KADIN ÖZGÜRLÜĞÜNDE ÖZ SAVUNMA -I-

15450

Öz savunmanın esas noktası toplumun kendisini özgür bir şekilde kimliklendirmesidir. Özgür kimlik bu anlamda öz savunmanın esasını oluşturmadır. Bir toplumu fiziki olarak yok edebilirsin, soykırımdan geçirebilirsin;

RUŞEN BEZAR

“Ben Gül Teorisi diyorum. Gül üzerine düşündüm. Gül, kendini korumak için diken çıkarıyor. Bir Gülün, bir bitkinin bile öz savunması vardır. Öz savunma için doğaya, tabiata bakmak bile yeterlidir. Bir Gül kadar bile kendimizi öz savunmaya hakkımız yok mudur? Öz savunma kutsaldır. Hatırlıyorum küçükken bizim köyde ihtiyar bir amca vardı, diyordu ki, “biz kuru tahtalar gibiyiz”. Ben “bu nasıl olur?” diyordum. Bir ağaç bile kayaları delerek kök vermekte, kendini yaşatabilmektedir. Bunun kadar da mı olamıyoruz? Bu savunmalarımda da Öz savunmayı derinlikli açtım. Ben tüm Kürtlerin kendi öz savunma sistemlerini kurmalarını, bu yöndeki tedbirlerini almalarını defalarca dile getirdim. Diyarbakırlıların da kendi öz savunma sistemlerini kurmaları gerektiğini söylüyorum. Demokratik Toplum Kongresi kursunlar. Her gün toplansınlar. Konuşsunlar, tartışsınlar demiştim. Öz savunmalarını böyle yapabilirler… Her grubun herkesin, kadınların, özellikle kadınların kendilerini savunmaları gerektiğinden bahsetmiştim. Kendi öz savunmalarını geliştirmeleri gerektiğini söylemiştim. Herkes bilinç ve iradeleriyle kendilerini korumalarını bilmelidirler. İlginçtir, savunma yapmaları gerekenleri de ben savunmak durumunda kalıyorum”.

Reber APO

Toplumu fizik veya cansız maddi bir gerçeklik olarak görmek veya göstermek en büyük egemenlik yaklaşımıdır. Çağımızın bütün iddialarına rağmen toplumsal varlık konusunda bir cehaleti ve “kendini bilmeme”yi yaşadığını anlamak ve çözümlemek gerekiyor. Bu cehaletin esas kaynağı, iktidar eliyle yapay olarak oluşturulan bilgi ve kimlik biçimleri olmaktadır. Doğadaki canlılığın en gelişkin düzeyini yaşamın toplumsal niteliğe sıçraması olarak görmemeyi bilinçli bir çarpıtma değilse, en büyük körlük olarak değerlendirmek gerekir. Doğada sayısız zengin ve akıl almaz yollarla ve yöntemlerle kendi savunmasını yapan –ister buna refleks, ya da şartlı refleks deyin- her canlıda bir zekâ biçiminin olduğunu görmemek mümkün değildir. Bir tırtılın haftalarca içerisine saklandığı yeşil yaprağı nasıl kıvırarak bir rulo haline getirdiğini, fakat çevredeki birçok yaprağı da sırf dikkat çekmesin, kamuflesini iyi yapsın diye aynı şekilde kıvırdığını görmek bu gerçekliği anlamaya yeterdir. Bu olmazsa, tırtılın kelebek haline gelişi ve olgunlaşarak yaşam süresini tamamlaması düşünülemez. Canlılık ancak kendini savunma ve koruma ile düşünülebilir.

İkinci doğa olarak toplum, diğer canlı türlerinden yarattığı ortak akıl ve farklı oldukça esnek ve gelişkin zeka düzeyiyle ayrılır. Bu anlamda toplumsallık özünde kendisinde yarattığı anlam gücüdür. Anlam gücü; öz bilinç olarak kendinin farkında olmayı gerektirir. Öz bilinç toplumsallığın, kolektif yaşam-üretim ve varoluş dışında gelişmez. Aynı zamanda bir tarihsel hafıza birikimini ve bunun aktarımını gerektirir. İnsan her defasında sıfırdan kendisini yaratmamaktadır; toplumsal birikimler üzerinden kendisini var etmektedir. Bu birikimin yüz binlerce yıllık bir tarih ve geçmiş, yaşanmışlık, bilgi ve tecrübe ile oluştuğu açık. Öz bilinci biz bunlardan ayrı düşünemeyiz. Dolayısıyla insanı bilmek, onun toplumsal tarihini bilmeyi gerektirir. Bilgi, tecrübe hızla toplanan, aktarılan ve hep üzerine eklenen bir değer haline gelir. Ateşin nasıl oluşacağından tutalım, taşın nasıl kullanılacağı, nasıl biçimlendirileceği, ya da barınak yerlerinin nasıl yapılacağından, neyin ne zaman, nasıl yenilip-yenilmeyeceğine ilişkin bilgi, öfkenin nerede, sevgi-bağlılığın nerede, hangi davranışa olması gerektiğinin öğrenilmesi kendisiyle birlikte çok canlı ve biçimlendirici bir ilişki biçimini ve örgüsünü getirmektedir. Nasıl yaşanacağına ilişkin bilgi için insan, yüz binlerce yıl öncesine gidip, yeniden tecrübe etmemektedir. Bir çırpıda hazır bilgi birikimini edinerek yetişmektedir. Bunlar olmazsa, öz bilinç gelişmez. Öz bilinç özünde toplumsallığın ve tarihsel birikimin insandaki yansımasıdır. İnsanın birey olarak kendi yaşam sürecinde buna ekleyeceği verilen bilgi birikimi ile karşılaştırıldığında çok sınırlıdır. Dolayısıyla insan kendi yaşam süresini yaşar; ama devasa toplumsal-tarihsel sürenin biriken maddi ve manevi değerlerine dayanarak toplumsallığın gücü ve kendisini savunması onun kendini özümsetme gücündedir. Toplumsallık emek verilmiş, anlamlandırılmış ve kimliklendirilmiş bir yaşam çerçevesi ve ilişkiler ağıdır. Bu ağın kendisini var etmesinin yöntemleri ve araçları her çağda değişse de, özünde çok derinlikli sosyalleştirme, davranış, düşünce, dil, duygular kazandırma temelindedir. Bunun birey şekillenmesindeki derinlik ve etkinlik o kadar etkileyicidir ki, bütün kimliklerin köküdür. Buradaki bağları, etkileri ve sonuçları ortadan kaldırmak mümkün değildir. İnsan bunlarla varolur; kimlik kazanır ve yaşam gücü haline gelir. Bireyin bu anlamda topluma katılımı, toplumun birikimini kendisinde toplayabilmesi, bunu ifadeye kavuşturabilmesi ve onun dinamiği haline gelmesi başlı başına yaşam boyu süren bir eğitimdir. Bireyin toplumsallıkla donanımı gerçekten çok çarpıcıdır. Buradaki bağı anlamak, toplumun öz savunmasını anlayabilmenin temel koşuludur. Bütün korkuları, güvensizlik ve şüpheleri, zayıflıkları ve göreceliliği ile insan, toplumsallığa hazırlanır. Bunun mekanizmaları, gelenekleri ve sistemleri çok kapsamlıdır. Bireyin toplumun özeti, yansıması ve onun yaratıcı bir öğesi, yani toplumsal varlık haline gelmesi, politik ve ahlaki düzenekleri gerektirir. Reber APO bu konuda; “Ahlak insan toplumunun ilk örgütlenme ilkesidir. Esas işlevi, analitik zekâ ile duygusal zekânın toplumun iyiliği için nasıl düzenleneceği, nasıl ilke ve tutumlar haline getirileceği ile ilgilidir. Toplumunu savunamayanın onurlu yaşam hakkı olamaz. Ama ahlak olmadan da toplumun savunması yapılamaz’. der.  Kendisini politik ve ahlaki olarak yapılandıramayan bir toplulukta katılım ve oluşum gerçekleşmez. Katılım demokrasidir. Bireyin bütün düşünsel, duygusal ve fiziksel gücüyle toplumsal yaşama katılımı ancak çok büyük bir özümsemeyi ve özgürlük zeminini gerektirir. Özümsemenin de, özgürlüğün de bütün ifade alanlarının, biçimlerinin ve mekanizmalarının toplamı toplumsal öz savunmanın konularıdır.

Politik ve ahlaki düzenekler olmazsa toplum gerçekleşmez. Politika ve ahlak toplumun kendi doğasından gelen bütün potansiyelleri ortaya çıkarma ve bir varlık olarak ne yapacağına, nasıl yapacağına ilişkin karar ve kural bütünlüğünü oluşturuyor. Bunun mitolojik, dinsel, felsefi-bilimsel veya sanatsal ifadeleri toplumsallığın kendini ifade tarzıdır, ortaya koymanın, yansıtmanın ve kendisinin bilincine varmanın yolları olmaktadır. Anlam kendisini bunlarla ortaya koyar, oluşturur ve gerçekleştirir. Hakikat bu anlamda toplumun kendisini düşünmesi, kendisini anlatması ve inşa etmesidir. Toplumsal varlık kazanmak ancak bunlarla kendisini bir hakikat haline getirir. Bu anlamda yaşamın anlamı kendisini savunabilmesi; hakikat haline getirmesidir. Gerçekleşen, kendisini savunma gücünde olandır. Gerçekleşme, aynı zamanda öz savunmadır. Öz savunmasını yapamayan toplumun gerçekliği olamaz. Bu anlamda özsavunma yoğunlaşmış ahlak ve politika olmaktadır. Demokratik siyaset gücü haline gelemeyen toplumun öz savunması yoktur. Öz savunması olmayan toplumun varlığından bahsedilemez. Öz savunması engellenen toplum, her türlü istismara, köleliğe ve kendisine yabancılaşmaya açıktır.  Kendisi olmaktan çıkan bir toplum, kendisini kültürel olarak var edemez.

Öz savunmanın esas noktası toplumun kendisini özgür bir şekilde kimliklendirmesidir. Özgür kimlik bu anlamda özsavunmanın esasını oluşturmadır. Bir toplumu fiziki olarak yok edebilirsin, soykırımdan geçirebilirsin; ama anlam denilen kültürel varlığı ortadan kaldıramazsın. Bu şuna benzer; sen bir doğa parçasını yakabilir, yıkabilirsin, ama doğayı yok edemezsin. Toplumsal doğa da böyledir. Sen toplumu zayıf düşürebilirsin, bastırabilirsin, kandırabilirsin, egemenliğine de alabilirsin, ama tümden yok edemezsin. Doğa olmak böyle bir şeydir.

Toplumsal doğa en çok kadın gerçekliğinde dile gelmekte ve kendisini kadın etrafında yapılandırmaktadır. Kadın geriletilebilir, zayıf düşürülebilir, çok kapsamlı kölelik statüsüne alınabilir; fakat doğası gereği toplumsallığın gelişimi ve varlığı kadın etrafında gelişmektedir. Kadın her zaman toplumsallığın kurucu doğasıdır. Kadına dayalı gelişen toplumsallığın kendisini savunma ve varetme tarzının özünde feminen olacağı açıktır. Kadının direniş ve varolma-yaşama tarzı ile toplumun direniş ve varolma tarzları aynıdır. Her şeye rağmen, her türlü saldırılara karşın, son ana kadar da ve bütün gücüyle yaşama tutunma, kendini çok çeşitli görünümler ve biçimler altında ifade etme, ortaya koyma ve ölümüne bağlılık, fedakarlık ve direnç olmaktadır. Toplum da, kadın da tıpkı büyük kayalar altında da olsa, her an kayayı yarıp da bahara çıkacak narin bir çiçek veya ağaç gibi esnek, ama o kadar dirençli. Taşı bağrına basıp da çıkan ağaçlar gibi adeta. Bu konuda sosyal bilimler günümüze kadar büyük bir çarpıtma ve cehalet içerisindedir.

Başından beri toplumun kendisini savunmanın ve var etmenin yol-yöntemleri vardır. Bunların kadın eksenli olması toplumsallığın kadın temelli gelişmesiyle alakalıdır. Her şeyden önce farklılıklarla baş etmenin, bunları toplumsallığı zedelemeyecek bir şekilde bir arada tutmanın yol ve yöntemlerini oluşturarak, yine özellikle yaşam ihtiyaçlarını karşılamada birikime izin vermeyerek, eşyaları kullanım değerine ve ihtiyaçlar doğrultusunda dağılımını esas alarak, değişim değerini tanımama, kabul etmeme, değişim ve takas yerine hediye alış verişini ahlakın bir parçası olarak ele almak bu yöntemlerin en başta gelenleridir. Özellikle maddi birikim karşısında oldukça katı tabular ve kurallar konulmuştur. Kabile veya topluluk içerisinde otorite, tecrübe sahibi olan ve öncülük rolü oynayacak kişiler başta herkesten daha fazla elinde bulundurduğu ürün ve malzemeleri dağıtmak zorundadır.  Yine farklılıkları derinleştirebilecek korku, şüphe, güvensizlik gibi konularda yeni yetişen bireyin korkularıyla yüzleşmesi, bunlarla baş edebilmesinin ve aşmasının yol ve yöntemleriyle özgüven ve özsaygı gelişimine önem vermektedirler. Bu anlamda birey bu eğitimlerden sonra toplumsallığa katılım sağlayabilmektedir. Zaten kadın ağırlıklı bir geniş aile yapısı mevcuttur.  Ana-kadın ve çocukları ile kardeşlerinden ve kardeşlerinin çocuklarından oluşmaktadır. Cinselliğin tabu haline getirilerek sınırlandırılması, bunun belli kurallara ve gelenekler halinde yerleşik bir kültür haline gelmesini de bir öz savunma olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu konuda tamamen kadın irade ve karar sahibidir. Çocuğun toplumsallığa hazırlanması daha ağırlıklı olarak kadının sorumluluğu altındadır.