ideolojik saldırılarıdır. Halkları, insanlığı özgürlük ideolojilerinden-ütopyalarından kopararak üst toplum sistemini ve bu sistemin dayandığı ideolojiyi hâkim kılma çabalarının sonucudur. Sistem, ideolojinin ve ideolojik mücadelenin gereksizliğini yoğun bir ideolojik bombardımanla işleyerek ideolojiyi olumsuzlarken; kendi ideolojisini, bu ideolojinin yaşam felsefesini, kültürünü, ahlakını yaşamsallaştırmaya çalışmaktadır.

Günümüzün küreselleşen dünya gerçeğinde, küreselleşen sermayeyle beraber ideolojik bombardımana dayalı olarak kültürel bir küreselleşmenin de egemen güçler tarafından halklara dayatıldığı bir süreci yaşıyoruz. Ulus üstü -çok uluslu- şirketlerin, mali sermayenin ortaklaşan çıkarlarına dayalı küresel bir yapılandırmanın halkların aleyhine ve halklara rağmen hayata geçirilme çabaları, dünyanın her tarafına müdahale edilerek gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Özellikle devletçi sosyalizmin çözülüşünden sonra bu yönlü yoğun ideolojik saldırıların geliştiği, halkların yerel-kültürel değerlerinin bu saldırılarla tarumar edilerek özünden, içeriğinden boşaltılarak sisteme entegre etme çabalarının yoğunlaştığı görülmektedir. Tüm bu çabalar ve yürütülen manipülasyonlarla hedeflenen halkları eşitlik-özgürlük ütopyalarından koparmaktır. Günü birlik bir yaşam içerisinde kaderine teslim olmuş ve bu ütopyalarını sistem içinde arayan bir kısır döngü içinde halkların enerjilerini farklı kanallarda eritmek isteyen finans kapital, kendi üst toplum sistemini daha güçlü ve hâkim hale getirerek süreklileştirmeye çalışmaktadır. Bu yönüyle şimdiye kadar yürütülen devrimci mücadelelerin boşuna olduğunu, eşitlik ve özgürlük aranacaksa da sistem içinde aranması gerektiğini, bu hareketleri sistem içileştirerek, teslim alarak ve tasfiye etmeye çalışarak göstermektedir. Sistem, toplumsal mücadelelerde temel dayanağın ideolojik mücadele olduğunun bilincinde olarak yoğun bir ideolojik mücadeleyle ve buna uygun yaşam anlayışıyla ayakta kalmaya çalışmaktadır.

Günümüzün komünal-demokratik değerler adına mücadele yürüten güçleri açısından toplumsal mücadelelerin temel dinamiğinin felsefik-ideolojik gerçekleşme olduğu kadar bunun pratikleşmesinin, yaşamsallaşmasının olduğu kendini daha fazla hissettirmektedir. Dolayısıyla hem felsefik-ideolojik olarak sistemin dışına çıkmak, hem de bunun örgütsel, yaşamsal, sosyal dokularını oluşturmak sistem karşısında ayakta kalabilmek açısından büyük önem taşımaktadır. Üst toplum sisteminin, onun ideologlarının ve uzantılarının ideolojiyi halklara öcü gibi gösterirken, bu konuda her türlü olumsuzlamayı yaparken, yoğun bir ideolojik bombardımanla, çok derinlikli ve kapsamlı bir yönelimle insanların ruhuna, hücrelerine, genlerine kadar nüfuz ederek ele geçirmeye çalışırken insanı-insanlığı kendisini var eden değerlere, yaşam ve anlam bulduğu bir bütün olarak eko-sisteme karşı yabancılaştırmayı esas almaktadır. Tehlike her zamankinden daha büyük ancak acısı çok daha az, yöntemleri daha incelikli bir tarzda büyümektedir.

Devletçi toplum, sisteminin kapitalist biçimiyle gelişen bilim-teknik ve bilgi-iletişim ağıyla her türlü imkânı kullanarak ideolojik egemenliğini, yaşam felsefesini geliştirme çabası içerisindedir. Küresel emperyalizmin ideolojik-kültürel saldırılarıyla ideolojilerin sonu, tarihin sonu ve yeni liberal politikalarla toplumların varolma değerleri olan eşit-özgür ve komünal-demokratik yaşamın imkânsızlığı, ütopikliği aşılanarak halklar pasifize edilmeye çalışılmaktadır. İnsanlığın var olma biçimi olan toplumsallaşmaya ve bu temelde gerçekleştirdiği değerlere yabancı kılıp, köksüzleştirerek bireyciliğe dayanan özgürlük söylemleriyle bireyi-halkları kendi öz değerlerinden kopartarak ayakları havada ‘sanal özgürlük’ içerisine alarak sistem içileştirip, ideolojik-kültürel hegemonyasını etkin kılmaya çalışmaktadır. Üst toplum sistemi bütün cazibesiyle metropol ve megapolleriyle, sunmuş olduğu kadın ve erkek tipiyle, sinemalarıyla, klipleriyle, dizileriyle, geliştirmiş olduğu edebiyat ve sanatıyla bireyciliği, demokrasi söylemi içinde despotizmi, çok renklilik içinde renksizliği çok ince ve derinlikli bir tarzda işleyerek kadını-erkeği, genci-yaşlısı ve çocuğuyla ezilen ve sömürülen kesimleri kendine bağımlı hale getirmeye çalışmakta ve bu sistemin dışında bir yaşamın mümkün olmadığını, başka bir yaşamın pratik olarak imkansızlığını felsefik-ideolojik olarak geliştirmektedir. Günün bütününde, zamanın her anında böyle bir yaşam felsefesine dayalı oluşturulan yaşam anlayışıyla insanı-toplumu toplumsal değerlerden kopartarak erite erite kendisine çekmekte, ruhunu ele geçirerek maneviyat dünyasına hükmetmekte ve nasıl bir kölelik içerisinde yaşandığının farkına bile varmayan bir kölelik düzeyine indirgemektedir. Özellikle son dönem sinema filmlerinde devrimci mücadelelerin boşuna olduğunu, o zaman koşullarında öyle bir yola girilmişse bile şimdi hiçbir anlamının kalmadığını, sistemin kendilerine kucak açtığını, aradıkları her şeyi bu sistemde bulabileceklerini işlemektedir. Bilim kurgu filmleriyle insanlığı boşluğa çekmekte ve boşaltmaktadır. Çok incelikli bir tarzda yapılan bu filmlerle düzen yaşamının meşruluğu, üstünlüğü ispatlanmaya çalışılmaktadır. Yine kliplerle bireyci, yoz, güdülerine kilitlenmiş bir insan tipini yaratmak amaçlanmaktadır. Dizilerle kapitalist modernitenin bireyci, toplum karşıtı, yoz kültürü aşılanmakta ve çekici kılınmaktadır. Gelişen bilim-teknikle bununla bağlantılı internet, televizyon, bir bütün medyayla vb. diğer araç ve yayınlarla, reklam dünyasıyla her yerde ve her an varolmakta, yönlendirmekte ve hitap etmektedir. Bilim ve tekniği ideolojik çıkarlarına dayalı olarak pervazsızca kullanmakta ve sisteme endekslenmiş derinlikli bir köleliği geliştirmektedir.

Bu derinlikli kölelik en fazla da kadın üzerinden geliştirilerek kadın sistemin iktidarını koruduğu alan haline getirilmek istenmektedir. Kadın bedensel, ruhsal, duygu boyutuyla parçalara ayrılarak sömürülmekte ve sistemin bütün çirkin yüzü kadın gerçeğinde açığa çıkmaktadır. Kölelik düzeyiyle bağlantılı olarak doğa daha derinlikli sömürülmekte, nükleer silah ve nükleer enerji üretimleriyle, sağlıksız teknolojiyle, petro-kimya ürünlerine dayalı atıklarla, ağır sanayi ve gazlarla, endüstriyel tarım ve ilaçlarla çevre dengesi bozulmakta, önüne geçilemez ekolojik sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Üst toplum sistemi, halkları komünal-demokratik değerlerden ne kadar uzaklaştırır, koparırsa bunu kendisi için bir başarı ölçüsü saymakta, düzeninin devamını, istikrarını bunda görmektedir. Dolayısıyla kafalar ne kadar muğlâklaştırılırsa, halkların kendini var eden değerleri ne kadar öz anlam ve değerlerinden boşaltılırsa ve insanlık bu biçimiyle ne kadar manipule edilebilirse düzen yaşam anlayışının, ilişki tarzının, kültürünün gelişeceği bilinciyle her türlü yönelimi geliştirmektedir. Yoğun bir bilgi akışının yaşandığı günümüz gerçekliği içinde binlerce yıldan gelen tecrübesi, yönetim anlayışı, iktidarı kullanma yeteneğiyle, devlet denilen araçla kendini gizlemekte, bin bir kılıfa büründürmektedir. “Çok çeşitlilik, çok düşüncelilik, çok renklilik’ söylemi altında halkların kültürel zenginliğini, çeşitliliğini, çokluğunu dejenere etmekte, kozmopolit bir değersizlik silsilesi içinde, ‘at izinin it izine karıştığı’ bir atmosfer yaratarak insanları düşünemez hale getirmektedir. Bilgi ve söylem kirliliği içinde doğru ve yanlışın, olumlu ve olumsuzun, erdemli olanla erdemsiz olanın, iyi olanla kötü olanın ne olduğu ve nasıl olması gerektiği puslu bir havaya büründürülmekte, bu hava solutularak insanlık zehirlenmektedir.  Böyle bir atmosferde yetişen gençlik köksüzleşmekte, toplumsal değerlere yabancılaşmakta ve bireyciliğe dayanan kişilik özellikleriyle komünal- toplumsal yaşama ve örgütlülüklere gelmekte zorlanmaktadır. Her şey hem düşünsel hem de maddi anlamda bir o kadar karmaşık ve dağınık gösterilerek edilgen, boyun eğen, maneviyat ve moral değerlerden kopartılarak mutsuz kılınan insanlık, maddi anlamdaki zenginliklerden de faydalanamayan gerçeğiyle sistemin yarattığı bir enkaz olarak orta yerde durmaktadır. İnsanlık, halklar bu yaşam felsefesine, ideolojisine endekslenerek yaşatılmaya çalışılmaktadır.

Devletçi toplum sisteminin ideologları tarafından olduğu kadar, sistemin en önde gelen güçleri de ‘özgürlük, demokrasi, daha iyi ve mutlu bir yaşam’ sözlerini çokça sarf etmekte ve böyle bir yaşamın sistem içileşmekle olabileceğini belirtmektedir. “Üst toplum sistemine ne kadar entegre olunursa o kadar bu toplumun imkânlarından faydalanılabilir” denilmektedir. Üst toplumun ‘daha iyi bir yaşam anlayışı’ kendi sınıf değerleri, toplum anlayışı içerisinde kendi içinde gerçekleşen, bir dönem Antikçağ Yunan uygarlığındaki sınıf anlayışına benzeyen ancak uygulama ve içerik olarak ondan da geri olan üst toplum eşitliğinin eşitsizliği içinde, güçlünün egemenliğine dayanan bir yaşam felsefesine, kültürüne, ilişki sistematiğine dâhil olunabileceğini belirtmektedir. Sistem içinde yaşama maddi bazı olanaklar sunsa bile bunlar insani değerlerin yitimi karşılığında ve insanlığın sömürülmesiyle olmaktadır. Çünkü sistemin işleyen çarkı insanı böyle yaşamaya itmektedir.

Toplumsal değerlerden kopuk, insani değerlerin ayaklar altına alındığı sermaye-kar mantığına dayanan, yaşam felsefesini bu anlayış üzerinden gerçekleştiren üst toplum yaşam anlayışının nasıl elde edildiğinin, daha iyi bir yaşamın nasıl olabileceğinin anlaşılması zor olmasa gerekir. ‘Ya büyü ya öl’ mantığına dayalı bir yaşam anlayışıyla kendini yaşatabilen ve varolmasını bu mantığa endeksleyen bir sistemde özgürlüğün başkasının köleleştirilmesi, demokrasinin başkasının demokratik haklarının ele geçirilmesi, daha iyi bir yaşamın başkasının yaşamının işkence haline getirilmesi üzerine kurulu olduğu açıktır. Paranın ve maddiyatın her şeyin önünde olduğu insani duyguların, hislerin parayla alınıp satılabildiği, insanın parası kadar değer ifade ettiği bir değersizlik, erdemsizlik sınıfı olan üst toplumun yalan ve sahtelik üzerine kurulduğu ve bu çarkın gücünü bundan aldığını unutmadan anlamak, tanımak, tanımlamak ve mücadele etmek önemli olmaktadır.

Günümüz dünyasında en derinlikli ve kapsamlı savaş türünün ideolojik savaş olduğu, sistemin esas gücünün ideolojik alanda yürüttüğü savaşım olduğu açıktır. Bu anlamda günümüz savaş biçimleri stratejik olarak geçmişteki gibi binlerce, milyonlarca insanın öldürülmesi, yerleşim yerlerinin ve doğanın imhasına dayanan yöntemlerle değil, daha çok ideolojik alanda yürütülen mücadelelerle gerçekleşmektedir. Askeri gücünü stratejik olarak korumakta ve büyütmekte, taktik düzeyde caydırıcı ve tehdit güç olarak konumlandırmakta ve gerek duyduğunda kontrollü olarak kullanmaktadır. Ancak ideolojik olarak yetmediği yerlerde, bölgesel ve bir bütün olarak tehlikeye girdiğinde nükleer silahlarda dâhil tüm askeri gücünü kullanabileceğini de göz ardı etmemek gerekir. Günümüz dünya gerçeğinde askeri yollarla işgalin, tahakkümün, sömürünün insanlık tarafından kabul görmediği, bu tarzdaki açık ve açığa çıkmış sömürü biçiminin büyük tepkilere yol açtığı bir gerçektir. Dolayısıyla üst toplum sistemi yaşamını ve sürekliliğini ideolojik alanda yürüttüğü mücadelelerle sağlamayı sisteminin varlığı açısından daha anlamlı bulmaktadır. Bu yönüyle insanı, toplumu, toplum adına mücadele eden sivil toplum örgütlerini, demokratik sol örgütlenmeleri, devrimci partileri sistem içine alarak mezhebi haline getirmeyi daha uygun görmektedir.

Halkların komünal-demokratik değerlerine dayanan, gücünü ve ruhunu buradan alan örgütlülüklerin, kendilerini yaşamsal ve örgütsel kılma noktasında zayıf kaldıklarında, bu yönlü yetersizlikler giderilmediğinde oluşan boşluklardan sistemin kendisini örgütleyerek şu veya bu zamanda sisteme entegre edeceği veya sisteme çekeceği açıktır. Yoğun bir ideolojik mücadeleyle halkların tüm değerlerinin içine sızarak bu değerlerin anlam ve yapılanma gerçeğini parçalayarak, muğlâklaştırarak, tanınmaz hale getirerek sistem içileştirmeye çalışması söz konusudur. Zaten ne olduğunun çok fazla bilincinde olmayan, büyük bir bilinç çarpıtmasına uğratılmış, bunun acısını her gün yaşayarak ne olacağını bilemez kılınan,  geçmişinden habersiz, yaşamından mutsuz, geleceğinden umutsuz ezilen, emekçi kesimler bunun derin etkilerini yaşamaktadır. İnim inim inletilerek, dirhem dirhem eritilerek insanlık böyle bir yaşam cenderesine tabii kılınmaktadır. Toplumsallıktan sapmanın gelişmesiyle beraber insanlık hep mutlu yaşamanın, özgür olmanın çabası içine girmiştir. Aslında günümüzde yürütülen bu mücadelelerinde özü mutlu ve özgür yaşamı arama mücadeleleridir. Bunun karşısında ideolojik dayanaklarını başkalarının güçsüzleşmesi, sömürülmesi ve gerekirse yok edilmesi üzerine kuran bir sistemin mentalitesinden, onun aygıtlarından, kurum ve kuruluşlarından,  elindeki bilim ve teknikten, bilgiden insanlığın payına sadece acı, gözyaşı, kan ve zehir akacağı da açıktır. ‘Paran kadar insansın’ felsefesi üzerine kurulmuş olan bu çarkta ne özgürlük, ne demokrasi, ne iyilik, ne dürüstlük, ne sevgi ve ne de güzellik olabilir.

Üst toplumun ve ideologlarının yoğun ideolojik bombardımanıyla bir ahtapotun kolları gibi insanı kuşatan, insani özünden boşaltan gerçeğinden nasıl kurtulabiliriz? Bu kölelik kollarını nasıl kesebiliriz ve özgürlüğe nasıl yürüyebiliriz? Toplumsal değerlere dayalı eşitlik, özgürlük, demokrasi ve hümanizm gibi değerleri nasıl etkin kılabiliriz ve insan olmanın erdemiyle nasıl onurlu yaşayabiliriz?

Bu sorulara çok kısa ve bir o kadar da çok uzun, çok kolay ve bir o kadar da çok zor cevap vermek mümkündür: İdeolojikleşmek, ideolojikleşmek, ideolojikleşmek. Üst toplum sisteminin halkları, insanlığı tarumar eden yaşam gerçeği karşısında özgürlük ideolojisi temelinde ideolojikleşerek cevap vermek mümkündür. En anlamlı ve en insani yanıtımız bu olacaktır.

Her şey kendi doğasında güzeldir. Çünkü onu anlamlı kılan, yaşanılır kılan, yararlı kılan özgünlüğü ve orijinalitesidir. Bu doğadaki her varlık için olduğu kadar, insan içinde geçerli olan bir olgudur. İnsanın özüne inme, insanın doğasına ulaşma ve insana ulaşmanın yolu ideolojikleşmedir. Çünkü ideolojikleşmek özgürlük çizgisinde büyümek ve bu çizginin dili, eylemi, vicdanı, ahlakı olmak demektir. Komünal-demokratik değerlerle bütünleşmek, özgürlük halkalarına yeni halkalar ekleyerek eşitlik-özgürlük mücadelesinde acı çekenlerin acısını duymak, mücadelelerindeki anlamı hissederek onlara yakın olmak, onlar gibi işkence görmek, onlar gibi çarmıha gerilmek, onlar gibi derisi yüzülmek ve idam sehpalarından geçmek olacaktır. Onların özgürlük umutlarını yaşamak ve yaşatmak, bitmediklerini bitirilemeyeceklerini haykırmak, bugünde yaşadıklarını yarında yaşayacaklarının bilinci, inancı, moral ve motivasyonuyla yaşama bakmak demektir. İdeolojikleşmek, tarihin en yapıcıları, eşit-özgür yaşam mücadelecileri, en alttakilerin sesi-soluğu, yaşam heyecanı, mücadele azmi olmaktır. Bu kişilikleri tarihin yazılı sayfalarında fazla bulamasak da, bir bütün tarihin içinde olduklarını, en gerçekçi ve en yaşanılır olanın, yaşama nüfuz edenin onlar olduğunu, özgürlük adına yaşanılan ve hissedilenin onlar olduğunu bilmek gerekir. Bu anlamda ideolojikleşmek özgürleşmek yoluna, onun sonsuzluğuna girmek kadar, tarihe akan bir nehir olarak tarihten gelen çağlayan olmayı ifade etmektedir.

Tarihin çile çekicileri, özgürlük abideleri yaşamı en derinden hissedenler olmuşlardır. Onlarda özgürlük ideolojisi yaşamda gerçekleşen, yaşamdan kopmayan bir olgu olmuştur. En altta olanın, en fazla acı çekenin, en yoksulun gözüyle bakarak, onun gibi yaşayarak, hissederek, ruh alıp ruh vererek bu gerçeklikte eriyerek yaşam olmuşlardır. Dolayısıyla ideolojikleşmenin yaşamla kopmaz bir bağ içinde anda ve yaşamda gerçekleşen olduğu, güzellikleri açığa çıkaran, özgürlüğü büyüten ve süreklileştiren bir olgu olduğunu bilmek gerekir. Komünal-demokratik değerlere dayalı özgürleşmenin olduğu yerde kölelik olamaz, gericilik kol gezemez. Dolayısıyla ideolojikleşmenin günümüzdeki demagogların, şarlatanların, yaşamla bağını koparmış kendini düşünen, bencil yaşam anlayışlarıyla gerçekleşemeyeceğini ve bu tür lafazanlıklarla bir şey yaratılamayacağını bilmek gerekiyor. Dar, bireyci çıkarlara dayanan, ahbap çavuş grupları ve maddi ilişkilere dayanan örgütlülükleriyle, küçük olsun benim olsun mantığıyla ele geçirilen bir yer üzerinde ağavari ve bastırmacı yaşam anlayışları ancak düzenin içimizdeki uzantıları olabilir. Özü kariyerizme, iktidara, devletçi zihniyete; onun yaşam ve ilişki anlayışına, kültürüne dayanan, ruhunu ve gıdasını oradan alan bu tip yaşam anlayışlarının eşit ve özgür yaşam anlayışlarıyla pek alakalı olmadığını anlamak, görmek ve bilmek önemlidir. Bilmek, görmek, anlamak ve yapmanın, günümüzün batınileri, tasavvufçuları, simyacıları, cadıları, hırkasız dervişçileri olmaktan geçtiğini, günümüz dünyasında görülmeyeni görmenin ideolojikleşmekten geçtiğini bilmekten gelir. Bunlar gerçekleştiği oranda kendimizi tanır, kendimizi tanıdığımız oranda sistemin ideolojik bombardımanlarına karşı ayakta durabilir, mücadele edebiliriz. ‘Kendini bil’ sözünün tarihi olduğu kadar güncel olarak da felsefik, ideolojik ve pratik anlamının bilincine vararak ve kendini bilmenin kendi zaman gerçeğinde kendini aşmakla gerçekleşeceğini, tarihe akmakla buradan alınacak güçle geleceğe yürümekten geçtiğini bilmek olduğunu daha fazla hissetmek, ruhumuza, hücrelerimize, genlerimize işlemek gerekir. Önder APO Özgürlüğü ‘Zorunluluğun bilincine varma ve aşma’ olarak tanımlıyor. Bu anlamda tek başına zorunluluğun bilincine varmak eksik kalıyor onu aşabildiğin, pratikleştirebildiğin, süreklileştirebildiğin, ete-kemiğe büründürebildiğin, mücadele içinde yaratabildiğin ölçüde özgürsün. Dolayısıyla özgürlük olgusunun soyut olmadığı anda gerçekleşebildiği kadar yaşanabileceği, bu anlamda özgürlüğün sadece ütopya olarak geleceğe aktarılması anlamı da taşımadığı bilinmelidir. Yaşanılan, varolan her anda, her nefeste özgürlüğe dayalı yaşamda ısrar edildiği sürece, özgürleşmenin gerçekleşeceği ve bu mücadele sürdüğü müddetçe süreklileşeceği ve halkların özgürlük mücadelesinde önem taşıyacağı açıktır.

İdeoloji ve özgürlük kavramlarının insanın yaşam gerçeğindeki, toplumsal varoluşundaki sıkı ilişkiyi görmek buna göre kendini donatmak ve yapılandırmak önemli olmaktadır. İdeoloji ve özgürlüğün birbirinin varolma tarzı olduğunu bilerek, özgürlük ideolojisini yudumlama gücünü göstermek kadar pratikleştirme cesaretini açığa çıkarmak gerekmektedir. İdeolojinin, ideolojik mücadelenin gereksizliğini kabullenmek, özgürlüğü, özgürlük için mücadele etmeyi gereksiz görmek demektir. Buda insanca yaşamı reddetmek anlamına gelir. Çünkü ideoloji insanın kendisidir. Kadın eksenli yaşamla açığa çıkan toplumsal değerler bütünüdür. Kadın özgürlük ideolojisi eksenli düşünmek, yaşamak ve mücadele etmektir. Kadının özgürleşmesinin toplumun özgürleşmesi olacağını bilmek ve kadının özgürlüğünde kendi özgürlüğünü görmektir. Tarihsel olarak yaşanan tüm erdemlerin insanda, halklarda vücut bulan ve geleceğe aktarılan yüzüdür. Sistemin tüm yönelimlerini boşa çıkarmanın, sistem içinde erimemenin tek yolunun ideolojikleşmek ve buna dayalı mücadele olduğunun anlam ve bilincine varmak her zamankinden daha fazla ihtiyaç hissettirmektedir.

Özgürlük olgusu ezilen, sömürülen her insan ve halk için bir umut ifade etmektedir. Bu anlamda hep özgür olmak istenilir. Ancak özgürlüğün sadece istemekle kazanılamayacağı, istemin tek başına yetmeyeceğini dolayısıyla özgürleşmenin bir mücadele işi olduğunun iyi bilinmesi gerekiyor. Günümüz insanı ağırlıklı olarak özgürlüğü istemektedir. Çoban kulübesinde padişah rüyası görmek gibi özgürlük hayalleriyle yaşayarak özgürleşilemez. Ezilen insan psikolojisinin özgürleşme mücadelesinin çok daha zorlu, çok daha kapsamlı, çok daha yoğunluklu olacağı açıktır. Hele bu Kürt insanıysa tarife gerek kalmayacağı anlaşılırdır. Üst toplum sisteminin dayatmış olduğu yaşam alışkanlıklarının, davranış kalıplarının, ilişki sistematiğinin dışına çıkabilmenin eziklik ruhundan kurtulmakla, kendine özgüvenin gelişmesiyle sağlanabileceği açıktır. Bu da iğneyle kuyu kazarcasına insanın kendini boşluk bırakmadan ve boşluğa düşmeden yapılandırmasıyla gerçekleşebilir. Kendi ayakları üzerinde yürüme kararlılığına, gücüne ulaştırmasıyla sağlanabilir. Sistemin yaşam anlayışını aşmanın yolu özgürlükten korkmamakla sağlanabilir. Ezilen insan gerçeği özgürlük istediği kadar özgürlükten korkan bir ruh haline sahiptir. Özgürleşmekten korkuluyor çünkü özgürleşmenin gerektirdiği yaşam felsefesine, anlayışına dayalı yaşamı kaldırabilmenin zorlukları yaşanmak istenmiyor. Sıradan, mücadelesiz yaşamak tercih ediliyor. Geri yaşam anlayışlarının birbirini besleyerek oluşturduğu ortamlar içinde kalmak, ahbap çavuş, hemşehrilik ilişkileriyle avunmak, boyun eğen ve hep dayanacak bir güç arayan kişilikler olarak kalmak daha rahat geliyor. Özgürleşme karşısında kendi geriliklerine sarılma, kendinde ısrar özgürleşmeye katılmama oluyor.  Mevcut yaşam anlayışları ve ilişki düzeyleri bu tür yaşama açık olmaktadır. Bu anlamda özgürleşmeyle yaratılacak olan yaşam anlayışını, ilişki tarzını, davranış kalıplarını özümsemek ona dayalı kendini yapılandırmak, köleleştireni reddetmek ve bu red üzerinde ayakta durabilmenin zorluğuna katlanmanın kolay olamayacağı açıktır. Dolayısıyla özgürleşmekten, onun gerektirdiği sorumlu yaşamdan korkulmaktadır. “Akıllı olup herkesin derdini çekeceğime, deli olurum herkes benim derdimi çeksin” denilmektedir.

Özgürlük üzerine konuşmak, o yönlü teoriler dillendirmek, onun güzelliğinden, yarattığı umutlardan bahsetmenin tek başına özgürleşmeye yol açmayacağı açıktır. Tam tersine en derinden bir köleliğin cilalanmış bir şekilde sürdürülmesi olmaktan öteye bir anlam taşımayacaktır. Özgürlük, her türlü zorluk, gerilik ve olumsuzluğa rağmen kendini yapılandırma gücünü açığa çıkarmaktan, bunu pratikleştirmekten geçer. Yılmadan, yıkılmadan, yenilmeden kendi öz değerlerinle yeniden yeniden başlangıçlar yapabilmekle, yeniden yeniden yeşermekle gerçekleşebilir. Yoksa kendini kandırarak, başkalarını da kandıracağını zannederekten özgürleşilemeyeceği gibi en derin bir köleliği yaşamaktan da kurtulunamaz. Kendini yapılandırmaktan, yenilemekten korkan kendindeki geri yanlarla barışık yaşamaktan memnun olan insanın özgürleşemeyeceği açıktır. Bu anlamda özgürleşme, ideolojikleşme her şeyden önce insanın geri yanlarıyla mücadele etmesi ve özgürlük mücadelesine katılmasıyla gerçekleşir. Yaşam gerçeği içinde aldanmadan aldatmadan, dürüstçe yaşayarak, mücadele etme gücünü göstermekle yaratılabilir. Diğeri laf-ı güzaftır. Aydın lafazanlıklarıyla, köylü-küçük burjuva ruh halleriyle, özgürleşme sağlanamaz. Özgürlük bir ölçü işidir. İnsanın kendindeki denge işidir. Ölçülü ve dengeli yaşamdır. Konuştuğu kadar yapan yaptığı kadar konuşan olmaktır. Söylem ve uygulama arasındaki uçurumlar özgürlükten ziyade köleliğin düzeyini ifade eder. Anlam ve değer taşıyanın bu söylemlerin ne kadar pratikleştiği, ne kadar bunun mücadelesinin verildiğidir. Yaşama nüfuz etmeyen, değişim-dönüşüme ve yenilenmeye yol açmayan söylemlerin bir tekrar olmaktan öteye bir anlam taşımayacağı gibi, her tekrarın daha fazla bozulmaya, anlam aşınmasına yol açacağı açıktır. Dolayısıyla anlamlı olanın yaşamla bağını kuran, yaşamda kazanılan olduğudur. İdeoloji yaşamın kazanılması, yaşamın mutlu kılınmasıdır. O mutluluk içinde her türlü mücadeleyi göğüsleme, omuzlama gücüdür. İdeoloji ayakları havada düşünceler, söylemler bütünü değildir. Yaşamdan süzülen ve yaşama dönen, onun üzerinde şekillenen toplumsal düşünceler bütünüdür. Yaşama duruştur. Her türlü engellere rağmen onları aşabilme gücünü, tarzını, temposunu, üslubunu yaratabilme ve pratikleştirme gücüdür.

Devletçi toplum sistemlerinin insanı özünden boşaltan ve kendisine yabancılaştıran tüm felsefik, ideolojik yaklaşımlarına ve sunmuş olduğu yaşam tarzına karşı sağlam bir duruş içinde olmak, sapmamak ve şaşmamak büyük önem taşımaktadır. Çünkü parçalanan zihniyetler, dağıtılmış bütünlükler, savrulmuş örgütlülüklerle insanlığı kendi kıskacına alarak posasını çıkarmaya çalışan sistem karşısında ancak zihniyet devrimiyle, felsefik bakış açısıyla, ideolojik bilinçle, toplumsal ve örgütsel bütünlükle durulabilir. Bu anlamda Önder Apo’da gerçekleşen ‘cinsiyet özgürlükçü, demokratik-ekolojik toplum paradigması’ sistem karşısında nasıl bir duruş sağlamanın düşünsel ve yaşamsal dayanaklarını vermektedir. Her kadronun ve her insanın bu paradigmayı anlayabildiği kadar özümsemesi ve yaşamsallaştırması önemli olmaktadır.  Bu paradigma kadroda ne kadar pratikleşirse o kadar sistem dışına çıkılır, özgürlük düzeyi yaratılır. Ne kadar özgürlük düzeyi açığa çıkarılırsa, yaratılırsa o kadar sistem dışına çıkılır. Dolayısıyla kadroların özgürlük düzeyi örgütün ve toplumun özgürlük düzeyidir. Bu anlamda ideolojikleşmenin, özgürlük çizgisinde yürümenin anlam ve değeri ölçülemez. Böyle bir özgürlük ideolojisinde pratikleşmek Önderlik çizgisinde erimekten, o çizgide büyümekten geçer. Dolayısıyla neden ve nereden güç alınacağının iyi bilinmesi ona göre kendini yapılandırmanın gerektirdiği bilinç, inanç, irade, ahlak, moral ve motivasyonla yürümenin anlamı her türlü zorluğa rağmen en değerli en özgürlükçü olanıdır. Önder Apo’nun belirttiği gibi ‘hiçbir yasa özgürlük yasasının üstünde bir güce sahip değildir.’ Bu gerçeklik ışığında ne kadar ideolojikleşilirse o kadar örgütselleşileceğini ne kadar örgütselleşilirse o kadar özgürleşileceğini bilmek önemli olmaktadır.

Özgürleşme olgusunun ideolojikleşmeye dayandığı, ideolojikleşmenin de halkların yarattığı toplumsal değerlere dayandığı açıktır. Bu değerlerde doğal toplumdan, Tanrıça kültünün yaratımı olan neolitik değerlerden süzülüp gelen ve günümüze ulaşan insana ait olan toplumsal değerler bütünüdür. Tek başına birey olunamayacağı gibi tek başına bir bireyinde özgürlüğünün olamayacağı ve özgürlük olgusunun mensup olunan halkın özgürlük düzeyiyle bağlantılı olduğu açıktır. Bu anlamda her halkın yaşadığı tarihsel-toplumsal gerçekleşmenin ve günümüze kendini taşırma biçiminin farklılığı özgürleşme sorunlarının da kendine özgü farklılıklarını ortaya çıkarmaktadır. Kürt halkının yaşadığı tarihsel süreç ve günümüz dünyasında içinde bulunduğu gerçeklik Kürt halkının-bireyinin özgürleşme sorunlarını ve nasıl özgürleşebileceğinin iç dinamiklerini, iç ve dış boyutlarını kendi özgünlüğünde taşımaktadır. Sorunun ağırlığı özgürleşmenin de, mücadele yol ve yöntemlerinin askeri, siyasal ve diplomatik ağırlığı ve zorluğunu ifade etmektedir. Bu anlamda ideolojiye dayalı yaşamın, mücadelenin, örgütselliğin Kürt bireyi açısından hele özgürlük ideolojisine dayalı mücadele yürüten kadrolar açısından önemi tartışmasızdır. Hiçbir tartışmaya, muğlâklığa yer vermeyecek kadar açıktır. Sorun özümseme, yaşamsallaştırma ideolojiye dayalı askeri ve siyasi çizgiyi pratikleştirmedir. İdeolojiye dayanmayan pratiklerin örgüt dışı ve çeteci anlayışlara yol açtığı yaşanan tecrübelerden iyi bilinmektedir. Bu anlamda ideolojiye dayalı yaşam, ilişki ve örgütlülükler temel ölçülerdir. Dolayısıyla sorunun adını doğru koymak, kendini doğru yapılandırarak eksiklikleri gidermek ve yapılabiliyorsa güç katabilmek en anlamlı olanıdır.

Toplumsal özgürlük mücadelesi her halkın mücadelesinde açığa çıkardığı değerlerin halkların mücadelesiyle bütünleştiği oranda gerçekleşebilir. Bu anlamda halkların çıkarları ortaktır. Dolayısıyla her halkın tarihsel-toplumsal gerçekliği içerisinde olduğu kadar insanlığın evrensel değerleriyle bütünleşerek özgürlüğe dayalı yaşam felsefesini, kültürünü, sanat ve edebiyatını gerçekleştirerek mücadele içerisinde halkların özgünlüğü ve çeşitliliğiyle yaşama nüfuz etmesi, halkların özgürleşme yolu olacaktır. Eşitlik-özgürlük değerleri olarak ideolojik değerlere dayalı yaşam anlayışıyla küresel emperyalist ideolojik-kültürel saldırılara karşı etkili mücadelenin yolunun da halkların küresel komünal-demokratik mücadelesinden geçtiği açıktır.

Özgürlük ütopyalarına dayalı, ütoptik olmayan ancak ütopyasızda olmayan kadın-erkek, genç-yaşlı, ana-çocuk, insan-doğa, insan-evren bütünselliği içerisinde hepsinin bir yeri ve anlamının olduğu, hiçbirinin gereksiz olmadığı, hiçbirinin diğerinin karşısına konulamayacağı bilinciyle hepsini özgürlük ideolojisinde bütünleştirmek, çirkinlikleri açığa çıkarıp gidererek güzellikleri besleyerek büyütmek anlamlı ve özgür yaşamın gereğidir.