ÖLÜMÜN SINIRINDA ÜÇ GÜN ÜÇ GECE

Şimdi Çiyayê Reşkê’nin yüreğinde sekiz can gömülü. Sekiz dağ çiçeği; direnişçi, militan. Yine sekiz yerinden kanadı yüreğimiz. Yokluklarının acısını umuda dönüştürüp onlara cevap verebilmenin çabası içinde olacağız.

Eriş ÇİYAREŞ

Denizden yüksekliğini hiç merak etmedik bulunduğumuz dağların. Gökyüzüne yakınlığıydı bizi en çok ilgilendiren. Sanki elimizi uzatsak yıldızları avuçlayacaktık. Ne de çok parlıyordu yıldızlar bu gece gri gökyüzünde. Dağlar dışında dünyanın başka hiçbir yerinde yıldızlar böyle göz kamaştırmazdı. Samanyolu da sessizce uzayıp gidiyordu bütün ayrıntılarıyla. İrili ufaklı bütün yıldızlar oradaydı bu gece. Bir de yıldızlar kayıyordu durmadan, ardlarında uzun bir ışık seli bırakarak. Hakkâri’nin uçsuz bucaksız zozanlarında konumlanmıştık. Birbiriyle varolduğunu bilen, birbirinin varlığından güç alan, tarifi imkânsız bir sevinçle yaşamı paylaşan 13 arkadaştık. Bir hareketlilik başlamıştı noktamızda bugün de. Herkes bir taraftan hazırlanıyor. İki grup göreve gidiyoruz. Ben, Ronahi ve Raperin arkadaşlarla… Köyüne erzak getirmeye gittik. Erzak hazır olmadığı için bir süre köyde beklemek zorunda kaldık.

Gelmeyince, bu kez noktamızın yolunu tuttuk. Geç kalmıştık, arkadaşlar merak edecekti biliyorduk. Noktaya vardığımızda saatler gecenin 02:30’unu gösteriyordu. Nöbetçi arkadaşlara tekmilimizi verip, uyumaya gittik. Diğer grup da gecenin 03:00’ünde ulaştı noktaya; zomlara gidip koyun getirmişti. Sabahın serinliğinde bedenlerimiz üşüyordu. Saatler sabahın 05:00’i. Berces arkadaşın nöbet saati. Ve Devrim arkadaş bizi uyandırarak, düşmanın araziye çıktığını söylüyor. Sabah keşfini yaparken görmüştü düşmanı ve hemen gelip arkadaşları uyandırmıştı. Medya arkadaş BKC’ydi. Devrim arkadaş O’na “heval BKC’yi alıp nöbet yerine git. Tüm arkadaşlar oraya gelene kadar savunmada kal” dedi. Hepimiz toparlandık. Devrim arkadaş tüm eşyaları, fazla erzakları, cephaneyi saklamamızı söyledi. Bütün fazla malzemeleri sakladık. Sonra hep birlikte nöbet yerine gittik. Devrim arkadaş arkadaşları çatışma durumuna göre düzenledi. Üç gruba bölündük. Birinci grupta Hasan ve Hüseyin arkadaşlar; ikinci grupta Berces, Haki, Ronahi ve Berivan; üçüncü grupta Raperin, Eriş, Devrim, Medya, Baver, Kadir ve Zinar arkadaşlar yer alıyorduk.

Bulunduğumuz yerin solunda masmavi bir göl. Sabahın serinliğiyle titriyor. Gölün alt kısmı uçurum. Sağ tarafımız açık, düşmanın hareketine, yönelimine elverişli. Diğer tarafımız düşmanın yönelimine elverişli olmazsa da tedbiri elden bırakmıyoruz. Hasan ve Hüseyin arkadaşlar orada savunma grubu olarak yerlerini alıyorlar. Sağ tarafı Berces arkadaşın grubu tutuyor. Diğer altı arkadaş da uçurum tarafında mevzileniyoruz. Diğer iki grup oldukça gizli hareket ediyor. Bizim grup düşmanın hareket tarzını keşfediyor. Düşmanı adım adım takip ediyoruz. Arkadaşların dünden yağda kızarttığı 10 ekmeği bölüşmüştük ayrılmadan önce diğer gruplarla. Onun dışında da herhangi bir erzakımız ve suyumuz yoktu. Payımıza düşen ekmekleri bölüşüp yedik. Uzun bir yol yürümüştük göreve gidişte, yorgun ve uykusuzduk.

Yönetimdeki arkadaşlar durmadan keşif yapıyorlardı. Biz diğer arkadaşlar da uyuduk. Saatler ilerlemek nedir bilmiyordu sanki. Saatler öğlenin 12:00’sini gösteriyor. Mevzilerimizde bekliyoruz. Bütün gruplar C harfi biçiminde mevzilenmiştik. Düşman her üç grubun ortasına gelmeden vurulmayacaktı. Bu tarz bizi kobraların atışından koruyacaktı. Kobralar bizi vurmaya çalışsa, kendi askerini de vurmuş olacaktı. Hepimiz için geçmek bitmeyen saatler sonunda gelip çatmıştı. Saat 14:00’e doğru geliyordu ki düşman üç grubumuzun ortasına girdi. Bundan sonra ne olacak diye düşünecek zaman yoktu. O anda kilitlendiğimiz tek şey; silahlarımızın tetiği idi. Düşmana en yakın olan grup Berces arkadaşın grubuydu. Gruplar peş peşe düşmanı vurdular. Aramızda 10 metre vardı askerlerle. Çatışma gittikçe şiddetleniyordu. Yarım saat kırk dakikadan sonra iki kobra geldi ve kırk beş dakika boyunca durmadan bizim bulunduğumuz yerleri vurmaya başladı.

Kobra atışlarından korunmak için kayaların arasına saklanıyorduk. Kobralar cephane almak üzere gittiklerinde biz vurmaya başlıyorduk. Askerler her tarafa dağılmıştı. Sonra yine kobralar geldi ve akşama kadar yine vurmaya başladılar. Gün ağır ağır geceye eviriliyordu. Saatler 20:00’yi gösteriyordu. Berces arkadaşın grubu askerlerin üzerinden silah kaldırmaya gitmek istiyordu. Ama düşman stratejik yerde konumlandığı için Devrim arkadaş izin vermedi. Tüm arkadaşlar mevzilenerek bekledik. Buradan nasıl çıkabileceğimizi tartışmaya başladık. Çatışma, düşmanın kullandığı yoğun teknik, barut kokusu hepimizi çok yormuştu. Bulunduğumuz yer, 200 metre karelik bir alandı. Hasan ve Hüseyin arkadaşlar Berces arkadaşın grubuna ulaşmak için harekete geçmişlerdi. Askerler görmüştü onları ve ellerindeki bütün silahların namlularını oraya yöneltmişlerdi. Ama onlar sağsalim gruba ulaşmayı başarmışlardı. Düşman da gittikçe bulunduğumuz yere yaklaşıyordu.

Berces arkadaş iki arkadaşı yanımıza gönderip, ne yapacağımızı soruyordu. Devrim arkadaş herkesin yerinde kalmasını söyledi. Ardından tim komutanı Berces arkadaş geldi. Arkadaşlar her gelip gittiğinde düşman yoğun teknik kullanıyordu. Berces arkadaş, “buradan kesinlikle çıkmalıyız. Kalmamız imkânsız” dedi. Devrim arkadaş, “şimdi olmaz, etrafımız çevrili. Nereden çıkabileceğimizi iyi hesaplamalıyız” dedi. Bir süre sonra Raperin arkadaş gidip Berces arkadaşları yanımıza gelmeleri için çağırdı. Ve işte hepimiz yeniden bir aradayız. Herkes yorgun, ama birbirimize anlatacak anılarımız var ve yorgunluğumuz buna engel olamıyor. Herkes heyecanla düşmanın geldiği yeri, kobraların atışlarını anlatıyordu. Daha birçoğumuz anlatacaklarımızı bitiremeden, sohbetimizi Medya arkadaşın BKC sesi bölüyor. Askerleri görünce taramaya başlamıştı. Raperin arkadaş, “heval Medya mermileri tüketme,belki yarın da çatışırız. Onun için şimdi mermi harcamayın” dedi. Ve sohbetler kaldığı yerden devam etti. Birlikte olmak en büyük mutluluğumuzdu.  dedi ve devam etti. “Kobraların bombalamasında ekmeğimiz darmadağın oldu.”

Yanında ekmek olan arkadaşlar çıkarıp verdiler O’na. Grubumuzun en yenisi ve genç olanı Berivan arkadaştı. Savaş deneyimi yoktu, tecrübesizdi ve ilk kez çatışmaya giriyordu. O’nun da anlatacakları vardı arkadaşlara ve büyük bir heyecanla çatışma anında başından geçenleri anlatmaya başlıyor, gülüyoruz. Biz tecrübeli arkadaşlar O’nun heyecanının anlıyor ve ilgiyle dinliyoruz. Hepimizi ilk sırayı O’na veriyoruz. Akşamın karanlığında gördüğüm iki askere ateş ettim. Bir asker kaçtı, biri yere düştü. “Heval bir asker vurdum” diye seslendim. Raperin arkadaş, “hayır vurmadın” dedi. “Öyleyse dürbün getirin bakalım” dedim. Dürbünü getirdi. Doğru söyledi vurmamıştım, ateş edince asker kendini yere atmıştı. Sonra kalkıp gitti. Raperin arkadaş, “gördün mü işte, vurmamışsın dedi. Bazı arkadaşlar oturdukları yerde uyuyor. Düşman, termal ve gece dürbünleriyle bulunduğumuz yeri izliyor. En küçük harekette tarıyor.

Kara kara düşünüyoruz ne yapabileceğimizi, buradan gitmek neredeyse imkânsız gibi görünüyor. Saatler ilerliyor. Gecenin 01:30’u. Raperin arkadaşın fısıltıyla, “heval buradan çıkmayalım mı?” demesi aldı bizi. Devrim arkadaş, “hayır burada saklanacağız. Arazi elverişli, kayalıklar çok, derin oyuklar var. Saklanırsak bizi bulamazlar. Diğer tarafa gitmeye çalışsak düşman mevzilerinin karşısına düşeriz, anında fark ediliriz. Hem diğer tarafın arazisi çatışma için de uygun değil” dedi. Her şey aleyhimizeydi sanki. Yıldızlar her zamanki gibi sel gibi akıyor. Ayrılma anı geliyor birbirimizden, saklanacağız. Dillendirilmeyen bir hüzne boğuyor ayrılık bizleri. Ve iki gruba ayrılıyoruz, serkeftin dilekleri eşliğinde. Devrim Raperin, Berivan, Zınar ve Hasan arkadaşlar bir grup; Kadir, Haki, Eriş, Ronahi, Medya ve Berces arkadaşlar bir grup olduk. Baver ve Hüseyin arkadaşlar da bir yere saklanacak ve düşman çok yoğun yönelirse, savunmamızı yaparak savaşacaklardı. Arazinin hemen hemen her tarafı saklanmak için uygun. Kayaların çatlaklıkları yer altında koca mağaralara açılıyordu pek çok yerde. Saklanacağımız yere geliyor grubumuz. Önce Berces arkadaş bıraktı kendisini, biz de arkasından indik. Çok dar bir yerdi. Berces arkadaş gökyüzünde parlayan yıldızları gördü ve “heval Kadir yıldızlar görünüyor” dedi. Bir de baktık ki dışarıdayız, şaşırmıştık. Dışarı çıktığımızı fark etmemiştik.

Saat gecenin 02:30’u. Oradan çıkmayı düşündük, ama çemberi aşabilmemiz mümkün değildi. Kayalıklara geri döndük. Grupların birbiriyle bağlantısı kopmuştu. Onlar ne yapıyordu acaba, merak ediyoruz arkadaşlarımızı. Acaba onların yeri sağlam mıydı, şimdi ne yapıyorlardı… Ve uzayıp gidiyor sorular sessizce içimizde. Kayaların arasında bulduğumuz deliğe girip sessizce oturmaya başlıyoruz. Bekliyoruz, pek çok kez yaptığımız gibi. Gece nöbetini gündüze devrediyor. Kobraların sesi gittikçe yakınlaşıyor. Kobraların gidiş istikametlerini seslerinden anlıyoruz, bize doğru geliyorlar, biliyoruz. Ve sabah 05:30. Kobralar noktamızı vurmaya başladı. Saat 09:00’a kadar kobralar aralıksız vurdu. Operasyonun ikinci günüydü. Saat 09:30 civarından yüzlerce asker kobra vuruşu ardından noktaya girdi. Önlerine gelen kaya deliklerine 10-15 bomba atıyorlardı. Saatlerce devam etti delikleri tarayıp bombalama işi. Sonra aramaya başladılar. Yıldızları gördüğümüz deliğin ağzında kar vardı. Berces arkadaş keşif yaparken fark etmişti, ama artık iş işten geçmişti, iz bırakmıştı. Bir de bazı arkadaşlar içtikleri sigaranın izmaritini atmıştı oraya. Aramatarama sırasında askerler bunları gördü.

Bulundukları kayanın arkasındayız, aramızda iki üç metre mesafe var. İki asker yavaş yavaş bulunduğumuz tarafa geliyordu kontrol etme amaçlı. İçinde olduğumuz delik karanlık olduğu için onlar bizi görmüyordu, ama biz onları görüyorduk. Bir askerde BKC silahı vardı. Kadir ve Haki arkadaşlar bombalarını hazırlamış, bekliyorlardı. Askerler gelip bir metre mesafede kayalığın yanında durdular. Bizi görmeleri an meselesiydi. Her iki arkadaş ellerindeki bombaları attılar. Berces arkadaş da bombasının pimini çıkardı. Kadir arkadaş, “dur yapma” diyene kadar o da bombasını attı. Askerler yere yığıldı. Diğer askerler bizim bulunduğumuz yere yöneldiler, ellerindeki bütün ağır silahları oraya yönelttiler. Bulunduğumuz deliği taramaya başladılar. Cenazelerini alıp götürdüler ve tekrar yoğun tarama.

Bulunduğumuz deliğin iki ağzı vardı. Biz de diğer ağzından dışarı çıkmaya çalıştık. Çok yoğun bomba attıkları için, kayalıklar gevşemiş kendiliğinden düşmeye başlamıştı. Haki ve Berces arkadaşlar önden çıktı. Medya arkadaş çıkarken üzerine kaya düştü. Ronahi arkadaş O‘nu kaldırmaya çalışırken, kaya Rohani arkadaşın ayağına geldi. O’na yardım etmeye çalıştım. Fakat kayayı kaldıramadım. Haki arkadaş yardıma geldi. Yine kaldıramadık. Bir de baktık Kadir arkadaş da aşağımızda ve O’nun da ayağına taş düşmüş. O da yardım istiyordu. Kadir arkadaşın ayağına düşen kayayı kaldırdım. Sonra Haki ve Kadir arkadaşlar, Ronahi arkadaşın ayağına düşen kayayı kaldırmaya geldiler. Sonra deliğin ağzına doğrunçıkmaya başladım. Ağzına geldiğimde, askerlerin orada beklediklerini gördüm. Geri dönüp Kadir arkadaşa söyledim olanları.

Böylece eski yerimize geri döndük. Üst tarafımıza, bombalardan etkilenmemek için taşlardan duvar ördük. Arazide delikler çok olduğundan, askerler yerimizi tam olarak tespit edemiyordu. Hava kararmıştı artık. Mendillerimizle arkadaşların yaralarını temizlemeye, kanlarını durdurmaya çalışıyorduk. Medya arkadaşın yarasını temizlerken, moral vermeye çalışıyorduk. Aynaya bakmak istese de bir şey göremezdi, çünkü akşam olmuştu. Kaya Medya arkadaşın yüzüne düşmüştü. “Heval bir şey yok, küçük bir yaradır” diyorduk. Söylediklerimiz doğru değildi, bu masum yalanı söylemeye mecburduk. Kadir arkadaş, “heval, düşman yerimizi tespit etmiş. Buradan çıkmalıyız” dedi. Düşman alt deliğin ağzını tutmuştu. Oradan çıkamazdık. Üst delikten çıkmayı deneyecektik. Çıkmadan önce Kadir arkadaş, “heval, üç ekmeğimiz kalmış, haydi ekmek yiyin” dedi. Altı kişi zorla bir buçuk ekmeği yedik. Sonra, “tüm ağır eşyalarınızı buraya bırakın. Çok sessiz ve gizli bir biçimde çıkacağız” dedi. Delik çok dardı. Ne yapsak ses çıkıyor; ya taşlar yuvarlanıyor ya da silahlarımız duvarlara değip ses çıkarıyordu. İlk ben çıktım.

Ayın ışığında askerleri gördüm. 15 metre kadar uzağımızdaydılar. Arkadaşlara söyledim. Kadir arkadaş, “yerimiz tespitli, çıkmak zorundayız” dedi. Bütün arkadaşlar tek tek çıktılar. Düşman bizi fark etti. ‘dışarı çıkıyorlar, onları görüyoruz’ diyorlardı birbirlerine. Çıktığımız gibi askerlerin göremeyeceği bir yerde toplandık. Bir metre kadar yüksek bir kayalık vardı, oradan atlamamız gerekiyordu. Düşman da bunu bekliyordu zaten; atladığımızda vuracaktı. Ay ışığı oraya vuruyordu. Sol tarafımız gölgeli olduğu için görünmüyordu. Kadir arkadaş Berces arkadaşı oraya gönderdi. O, düşmanı vuracak, biz beş arkadaş da kayalığın arkasına atlayacaktık. Berces arkadaşın hareketlerini düşman gece dürbünleriyle fark etti. Tamamen düşmanın denetimindeydik. Berces arkadaş oraya bir ulaşsa düşmanın üzerine hâkimiyet kuracaktı. Düşman da bunu biliyordu. Oraya ulaşmaması için de her şeyi yapacaktı. Ve suikast düzenlediler. Berces arkadaş yere düştü. Kadir arkadaş O’na doğru koştu. Başını dizini koyup, konuşmaya başladı. Ama konuşacak durumda değildi Berces arkadaş. Anlatmak istedikleri vardı, biliyorduk. Ama yarası anlatmasına izin vermiyordu. Konuşmak istiyor ama konuşamıyordu. Son nefesini vermişti. İsyandaydı yüreklerimiz. Gözyaşlarımızı tutamıyorduk. Biz de vurulmuştuk yüreğimizden. Diğer gruplar nasıldı acaba. Artık 12 kişiydik. Berces arkadaşı düz bir yere bırakıp üzerine kefiye örttük. Üzerindeki cihazı, raxtı ve silahını aldık. Elini avucumuza alıp son sözlerimizi söyledik O’na.

Ay bir çekilse kayalığın üzerinden, ama nafile sanki inatla duruyor orada. Ay düşman gibi bakıyor bize bu gece. Oysa her nöbette onun yalnızlığına biz ortak olup, en güzel dileklerimizi ona sunduk. En kuytu sırlarımızı ona vermiştik. Ama bugün onlardan yanaydı sanki. Nankördü ve de. Medya arkadaş kayadan atlamak istedi. Kendisini ne kadar eğerse eğsin gölgesi kayalığa vuruyordu. Düşman hareketi görür görmez, taramaya başlıyordu. Bomba atıyorlardı bulunduğumuz yere. Seslerini duyuyoruz. Ses, “dikkat edin size doğru geliyorlar” diyor ilerdeki askerlere. Kadir arkadaş, “heval, geldiğimiz yere geri dönmek zorundayız” dedi. Yine gidip deliğe girdik. Aralıksız tarıyorlar bizleri. Taramalara “teslim ol” çağrısını eklemeyi de ihmal etmiyorlardı. Deliğe girip oturduk.

Berces arkadaşı arıyordu gözlerimiz. Yarımdı yüreklerimiz, paramparça. Uykusuz ve sessiz bir şekilde sabaha kadar hepimiz öylece orada bekledik. Sabahın ışıklarıyla birlikte yine yoğun bir şekilde vurmaya başladılar bizi. Biri durmadan bomba atıp, Kürtçe “gelin teslim olun. Size kimse bir şey yapmayacak” diyordu. Haki arkadaş onların söylediklerini espri konusu yaparak, sadece bizim duyacağımız biçimde cevaplıyordu. Saat 10:30 civarlarında yine helikopter sesleri gelmeye başladı. Ne için olabilir diye tartışıyoruz kendi aramızda. Yorumlarımız farklı farklıydı. Kimimiz, asker getiriyorlar; kimimiz götürüyorlar; kimimiz ağır silah, cephane getiriyorlar diyorduk. Helikopterlerin ardından delikler yeniden yoğun bombalandı. Askerlerin sesi yakınlaşınca “sıra bizim delikte” diyerek gülüyorduk. Bulunduğumuz deliğin üst ağzına 57’lik havan silahını yerleştirdiler. Komut veren sesi duyuyoruz; ‘doldur, nişan al, ateş.”…

Askerlerin maske takmaya başladıklarını gördük. Birbirlerine, ‘uzaklaşın oradan’ diye bağırıyorlardı. Kimyasal kullanacaklardı, bunu biliyorduk. İlk roketin bizim için olduğunu, roketin bulunduğumuz kayaya çarpmasıyla anladık. 18-19 tane attılar. Son iki roketten duman ve koku çıktı. Bir süre sonra atılan roketlerin dumanı gitti. Ardından yine bir bomba attılar. Bombayla birlikte etrafa gaz kokusu ve duman yayıldı. Kullanılan kimyasaldı. Tulumları, yağmurlukları üzerimize attık. Kayalıklar karın etkisiyle ıslaktı. Bu ıslaklık bizi kimyasalın etkisinden korumuştu. Haki arkadaş nöbetçi olduğu için mendilimi verdim. “Islatıpyüzüne kapat” dedim. Zaman kaybolmuştu, sanki bu topraklardan geçilmiş gibiydi. Askerler hala teslim ol çağrısı yapıyorlardı. Saat 16:00. askerlerin sesi tamamen kesildi. Operasyonun geri çekildiğini sandık. Dışarıya çıkalım mı çıkmayalım mı tartışmalarına Kadir arkadaş, “şimdi çıkmayalım henüz erkendir. Düşman bilinçli yapıyor, çıkmamızı bekliyor olabilir” dedi.

Ben ısrar edip üst delikten dışarıya çıktım. Saat 18:00. Çevrede kimseler görünmüyordu. Noktada yaptıkları mevzileri bırakmışlardı. Çevreyi keşfettim, kimseler görünmüyordu. Durumu arkadaşlara anlatınca Kadir ve Haki arkadaşlar da çıktılar. Kadir arkadaş daha geniş bir çemberin olabileceği ihtimaline karşılık çevreyi kontrol edeceğini söyledi. Saat 18: 30’da yeniden deliğe döndük. Düşman alt yolu bırakmıştı, fakat üst tarafları halen tutuyordu. Fazla eşyaları ve Berces arkadaşın silahını orada sakladık. Oldukça gizli, sessiz ve dikkatli bir biçimde oradan uzaklaşmaya başladık. Yarım saat kadar yürüdük, artık noktadan uzaklaşmıştık. Devrim arkadaşın grubunda durum neydi, arkadaşlar iyi miydi soruları durmadan dönüyor kafamızda. Bu bilinmezlik kahrediyor bizi. Arkadaşlara cihazla çağrı yapmaya başladık, cevap veren olmadı. Çağrı yaparken operasyona girmeyen arkadaşlarla bağlantı kurduk. Hakkâri bölge sorumlusu arkadaşla görüştük. Durumları anlattık, bir arkadaşın şehit düştüğünü 5 arkadaşın da sağlam olduğunu söyledik. Diğer arkadaşlarla bağlantıya geçip geçmediklerini sorduk. Haber almamışlardı. Neredeydiler, bir öğrenebilsek durumlarını.

Devrim arkadaşın grubu noktayı daha iyi tanıyordu. Bizden önce çıkmış olabileceklerini düşünüyorduk. Hala orada olduklarını bilseydik, geri döner onları da alırdık, nereden bilebilirdik ki bunu. Bölge komutanı arkadaş bize randevu verip, bizi almaya arkadaşları göndereceğini söyledi. Çatışma bölgesinden uzaklaşmamız gerekiyor, dikkati elden bırakmamaya çalışıyoruz. Kadir arkadaş “düşman arazide pusu atmış olabilir. Çok dikkatli olmalıyız” diyerek arkadaşları yine uyardı. Yolumuzun üzerinde bir çeşme vardı. Üç gün, üç gece su içmemiş, yemek yememiştik. Bol bol su içtik. Saçımız, başımız darmadağındı. Barut ve gaz kokuları bizi öylesine yorgun düşürmüştü ki, zor yürüyorduk. Elimizi yüzümü yıkadık, saçımızı düzeltmeye çalıştık. Ve randevu yerine doğru yürümeye başladık. Bir arkadaş ve iki köylü zomların dışında karşıladı bizi. Sanki yıllar geçmişti aradan. Yılların özlemiyle sarıldık birbirimize.

Köylüler öyle çok sevinmişlerdi ki bizi gördüklerine. Ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Herkes çok duygusallaşmıştı. Zoma gittik. Zomdaki herkes 7’den 70’e bizi görmek için toplanmıştı. Bizi alnımızdan öpüyordu herkes. Hemen yemek getirdiler. Acıkmıştık, ama Devrim arkadaşın grubunu merak etmekten boğazımızdan geçmiyordu. Orada bir buçuk saat kaldıktan sonra uygun bir yerde konumlandık. İkinci günün akşamı arkadaşlara ulaştık. Arkadaşlara ulaşmamız herkesi buruk bir sevince boğmuştu. Herkes bir türlü haber alınamayan Devrim arkadaşın grubunu soruyordu. Onlar da bir çıkıp gelseydi, tek istediğimiz buydu şimdi. Ne yapabileceğimizi tartıştık. Arkadaşlar yanımıza bir arkadaş verip bizi Kırnasê alanına gönderdiler. Onlar çatışma bölgesine gidip, çemberdeki arkadaşları kurtarmak için düşmanı vuracaklardı. Kadir arkadaş da orada kaldı. Altı saat boyunca durmadan yürüdük. Karlar eridiği için sular kabarmıştı. Birçok yerde suları geçmemiz gerekiyordu. Her defasında kurye olarak gelen Çektar arkadaş suya vurup, her birimizi sırtına alarak sudan geçirdi. “Yorgunsunuz” diyordu, bize her baktığında gözleri doluyordu, duygusal yaklaşıyordu.

… köyünden geçtik. Korucular vardı. Çok gizli hareket etmek zorundaydık. Araziye pek hâkim değildik, tahmini yürüyorduk. Medya arkadaş yaralı olmasına rağmen BKC’sini kimseye vermedi. Hem üzerine düşen kayanın etkisinden hem uykusuzluk ve yorgunluktan bitkin düşmüştü. Yürümekte zorlanıyordu, sürekli geride kalıyordu. Bizi karşılamaya gelen Kahraman arkadaş da onunla kaldı. Onların koptuğunu görünce, geri döndük. Aradık, seslendik, bulamadık. Oysa sabaha doğruydu, havalar aydınlanmak üzereydi, dolayısıyla çok gizli hareket etmeliydik. Düşmanın arazide olma ihtimali de vardı. Her şeye rağmen yine de Medya ve Kahraman arkadaşlara seslendik. Biz vadiye inerken, onlar vadiden yukarıya tırmanmışlar, bu da onları daha çok yormuştu.

Hava aydınlanınca, keşif yapıp arazide uygun bir yerde saklandık. Keşif yaparken, Medya ve Kahraman arkadaşın tepeden indiklerini gördük. Hemen önlerne gittik. Aslında akşamdan noktaya ulaşmalıydık, ama Medya ile Kahraman arkadaşlar kopunca, onları bulmak için beklemiştik. Grup yedi kişiydi. Olası bir durumda birbirimizi savunabilmek için iki gruba ayrıldık. Yine aç ve susuzduk. Akşama kadar nöbetçi çıkararak dinlendik. Havanın kararmasıyla birlikte yine yola düştük. Gece 02:00’de arkadaşlara ulaşmayı başardık. Bir grup arkadaş bizi bekliyordu, hazırlık yapmışlardı. Bizi gördüklerine çok sevinmişlerdi, onların da tek derdi Devrim arkadaşın grubuydu. Artık burada kalacaktık. Düşman bütün alanı tutmuştu. Burada da bir delikte saklanmak zorunda kaldık. Çatışmaya girdiğimiz o noktadan durmadan patlama sesleri geliyordu. Neler oluyordu? Cevabını bir ömür beklediğimiz bir soruydu bu. Ve bir türlü alamadığımız… Çiyayê Reşkê’de operasyon hala bütün yoğunluğuyla devam ediyordu. Düşman çember içinde çember atmıştı. Dışarıdan arkadaşların yönelimini engellemek için çok yoğun tedbir almışlardı. Bu noktada operasyonun bitmesini bekledik. Gözümüz her an çıkıp gelecek sandığımız Devrim arkadaşın grubunun yolundaydı. En çok onların gelmesini istedik, zamana aldırmadan bekledik. Yapılabilecek bir şeyler olsa keşke beklemekten başka, ama yok. Herkes bizim kurtulduğumuza sevinse de, hepimiz bütün hücrelerimize dek Çiyayê Reşkê’de kalan arkadaşları yaşıyorduk.

Oradan aralıksız çatışma sesleri geliyordu. 13-14 gün boyunca çatışma çok yoğun devam etti. Şehadetlerin olduğu tahmin ediliyordu, ama kimse bunu söyleyecek gücü bulamıyordu kendinde. Nasıl olduğunu bilmesek de, onların direndiğini, teslim olmadığını biliyorduk. Hasan ve Bawer arkadaşlarla, Devrim arkadaşın bütün grubu şehit düşmüştü. Operasyon yirmi iki gün boyunca aralıksız devam etti. Bazı arkadaşların cenazesini köylüler bulup gömmüştü, 3 arkadaşınkini biz gömdük. Berivan arkadaşın cenazesini çok sonra buldu köylüler. O’nu da diğer arkadaşların yanına gömdük.

Köylüler, ‘biz bu arkadaşların iradesine, inançlarına hayran kaldık. Bu kadar gün düşmanla iç içe aç, susuz kaldılar, ama teslim olmadan yaşadılar’ diyerek saygı duruşuna geçiyorlardı karşılarında. Şimdi Çiyayê Reşkê’nin yüreğinde sekiz can gömülü. Sekiz dağ çiçeği; direnişçi, militan. Yine sekiz yerinden kanadı yüreğimiz. Yokluklarının acısını umuda dönüştürüp onlara cevap verebilmenin çabası içinde olacağız. Bütün mevsimlerde yine burada olacağız, yanınızda. Yıldızlar da çoğaldı Çiyayê Reşkê’nin göğünde, şimdi daha çok parlıyorlar.