KÜRDISTAN’DA KADIN ÖZGÜRLÜK SORUNU -I-

Krdistanda kadin ozgurluk sorunu

Neolitik dönemde tanrıçalar yıldızlarla ifade edilir. Stêrk hem yıldız anlamına gelmekte hem de en büyük tanrıça olmaktadır. “Ya star, ya havar bêlo me be” biçimindeki zor durumlarla karşılaşıldığında kullanılan tanrıçaya yakarış o dönemin ideolojik etkisinin yitirilmediğinin göstergesidir.

Hazineler Ancak Kaybedildiği Yerde Bulunur

Toplumsal tarih, ana kök hücreye dayalı gelişen özgürleşme ve aynı zamanda kendini tanıma, kimlik kazanma tarihidir. Uygarlık tarihi ise ana kaynağın reddi üzerinden gelişen, kendini inkâr eden uygarlığın, komünal değerler adına baş aşağı gidişinin tarihidir. Sosyal bilimcilerin, yaptıkları araştırmalarla insanlık adına istenilen sonuçlara ulaşılamaması kaynağını, tarihin doğuş kaynağını yaşanmamış saymalarından alır. Tarih kitaplarında tarih ya da uygarlık Sümerlerle başlatılır. Oysa uygarlık tarihinden önce toplumsal tarih vardır ve toplumsal tarih öyle çok kısa süreli de değil binlerce yıl yaşanmıştır. Neolitik toplumun tüm insanlığın ana rahmi olduğunu yadsımak, batılı uygarlıkları ve onlarla birlikte bu görüşe dayalı araştırmalarını geliştiren sosyal bilimcileri rahatsız etmez. Bu tarihi, kendilerine mal ederek uygarlığın Avrupa’dan yayıldığı iddiasındadırlar. Avrupalılar, Ortadoğu’da uygarlık yarattılar demek bırakalım bilimsel bir veri olmayı, etik değeri olmayan bir varsayımdan öteye gidemez. Etik değeri olmayan bu varsayım Ortadoğu’nun yaşam damarlarını ana kök hücreden koparmak, ana kaynaktan beslenmesini engellemek demektir. Aynı zamanda neolitik toplumun yaratıcı gücü kadını ve Kürtleri yok saymaktır. Gecikmiş bir çalışma da olsa bilim ahlakına sahip bilim insanlarının 1950’lerden sonra yaptıkları sosyolojik ve antropolojik araştırmalarla elde edilen veriler, incelenen tarihi eserler bunun hiç de böyle olmadığını kanıtlar. Şimdilerde uygarlığın Sümerler ile başladığını söylemek, güneşin varlığını yadsımak, güneşin dünyayı değil dünyanın güneşi aydınlattığını söylemek kadar saçmadır. Tüm uygarlıkların doğal toplum kaynaklı geliştiği, hepsinin bu ana kaynaktan beslenerek bugüne değin varlığını sürdürdüğü genelde kabul edilen bir görüş olmaktadır. Önderliğimiz “Mezopotamya, Zagroslar’ın eteklerindeki yaşamın belirişi, bütün kutsal kitapların anlatmak istedikleri cennet ülkesi Nuh’un tufan sonrası yeni yaşam alanıdır. Bu topraklarda oldum olası özgürlük tutkularıyla insanlar yaşamışlardır. Belki de hiçbir ülkedekine benzemez. Belki de kitap olarak daha yazılmamıştır. Ama bir özgürlük savaşı vardır. Belki de kitabı tam yazılmamışsa, kurtuluşunun tam olmamasındandır. Kolay değil insanlığın beşiğindeki insanın, mezardan daha kötü yaşamı, yaşam dışılığı kabul etmesi çok zor. Hani insanlık ilk kez burada dile gelmişti. Hani ilk kanunlar burada yazılmıştı. Hani umutlar insanlar adına burada dile getirilmişti. Hani her toprağa dokunuşta bir eser meydana gelmişti. İlk hayvanlar burada evcilleştirildi. Burada ilk kez tahıl ekildi, ambarlara dolduruldu. İlk köyler de ilk şehirler de burada kuruldu. Devletler ilkin burada doğdu. Ama bir şey daha oldu. Sanki bütün bunlar olmamış gibi silikliğin de alanı oldu. İnsanlığın kimliği yok şimdi. Umudu bile kalmamış. Nasıl oluyor bu büyük çelişki. Hem tüm ilklerin ana yurdu ve hem de şimdi hiçbir eserin kalmayışı. Bu büyük çelişkiyi çözmek gerekiyor. Bu güzel, bu büyük tarih nasıl düştü. Ve olacaksa yeniden bir diriliş tarihi nasıl olacak? İşte heyecanın kaynağı burası… Hazineler kaybedildiği yerde aranır. İnsanlık doğduğu yerde kökleri üzerinde araştırılır. Ve bulunacaksa orada bulunur. Amerika’da bulunamaz. Rusya’da, Sibirya’da bulunamaz. Merkezi burası.”belirlemesiyle oldukça çarpıcı ve yalın bir biçimde tahakküm ve sömürüden arınmış özgür ve rasyonel toplumun haritasını elimize verir. Önemli olan okumasını yaşamasını bilmektir. Özgürlük mirası ile egemenlik tarihi arasındaki tarihsel ve toplumsal etkileşimleri araştırarak bunu başarabilme gücü ve inancını kazanabilir.

Tarih ve uygarlık yazının icadıyla başlatılır. Neolitik topluma ilişkin yazılı belgeler olmadığından kaynaklı bu durum neolitik toplumun yaratıcı gücü olan kadınının ve Kürtlerin yok sayılması inancına dayanak yapılır. Neolitik toplumun kültürü belki papirüslere yazılmamıştır ama bundan daha da önemli olarak kadınların ve Kürtlerin, yüreklerinde ve beyinlerinde hiçbir uygarlığın yaratamayacağı izleri bırakmıştır. Bu kültürün etki gücü günümüzde de toplumsal kültür ve zihniyetimizde bıraktığı izlerle varlığını kanıtlamaktadır.

Kürdistan, Nil nehrinden başlayarak doğu Akdeniz kıyılarını içine alan, Toros-Zagros silsilesini izleyerek, Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşerek Basra körfezine döküldüğü, Altın Hilal ya da Verimli Hilal denilen coğrafyada yer almaktadır. İnsanlığın ana kaynağı olan, Mezopotamya adı verilen bu coğrafya insanlık tarihinde en büyük devrim olan ekim devrimiyle yerleşik yaşama geçişi, neolitik toplumun yaşam bulmasını sağlayan coğrafyadır. İnsanlığın yaşamına yön veren hemen hemen ilk buluşların hepsinin de gerçekleştiği alandır. İnsanın düşsel dünyasına dayalı olarak doğa ve toplum olaylarını açıklamaya çalıştığı ve giderek mitolojiye, dine kaynaklık edebilecek düşünceler de burada şekillenir. Kürt kimliği, yaşam tarzı, üretimi, ilişkileri, paylaşımı, etik değerleri, ruhsal şekillenmesi, folkloru, müziği bir bütün olarak Kürdün kendisi bu coğrafyada biçimlenir. İlk köylerin kuruluşu, ilk ekin ekip biçme, hayvanların evcilleştirilmesi, ilk saban, çömlekçilik, el değirmeni, dokumacılık gibi her biri kendi başına devrim niteliğinde olan icatları keşfedenler yine bu coğrafyadaki halklardır.

Kürtlerin yaşadığı kaos yumağının çözülüşü neolitik toplumdadır. Kürt kördüğümünün çözüm umutları neolitikte aranmalıdır. Egemen sınıfların yaratmış olduğu tarih anlayışından kaynaklı olarak doğru bir tarih anlayışına ulaşamama, kendini doğru tanımlayamamayı da beraberinde getirir. Kendimizi anlamak, bilme gücüne ulaşmak, neolitik dönemi iyi çözümleyebilmekten geçer. Özgürlüğün en temel ilkelerinden biri olan kendini bil ilkesi, neolitik toplumun yaşam ilkelerini, toplumsal işleyişini bilerek, sistemin tüm bilme sınırlarını aşabilecek bir düşünce gücüne ulaşmayı sağlayacak olan ilkedir.

Neolitik toplum yerleşik yaşama geçişle tekdüze işleyişe son verir. Düz gelişim eğrisine sahip doğal gelişim seyri sivrilme yaşar. Neolitik kültür, MÖ.6000 yılında yayılmaya başlar. Bu yayılma zor ve baskı yoluyla bir yayılma değil kültürel bir yayılmadır. Neolitik toplumun kültürünü oluşturan iki temel kültürel öğeden bahsedebiliriz. Bunlardan biri Tel Khalaf kültürüyken diğeri ise tanrıça kültürüdür. İlk neolitik eserlerin bulunduğu döneme Tel Khalaf yerleşim yerinden ötürü Tel Khalaf kültürü de denmektedir. Doğu Akdeniz’den Zagros’a kadar uzanan yukarı Mezopotamya alanlarında, bu kültürün yoğun etkileri görülmektedir. Tel Khalaf’ın, Hurri ve Mitannilerin sanat merkezi, Habur ırmağının güneyindeki şehir olduğu araştırmacılar tarafından belirtilmektedir. Burada çanak çömlekler, renkli seramikler, hayvan motifleriyle işlenmiş kalıntılar, boğa başları, el değirmenleri, baltalar gibi sanat harikaları bulunmuştur. Tel Khalaf, aynı zamanda çömlekçilikte geometrik ve soyut motiflerin kullanılmaya başlanmasıdır. Etnoloji ve arkeoloji bilimleri, toplumların yaşamını, dil ve sosyal yapılarını, yerleşim biçimlerini incelerken insanların ilk yerleşik yaşama geçtikleri neolitik kültürün kalıntılarına, Yukarı Mezopotamya’da, bugünkü Kürtlerin yaşadıkları yerlerde rastlarlar. Batman’da Çemê Xallan, Ergani’de Çemê Kotê Ber, Urfa ve Mardin’deki tümsekler buna örnek gösterilebilir. Tel Khalaf kültürü, tarım ve köy üretimine dayalı kültür olup neolitik dönemin zirvesini ifade etmektedir.

Uygarlık tarihine ana kaynaklık edecek olan icatlar bu alandaki kültür tarafından yaratılır. Neolitik kültür MÖ 4000 yıllarına kadar önemli bir rol oynamakta ve toplumsal tarih açısından evrimin altın çağını temsil etmektedir. Evrimin altın çağı olan neolitik toplumda ekim devrimi kadın eksenli bir yaşamla biçime kavuşur. Tanrıça kültürü, neolitik toplumun yaşam kültürüdür. Tanrıçalık bugünlerde anlaşıldığı gibi öyle çok soyut bir kavram değildir. Doğal toplumun eşitlikçi, özgürlükçü, el değmemiş sade özünü kendinde barındıran, ekim devrimini gerçekleştiren, paylaşımı, dayanışmayı, rasyonelliği ilke edinen kadın özelliklerinin kültür halini almasıdır. Tel Khalaf, kültürü bilimsel ve tekniksel anlamda insanlığın şekillenişinin ifadesi olurken tanrıça kültürü bilimsel ve ruhsal anlamda insanlığın şekillendiği kültürdür. Neolitikte kadın eksenli yaşamın ve kültünün daha etkin olduğuna o döneme ait yapılan araştırmalarda bulunan, bolluğu, bereketi simgeleyen kadın heykelleri önemli kanıtlardır. Tel Khalaf kültürünün neolitik icatları ve doğal özgür yaşamı düzenleyen tanrıça kültürünün ilkeleri neolitik kültürü yaratır.

Kürtler, neolitik kültürün etkilerini bu etkiler toplumun tüm gözeneklerine yerleştiğinden ve bu kültürün yaratıcısı olduklarından günümüzde de derin bir biçimde yaşamaktadırlar. Neolitik kültür, belki eski etki gücünü yitirmiştir. Ama asla yok olmayacağı da bilimsel bir gerçektir. Neolitik kültür tomurcuk biçiminde her gelişmede kendini yaşatmaktadır. Bu kültür her toplum açısından aynı anlamı ifade etmez. Neolitik kültürün daha köklü yaşandığı topluluklarda etki düzeyi daha derinlikli ve kalıcıdır. Kültürleri inceleyen tarihçiler, insanın hayatta kalma ve varlığını sürdürme savaşındaki başarısını kültürel bir varlık oluşuna, yani yaşayarak öğrendiklerini kültüründe koruyup yeni kuşaklara aktarma yeteneği ve becerisine bağlı olarak görürler. Karl Marks ise kültür ya da uygarlık, insanın bir toplum olarak edindiği inanç, sanat ve yaşayış öğelerinin tümüdür biçiminde kültürü tanımlar. Kültürün en geniş tanımlaması ise sosyolojik çerçevede yapılmakta kültür yaşam biçimi olarak tanımlanmaktadır. Tabi ki toplu yaşayan her canlı türünün kültürü olduğunu söyleyemeyiz. Karınca, böcek, arı türleri de toplu yaşarlar ama hiçbir yerde karınca kültüründen söz edildiğine rastlanmaz. Çünkü bildiklerini, kültürlerini birbirlerine aktaramazlar, dil ve kültürden yoksun oldukları için yaşama becerileri sınırlıdır. Bir halkın dilinden, kültüründen ve tarihinden yoksun bırakılması o halkın böcekleşmesidir. Bir diğer deyişle toplumun gelenek, görenek sanat düşünce yapısı, tarihsel birikim ve sosyal kurumlar gibi varlıklarının tümünü kapsayan ve bireyleri arasında da duyuş ve düşünüş birliğini sağlayan şekillenmiş kolektif maddi ve manevi değerlerden uzaklaşması o toplumun insanlığından uzaklaşmasıdır. Kadın kültü olan neolitik kültürün de kendini yaşamsal kılmasının nedeni tecrübe ve deneyimlerinin kültürel etkileşimler yoluyla diğer toplumlara aktarılmasıdır. O dönemlerde üç tür kültürel yayılmadan söz edilir. Bu kültürel yayılmalar, neolitik icatların, tanrıça kültürünün ve Sümer icatlarının yayılmasıdır. Hiçbir kültür öğesinin hareketsiz ve durağan olduğunu söyleyemeyiz. Kadının dinamik ve yaratıcı gücünün etkisiyle, doğal toplumun kültürü de bir süreklilik, organik etkileşim ve değişim içerisindedir. Suyun akışkanlığını hiçbir bent önleyemez. Bulunulan en küçük çatlak bile suyun sızması için yeterlidir. Neolitik kültür de bir çağlayandır. Ve hiçbir uygarlık bendi bu kültürün akışkanlığını engelleyemez. Her kültür ilkin kendi öz gücüyle özünde barındırdığı özsel güçlerle gelişir ve süreklileşir. Daha sonraları gelişimini sürdürebilmek için diğer kültürlerin kazanımlarından yararlanır ve etkileşim içerisine girer. Ancak bir halk, bir kültürü çok fazla içselleştirdiğinde yeni gelişmeleri almakta, özümsemekte zorlanır. Tanrıça kültürü ile insanlığa önemli adımlar attıran Kürt halkı için de bu geçerlidir. Tarih boyunca doğal toplumun sade ve özgür yaşamından kopamadığı için bu kültürde takılı kalır. Karmaşıklığa ve tahakküme dayalı erkek egemenlikli uygarlıkla birleşmez. Önderlik “Kürtler bütün güç ve enerjilerini bu çağdan alıp bu çağa vermişlerdir. Bugünkü Kürt zihniyet yapısının geri kalması esas olarak neolitik çağlarda takılıp kalmalarından adeta orada gönüllü bırakılmalarından ileri gelmektedir” belirlemesiyle hiçbir halkın proto Kürtler kadar neolitik çağı hem yaratıp hem de en derinliğine yaşamak durumunda kalmadığını ve bu özgünlüğün en yoğun biçimde bu halk gerçekliğinde yaşandığını ortaya koyar. Kürtler adeta tüm yaşam enerjilerini bu çağı yaratmaya, daha sonra da varolan güçlerini bu yaşamı süreklileştirmeye, dış saldırılara karşı korumaya harcarlar. Zira Kürtler hiçbir zaman uygarlıkla ve onun yarattığı kurumlaşmalarla bütünleşmezler. Kürtler uygarlık toplumlarında her zaman kendilerini yabancı hissederler. Oraya ait değildirler. Bu, kadınlar için çok daha fazla geçerlidir. Erkek egemenlikli dine, kültüre, yaşama pamuk ipliğiyle bağlıdırlar. “Mala pîrê, xweştir e, ji mala mîrê” deyişleriyle neolitik dönemi kendi evleri gibi görüp uygarlığın yarattığı kurumlara tercih ederler. “Çavê li deri ye, xweli li seri ye” belirlemesi ise dışa dayalı gelişmeleri, kendi yaratımı olmayan ilerlemeleri kabul etmemeyi, bunu kabul edenin ise iflah olmayacağı, iradesiz olacağı doğal yaşam anlayışının özlüce dile getirilişidir.

Sonuç olarak da tanrıça kültürü toplumun binlerce yıldan beri oluşturduğu ortak amaçlarının, beklentilerinin, inançlarının, duygu ve düşüncelerinin özetle ortak davranış kalıplarının saklandığı toplumsal bellek, evrensel öz ve arke olarak tanımlanabilir. Tanrıça kültürü neolitik toplumun ana mayası olmuştur. Bir toplumun ana mayasını, o toplumun tarih, din, ahlak, dil, gelenek, edebiyat, sanat ve yaşam birliğinin toplamı belirler. Bir toplumun benliğini oluşturan bu ortak değerler, o toplumun diğer toplumların kimliklerinden nasıl ve nerede ayrıldığını belgeler. Neolitik toplumla sınıflı toplum uygarlıkları arasındaki fark yoğurt mayasıyla şarap mayası arasındaki farktan daha derindir. Maya içine bırakıldığı diğer maddeleri etkiler. Yoğurt mayası sütü yoğurda çevirir, şarap mayası üzüm suyunu şarap yapar. Eğer maya içinde çoğalacağı, gelişeceği ana maddeyi bulamaz ise kendi kendini yemeye başlar, sonunda da ölür. Üzüm suyuna yoğurt mayası katılırsa ortaya çıkan sonuç ne şaraptır nede yoğurttur. Ne içilebilir ne de yenilenebilir. Bir toplumun kendi özüne ait olmayan değerler o toplumsal gerçeklik içerisinde gelişme imkânını bulamaz. Uygarlık değerlerinin neolitik toplum değerlerinin etkili olduğu Kürt toplumunda gelişme imkânını bulamayıp çarpık bir gelişime neden olması buna örnek olarak verilebilir. Mayanın canlı tutulabilmesi için sürekli olarak kullanılması gerekir. Yeni mayalanmış yoğurdun bir parçası daha sonra yapılacak yoğurdun mayası olarak saklanır.  Böylelikle mayada kendini yenilemiş olur. Bir toplumun kültürü de bundan farksızdır. Her toplumsal değişim ve gelişim içinde ilksel özünden bir parça barındırır ve böylelikle kendini idame ettirir. Kullanılmayan kültür ise ölür.

Neolitik kültür yazılı olmadığı ve inkâr edildiği halde toplumsal belleklerde hatta halkların yaşamında bu kadar etkili olması Kürtlerin varlığını hala sürdürmesi bu kültürün güçlülüğünden kaynağını alır. Tanrıça kültürünün ölmeyişi bu kültürün insanlar tarafından yaşatıldığının göstergesidir. Sosyal antropologların yaptıkları araştırmalar ve incelemeler tarihte hiçbir halkın Kürtler kadar neolitiği hem yaratıp hem de derinliğine yaşadığını göstermemektedir. Neolitik toplumun kadın eksenli şekillenmesi Kürt kadınının toplumdaki konumunu etkiler. Kürt kadınının binlerce yıllık sınıflı toplum uygarlığına rağmen özellikle bu kültürün etkisinin yoğun olmadığı yerlerde doğal otorite olduğuna, kadının yaşamda belirleyici iken erkeğin pasifliğine ve silikliğine rastlanır. Özellikle Mardin ve Urfa buna örnek gösterilebilir. Asiliği, inatçılığı ve otoriterliği ile tanınan Kürt kadınları bu özelliklerini dağ tanrıçalarından alırlar. Neolitiğin adını bile duymayan Kürt kadınları vardır. Ama bu kültürün kendi üzerlerindeki etki gücünü derinliğine yaşarlar. Özellikle dağlık bölgelerdeki aşiretlerde neolitik toplum kültürü daha etkin bir güce sahiptir ve neolitik yaşam değerlerinden başka bir otoritenin geçerliliği yoktur. Toplumda yaşanan sorunların çözümünde kadınlara danışılması, kadınların aşiretler arası kavgaları durdurma becerileri, ana soyuna dayalı tanınma, Kürt kadınlarının otlardan yaptıkları ilaçlar neolitik dönemin bilge kadınını anımsatır.

Neolitik dönemde tanrıçalar yıldızlarla ifade edilir. Stêrk hem yıldız anlamına gelmekte hem de en büyük tanrıça olmaktadır. “Ya star, ya havar bêlo me be”  biçimindeki zor durumlarla karşılaşıldığında kullanılan tanrıçaya yakarış o dönemin ideolojik etkisinin yitirilmediğinin göstergesidir. Kürtler, erkek egemenlikli uygarlığın iktidar olma, başka halkları egemenlik altına alma, devletleşme gibi kirliliklerine bulaşmadıkları için özgürlük eğilimini güçlü bir biçimde korumaktadırlar. Kendisinin yaratıcı halkı olduğu ve içinde yaşadığı neolitik toplumun eşitlikçi, canlılarla dost, halklarla barış içinde yaşama ve komünal değerlere dayalı yaşam kültürü toplumun genlerine kadar işler. Bu, köleliği kabul etmeyen teslim olmayı ve teslim almayı reddeden bir karakter oluşturur. Kürdistan toprakları inanç yönünden ve kültürel açıdan da birçok farklılığı kendi içinde barındırmaktadır. Kürdistan’da Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın en eski dönemlerden beri iç içe yaşandığı, farklılıkların bir diğerine benzetilmeden, yok edilmeden, kendi özgünlüklerinde yaşadığı bir çeşitliliğin olduğu görülmektedir. Tek bir toplumsal kültürün egemen olmaması, her toplumdan etnik grupların varolması ve kendi içyapılarını korumaları neolitik kültürün özellikleridir. Kürdistan’daki neolitik etkilerin yoğun yaşandığı yerlerden biri de Gabar ve Gabar’ın mağaralardan yapılan köyleridir. Gabar, isim itibarıyla ga(öküz) ve bar(yük) kelimelerinin birleşiminden oluşmakta o yörenin halkı genelde tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Gabar köylüleri, tarlalarını öküzlerle sürmekte yine yüklerini öküzlerle taşımaktadır. Gabar’da bulunan Dêrşev adlı köy Şevê adlı bir kadının yaptığı kiliseden dolayı bu adı almıştır. Yine Dêrşev köyüne oldukça yakın bir köy olan Basret köyündeki kilise dimdik ayakta durmakta, kültürlerin çeşitliliğinin, farklılıklara rağmen bir arada yaşamanın güzelliğinin anlamlı eseri olmaktadır.

Alanda çokça bulunan üzüm meyvelerinin resimleri taş oymalara konu olur. Mağaralardan oluşan köyler ise Aşilme, Sipivyan ve Hira Reş köyleridir.

Özellikle Aşilme köyünde bulunan mağaralar odalar biçiminde bölmelere ayrılır ve hemen her mağarada bir ocak vardır. Bu köyde bulunan ziyarette taşlar özenle işlenmiştir. Taş kabartmalarda hayvanların evcilleştirilmesi, toprağın işlenerek ürün elde edilmesiyle yeni inşa edilen yaşam resimlenmiş ve bu yaşamın nasıl korunacağı da betimlenmiştir.

Gabar’ın yerleşim yerlerinin etrafı kalelerle çevrilidir. Kelha Berê Mirê, Kelha Dêrşev, Kelha Aşilme, Kelha Avunûbênat, Kelha Bunusra adlı kaleler oradaki köyleri çevreleyen ve köylerin adını alan savunma amaçlı yapılan kalelerdir. Neolitiğin yaşam kültürünün etkisiyle ve verimli, bereketli toprakların ürünleriyle cennetin yeryüzündeki somutlaşmış biçimi olan doğa harikası Gabar’ın dıştan gelen saldırılarla yoğun biçimde karşılaştığının ve yeni kurulan yaşamın surlarla çevrilerek korunduğunu kanıtlarcasına yıkılmadan ayakta durmaktadırlar.  Neolitiğin havasını her yerinde soluyabileceğimiz Gabar, oldukça verimli bereketli, topraklara sahiptir. Yıllardır bakımsız olmasına rağmen her türlü meyve ağacı baharla birlikte yeniden çiçeklenir. Dağların doruklarında bile elle işlenmiş yerler, sarnıçlar, hewdik (kayaların oyularak yağmur ve kar sularının dolmasıyla oluşturulan sarnıçlardan küçük su depoları) bulunur. Gabar’da yüksek dağların zirvelerinde dahi bulunan ekim alanları o dönemki proto Kürtlerin emekle her karış toprağı işleyerek ürün elde ettiğini gösterir. Kürtler aynı zamanda tarihin ilk eko halklarındandır. Bugün Mahmur mülteci kampının bu kadar yeşillendirilmesi de halkımızın toprağa bağlılığının, emeğe ve yeşile sevgisinin kanıtıdır.

Kürt kültürü tanrıça kültürünün derin etkisi altında şekillenir. Bu kültürün temel özellikleri kendine yeterli bir üretim, eşit paylaşım olan bu kültürel yapılanma sınıfsal farklılaşmanın uygarlık, sömürü, iktidar egemenlik olgularından uzaktır. Kendi varlığını ve köyün ortak mallarını koruma amaçlı savunma anlayışı dışında şiddete başvurmaz. Xwin xwine naye şuştın, özlü deyişi de şiddeti çözüm olarak görmeyen ve şiddeti ahlak ilkeleriyle buluşturan anlayışın ürünüdür. Kürtler cesaretli, yiğit mert insanlar olarak tanınır. “Bila mirov ber avê biçe, bile mirov pira namerdê re neçe.” sözleri Kürtlerin mertlik anlayışlarını anlatır. Kürtler yiğit olmayanların köprülerinden geçmektense boğulmayı tercih edecek kadar merttirler. Kürdistanlılar genelde duygulu insanlardır. Bu kadar duygulu olmalarının temelinde neolitiğin düşünsel biçimi olan duygusal zekânın duygu ve düşünce dünyalarını sarmalaması ve neolitiğe duyulan özlem vardır. Kürtlerin sesleri, müzikleri, edebiyatları, aşkları hep acılı hep buruk, hep de yarım kalır. Gözleri hep sağanak yağmurlarının boşalacağı kara bulutları anımsatır. Ağıtlar hep acılıdır. Çok eskilerde söylenen bir ezginin bugün bile söylenmesi sözlü edebiyatın gücünü gösterir.