TOPLUMSAL YAŞAM VE GÜNÜMÜZ GERÇEKLIĞI

KOMÜNÜ OLMAK

Günümüz çağında kapitalist modernitenin ulaşmış olduğu düzey göz önüne getirildiğinde tarım-köy toplumunun bir eko-sistem olarak modernite merkezlerinde neredeyse yok olmakla yüz yüze kaldığı ortada. Bunun sadece toplumsal ekoloji açısından değil, doğadaki evrensel düzen ve denge açısından da ne kadar tehlikeli olduğu şimdi tartışılmaktadır.

-Kadın ve Yaşam-

Ruşen BEZAR

Paradigma değişimleri tarihsel-toplumsal alanda çok köklü değişimleri beraberinde getirir. İdeolojik değişimlerden çok daha kapsamlı bir zihniyet ve yaşam değişimini ifade etmektedir. İdeoloji; paradigmaya göre çok daha özelleşmiş bir disiplin olmaktadır. Paradigma değişikliği kolay kolay gerçekleşmez.  Ama gerçekleştiğinde de sadece teorik-kuramsal çerçeveyi değil, aynı zamanda yöntem ve ölçüleri de beraberinde köklü bir şekilde değiştirir.  Paradigma değişikliği her şeyden çok toplumsal yaşamın karakterini dönüştürür. Toplumsal yaşamın karakteri kaynağını kuşkusuz evrene, doğaya, ikinci doğa olarak topluma ve insana dair bilgi ve anlam yüklenimlerinden alır.  Yeni anlamlar, düşünüş biçimleri, beğeni ve ahlak ölçüleri, yine temel toplumsal kurumlarda, yapılarda ve işlevlerinde değişimler ve yenilikler; kısaca kültürel topluma ilişkin kapsamlı doğuşları ifade etmektedir. Uzun toplumsal zaman kapsamında yüzlerce ve binlerce yıla yayılacak, etkisini yaşamın her anında ve her alanında hissettirecek değişimlerdir bunlar.

Yaşıyormuş gibi yapmak

Tarihin, doğanın ve toplumun tabakalar halinde insan hafızasında ve ruhunda yer edinmesi bize yaşam denilen olgunun -özünde bütün bireyselliği, göreceliği ve tekilliği içerisinde- evrensel olan, bizi aşan, çok daha öncesi ve sonrası uzun zamanda oluşmuş, söyleyebileceğimiz her şeyden daha derin, neredeyse içgüdüsel olan, refleksleri çok güçlü,  bütün sonradan edinilmiş kimliklerin başı, ilki veya hamuru olan soyutlanmış niteliğini ortaya koymaktadır. Yaşam her şeyden önce toplumsal ve tarihsel bir olgudur.  Tıpkı doğanın işinin hep yenisini eskinin üzerine eklemek olduğu gibi, insan ve toplum yaşamı sözkonusu olduğunda da; asla silinmeyen,  cinsiyetler, yaşlar, sınıflar, etnisiteler-üstü veya ötesi soyutlanmış ve üzerine hep yeni kimlikler eklenmiş bir gerçekliği aramak gerektiği anlaşılıyor.  İnsan günümüzden ve ulaşmış olduğu kimlik düzeyinden ibaret değildir.  Aslında günümüzde edinilmiş özelliklerin çoğu yansımalar, ikincil-üçüncül kimlikler, sonradan edinilmiş, üzerine eklenmiş ve daha yüzeyde olan niteliklerdir. Toplumsallık ve toplumsal yaşam evrensel düzeyde bütün kimliklerin kökü olarak, bedene ve ruha çok daha esaslı ve derin izler bırakacak tarzda kazınır.

Acaba insanın ve yaşamın, dolayısıyla toplumun çok yüzeydeki tabakalarıyla mı uğraşıyoruz? Biliyoruz ki, kapatma, örtme, farklı yansıtma, yanıltma ve inkâr özünde devletli uygarlığa aittir. Yaşamın bununla uğradığı tahribat en çarpıcı haliyle Ortadoğu topraklarında gözlemlenebilir. Belki de en köklü toplum yaşamının burada oluşmuş ve gelişmiş olmasıyla bağlantılı olarak insan, kökleriyle en çok burada yüzleşmekte, ama bu noktada en yaman çelişkilere, çıkmazlara ve karmaşaya da burada gömülü yaşamaktadır. Toplumsal yaşamın sertliği, kaskatı kesilişi, neredeyse maddi somut, elle tutulur taş ağırlığında ezici bir niteliğe bürünmüş olması, üstü kapkara çarşafla örtülü ve asıl çelişkileri çarpıtılmış, neredeyse bir deli gömleği gibi bir görünüme bürünmüş olsa da, fakat yaşam gerçekliği en çok burada mücadele halinde direniyor. Ölümün bu kadar kol gezdiği, ölümün adeta bir yaşama koşma haline dönüştüğü, yaşam ile ölümün neredeyse birbirine dönüştüğü ve el-ele, kol-kola, koyun-koyuna olduğu bu topraklarda, varlık-yokluk, yaşam-ölüm ikilemi diyalektiğe çok daha yakın seyretmektedir. Ortadoğu’da yaşam sert, düğüm haline gelmiş, akışkanlığını yitirmiş, sıkışmış ve trajik yönü hep önde, ölüme ve kriz halinde yaşama alıştırılmış bir gerçekliğe sahiptir. Çok ezici. Zorlu, çarpıcı ve sarsıcı bir gerçeklik! Bu gerçekliğe alışmak mı, yoksa alışmamak mı? Böylesi bir yaşama nasıl alışılır? Düşünmemek, dillendirmemek, anlamdan kaçmak, gizlemek, üstünü örtmek; sadece yaşamak? Adeta yaşamın içine, bir mezara girer gibi, gömülmek! Kendini kandırmak!  Yaşıyormuş gibi yapmak! Ya da delirmek!

Söz güçtür

Doğal toplum gerçekliğinde yetişen bir gencin topluma kabul edilişindeki kutsallık ve anlam, ritüellerde çok güçlü yansımasını bulur.  Bu aynı zamanda kendi doğasıyla ve toplumu ile buluşmasıdır. Gencin kendi güvensizlikleri, korku, şüphe ve çelişkileriyle, aynı zamanda farklılıkları ile yüzleşmesi, bunların farkına varması, bunlarla baş edebilmesi ve mücadele edebilmesinin sağlanması için haftalarca yalnız başına karanlık ormanlara atılır, sayısız sınavlardan geçirilir. Toplumsallığa hazırlanmaktadır. Doğal toplumda ölüm aslında bir nevi yaşamın kaynağı, kökü, tarihi gibi algılanır. Ölüler yaşayanlarla aynı mekânda, her an onların gözleri önünde, tapınak gibi evlerin içinde gömülü, fakat ruhları hep yaşayanlarla birlikte. Her an geçmişinin ve atalarının ruhlarıyla beslenmektedir toplum.  Toplumsal doğanın bir parçasıdır, ölüm bir bilinç ve doğa olarak içselleştirilmiş toplumsallaştırılmıştır. Yaşamın doğal bir eşiği gibidir.  Gizli-saklı, yaşam alanlarından özenle uzak tutulan, kanıksanmış, unutulmaya bırakılmış veya aşırı korku yaratacak bir olgu değildir.  Çocuklar adeta ölüleriyle birlikte büyür, onların ruhundan bir parça kendi ruhlarına geçer. Artık dilin gücü keşfedilmiş, kelimelere kutsallık atfedilmekte, her sözün ruhu olduğuna, bu ruhun yapıcı ve yıkıcı, değiştirici-dönüştürücü gücüne inanılır. Bir iletişim aracından çok öte anlamlar yüklenmektedir. Özgürlük kadar değerlidir. Söz güçtür.  Onun için toplum en güzel dille ifade edilmek, kendisini kimliklendirmek ister. Öncü olabileceklerin en güzel dile, şiirselliğe sahip olmasını, hitabetin güçlü olmasını, büyülü sözlerle ruhları etkileyebilmesini ve harekete geçirebilmesini şart koşar. Öncü sadece maddi birikimini dağıtmak zorunda değildir, aynı zamanda ruhunu ve ruhundan gelen gücünü, şiirsel dili, ritmi ve dansıyla aktarmak zorundadır. Toplum öz yaratımı olarak kendi dili, kendisini adlandırdığı ve bütün algılarıyla kendisini seyrettiği, dinlediği, duyumsadığı bir yansımasıdır. Dilin yaşamla bağları çok güçlüdür. Savaşın gerekliliğine ilişkin sarfedilen her söz, eğer topluluğu ikna etmiyorsa, sözün sahibi gidip yalnız başına savaşmak ve sözüne bağlı olarak ölmek zorundadır.  Farklılıkların yaratabileceği yanlış büyümelerin, ya da ezikliğin, büzüşmenin, küçülmenin zemini olabilecek ötekileştirmelerin önünü almak için cinslerin rol değişimleri kurgulanır, kutsanır; genç erkek çocuk doğurmuş gibi lohusaya yatırılır, kendisini bir süreliğine kadın yerine koyması sağlanır, ya da ritüellerde cinsel organların kesilişiyle kanama sağlanır. Bu sembolik bir özdeşleşmedir, fakat toplumsal anlamı, yüksek bir sosyalizasyon gücünü ve iradesini yaratmasıdır.

Günümüz gerçekliğinde yaşam bayağı, salt görünenlere indirgenmiş, parçalara dökülmüştür. Ruhu hapsedilmiş, canlılığını, yitirmiş, sert duvarlar arasında, aslında zindan gerçekliğindedir. Zindan kimseden o kadar uzakta değildir; yaşamın tam ortasına kurulmuştur. Zindan kendisi belki de daha yalın, somut, hakikati daha çarpıcı yaşatmakta ve hissettirmektedir. Günümüzde yaşamın bir parçasını öne çıkarma, diğerini yok sayma, kanıksama, küçültme, hatta o parçayı biçimsiz, zayıf ve güdük bıraktıkça kendini büyütme daha esastır. Yaşamın önce barajlanması, tekel haline gelişi, sonra kontrollü ve kar temelinde dağılımı. “Al sana şu kadar yaşam, değer!” derken, karşılığında duygu, düşünce ve irade istemektedir sistem. Görmeyen gözler, duymayan kulaklar, yalancı yabancılaşmış diller, ikiyüzlü ruhlar.   Bütün yaşamı bir çelişki etrafında, bir-iki kişinin, kesimin, sınıfın, gücün çelişkisine döndürmek, bu çelişkiler üzerinden kendini büyütmek; her şeyi ve herkesi adeta bunun etrafında sıralamak, şeyleştirmek veya sermaye haline getirmek yaşamı korkunç bir pazar haline getirebilmiştir. Alınıp-satılan, ticareti yapılan yaşam gerçekliğidir. Yaşama kim nerede, nasıl ve ne kadar katılacak? Yaşam tekeli en tehlikeli tekelciliği ifade etmektedir. İçinde duygu, ruh, düşünce bulunmayan-bırakmayan, aslında istenmeyen, bütün bunların alabildiğine çarpıtıldığı ve çarpıklaştırıldığı ve kullanılabilirlik değerine göre oluşturulduğu bir yaşam.  Bunun toplumsal insan ve yaşam üzerindeki tahribatı tarif edilemez. Bilirsin, söylemezsin; görmemiş gibi geçersin, evet dersin inanmazsın, yüzler takınırsın, en kolayını seçersin, altından, üstünden veya kenarından geçersin, dondurursun, revize edersin; en iyi pazarlamanın yoluna bakarsın. Topluma, ahlaklı ve politik topluma bu kadar yabancılaşma öldürücüdür. En iyisi belki de bu yaşama çok girmemek, kenarında durmak, protestocu bir sessizliğe bürünmek, kabul etmediğini alttan alta hep hissettirmek, itaatsizlik, karnından konuşmak-Batıni olmak, ya da hep bozmak-kırmak, deliye çıkmak; hiciv yapmak, karikatürize etmek, komediyi geliştirmek ya da öznelciliğe sığınmak. Sözkonusu hâkim yaşamın nimetlerinden el-etek çekmek, başını alıp uzaklara kuytu köşelere gitmek. Tarihte bu tür tepki hareketleri var. Bunlar hepsi özgür yaşam arayışı olabilir, fakat bir paradigmaya dönüşmemiş, toplumsallaşma yönü çok zayıf; yaşamın toplumsallaştırılmasına fazla hizmet etmiyor. Biraz hâkim yaşamla buluştuğunda ezilmeye ve sistem içileşmeye açıktır.

Üstü örtülmüş, kanıksanmış veya karşıtına dönüşmüş korkular, güvensizlikler ve ötekileşmelerle örülü bilinç biçimleri ve kimlikleşmeler köklü yanılgı, yalan ve çarpık algıların yolunu açar. Bunun derin bir köleliği ifade ettiği ortada. Kendisiyle yüzleşmekten kaçan, bunun için korku, güvensizlik ve bütün zayıflıklarını yansıtabileceği hep ötekine –daha zayıf, bilinçsiz ve geri olana- ihtiyaç duyan, kendisini ya aşırı küçülten, ya da tersine aşırı büyüten, ama hep yaşam gerçekliğinden ve karmaşıklığından kaçan bir insan gerçekliği yaratılmıştır. Sorun bilincin olup olmamasından ötedir. Kesinlikle bilinç sorunu denilmesin buna. Her an kaçmaya, sığınmaya, bilmemezlikten-görmemezlikten gelmeye hazır. Bilinçten kaçmak, çaresizliğe alışmak, kader bellemek, yokmuş gibi davranmak.  Toplumsallığını ve tarihselliğini yitirmek, toplumsallık dışına, tarih dışına atılmak, insanın kendine dair bütün bilinç ve duyguların köksüzleşmesi ve kararmasıdır. “Ben kimim” sorusuna hep kendini ve birbirini kandıran, yanıltan ve bunu da adeta bir doğaymış gibi kabullenen cevaplar. Ya aşırı değersizlik, ya da bunun karşısına dikilmiş aynı madalyondaki yansıyışı olarak aşırı ben-merkezlilik. Her ikisi de özünde en büyük ahlaksızlığı ifade etmekte ve kaynağını köklü tarihsel-toplumsal gerçeklerden almaktadır. Hakikatin aslında katlidir bu. Düşüncenin, duygunun tek taraflı asılı kalışı, küçük kalışı, kendisini besleyememesi, donması; felsefenin hep uçlarda debelenmesidir. Bir sarkaç gibi uçtan uca koşan veya uçlarda buluşan düşünce ve duyguların fazla bir felsefi değeri olamaz. İktidara konu olabilirler ancak.  Aşksızlığın sebebi hakikatin katledilişidir. Ölüm felsefesinin bu kadar yaygın ve derin yaşanmasının birçok sebebi olsa gerek;

Ölüm Ortadoğu yaşam gerçekliğinde neredeyse bir kurtarıcı!

Toplumsal yaşamın nereden nereye geldiği en açık ve somut haliyle burada anlaşılır. Bu işin bir yönü; devletli uygarlıktan kaynaklı yabancılaşmadan bahsediyoruz.  Bunu da çözmek veya anlamak gerekiyor. Fakat bundan da öte; işin doğasında hep üzerine eklenen ve eklendikçe farklılaşan, çeşitlenen ve çoğullaşan bir insan ve yaşam gerçekliği vardır. Daha derinde ve uzun toplumsal zaman sürelerine ait daha evrensel olan ve geçerliliğini-kalıcılığını çok köklü bir şekilde yaşama, bilince ve ruha dayatan gerçekleri de görmeden yaşam ve insan fazla anlamlı olamaz. Yaşamı değerlendirmek ya da anlamlandırmak istiyorsak -ki istiyoruz- onu salt kısa ve orta zaman süreleriyle değil, en uzun kültür süresiyle birlikte ele almak kaçınılmazdır. Yaşam nasıl kuruldu ve toplumsal hale geldi, neydi, nasıl çarpıklaştı ve günümüzde nerede gömülüdür? Günümüzün en büyük anlam kayması veya yitimi biraz da bu olguda gizlidir. Tarihten ve toplumdan kopuk, evrensellikten kopuk yaşam, bir nevi derinliğini ve ruhunu yitirmiş, direnci kırılmış, zamanın-mekânın ve ağır koşulların ezdiği, meşru savunma güç kaynaklarını yitirmiş bir yaşamdır. En büyük direnç kaynağını, kutsallık ve anlam gücünü yitirmiştir. Eksik ve eziktir. Gururludur, ama çarpıtılmıştır, yansıyor, ama çok basit ve yanlış, toplumsallaştırmıyor, sosyalizasyonu geliştirmiyor. En çok ahlakla buluşması gerektiği yerde en zayıf kalmakta; toplumsal nitelik kazanamamakta. Var, ama yanlış yere akıyor, kendini vuruyor. Güç oluşturmuyor.

Oysa tarih ve toplum, tarihselliğin ve toplumsallığın kazandırdığı anlık, sezgi, duygu ve inançlar muazzam güç kaynaklarıdır. Doğanın, Tarihin ve toplumun büyük yaşam gücünü, dilini ve direncini görmemek,  yaşamı çok aşırı tekilliği içerisinde günümüzün adeta yıkıma uğramış ezici, sert, donmuş ve kapkara yüzüyle kavramak çok felç edicidir; hatta delirticidir. Tersine, ertelenmiş soyut yaşam ütopyaları, hayalleri de fazla yaşam gücünü gösteremeyeceği gibi, yaşamın eziciliği karşısında hızla umutsuzluğa, bıkkınlığa ve mücadelesizliğe sürükler. Özgürlük arayışını ve diyalektiğini toplumsallığın oluşumunda aramak; daha da öte, doğayla-evrenle birlikte ele almak özgür yaşam umutlarını ve potansiyellerini açığa çıkarmaktadır.  Yaşam konusunda en büyük güç, insanın toplumsallığıdır. İnsandaki anlam derinliği ve gücü olmaktadır. Neye nasıl ve neden anlam verdiği insandaki metafiziği ifade eder. Kültür insana bu anlam gücünü verir. Ortadoğu sözkonusu olduğunda özellikle din, mitoloji, sanat, felsefe, bilim; hepsi bunun ifade gücü olmaktadır.  İnsanı toplumsal ve tarihsel kılan özünde bu metafizik olmaktadır. Toplumu ve tarihi bu kadar güçlü kılan da özünde budur.  Sistemin yarattığı yabancılaşmadan öte, tanımlanamayan veya anlamlandırılamayan bir tarih ve toplum gerçekliği vardır. Sistemi aştırtacak olan asıl bu tanımlama ve anlamlandırmada gizlidir.

Anne, çocuğun içine doğduğu, onu çevreleyen evrenin kendisidir

Günümüz insanı bir anlamda gittikçe genişleyen ve karmaşıklaşan tarihin kimlikleşmesi olmaktadır. Dolayısıyla genç bir insanın yüzünde-gözlerinde belki de binlerce yıl öncesine ait yaşlı bir bilgenin hüznünü görebiliriz; ya da tersine yaşlı bir insanın gözlerinde genç bir insanın bitmeyen heyecan ve coşkusunu görebiliriz; ancak bir toplum veya tarih olabilecek bir birikim ve yaşanmışlıktır bu. Bireyi aşan,  genç veya yaşlı bir insana dair söyleyebileceğimiz her şeyden daha derin ve daha bütün olan bir gerçeklik.  İnsan ancak derinden hissedilebilecek büyük ve ağır bir yüklemle dünyaya gelmektedir. Özünde bir evren olarak doğmaktadır. Doğanın ve toplumsal doğanın bütün özgürlük potansiyelini adeta kendinde toplamıştır. Fakat o kadar göreceli, zayıf ve muhtaç bir konumda ki, onun yaşayabilmesi, büyüyebilmesi adeta bir mucize.  Çocuk oynarken düşüp boynunu kırabilir, ağaçtan düşebilir, bıçakla oynayıp kendisini yaralayabilir, boğazına bir şeyler kaçıp boğulabilir, hastalanabilir. Her an her çeşit ölümle burun-buruna gelişine rağmen, çocuğun konuşup-ayağa kalkması, ilk kelimeleri, cümleleri söyleyebilmesi; kendini anlatabilmesi, anlayabilmesi ve anlam üretebilmesi çok zorlu bir bakımı, emeği ve büyük bir sabrı ister. Yıllara yayılan bitmez-tükenmez sorular, merak, ilgi ve hep kendini aşma mücadelesi. “Anne bu nedir?”, “niye?”, “Ben nereden geldim?”den “Ben kimim?”e kadar adeta yutarcasına kültürel toplumun bütün esaslı birikimini hafızlandırır, kaydeder. Kültürün temel kaynaktan, hem tarih ve başlangıç itibarıyla ve hem de güncel toplumsal kimlikleşmesi veya gözeneği olarak anadan çocuğa akış daha yoğun ve daha canlıdır. Ana-çocuk bağı bu anlamda toplumsal kültürün sürekliliğinde, değişiminde daha esastır. Anadan başlayan değişim, birkaç nesile yayılan, artık tohumu serpilmiş, büyük kuraklık ve ani felaketler gelişmezse kendi mecrasında ağır ağır akacak bir değişimdir. Ana-kültürü hem dilsel anlamda, hem duygu yoğunluğu, yaşamsal bağ, kimlik oluşumu anlamında bir köktür. Kök; doğaya bağlayan göbekbağı, doğadan gelen her şeyin akışını sağlayacak, bunu sese, duyulara, kokulara, bakışlara ve sezgilere aktaracak, kendine ilişkin bir bakış oluşturacak, kendi farkındalığını sağlayacak temel bir bağdır. Çocuk farkındalığının ilk halkasını anne ile ilişkide yaşar.  Aslında onun çevresini algılayışı, ilişkisi anneden geçiyor. Doğumdan uzun bir zaman sonra bile, ilk başta tamamen kendisinin birebir devamı gibi algıladığı beden olarak anne, çocuk için zamanla kendisi dışında bir sese, dokunuşa, bir görüntüye, kısacası bir varlığa dönüşür. Ama başta anne, çocuğun içine doğduğu, onu çevreleyen yaratılmış evrenin kendisidir; verendir, her şeyi bilendir, besleyendir, anlayandır; çocuğu evrene bağlayan göbekbağı olarak anne, uzun zaman bu rolünü sürdürür. Başta kendisi annenin değil, anne kendisinin bir parçasıdır, uzantısıdır. Bu tabi subjektif ve kendine göre bir algılayış. Neredeyse çelişkisiz bir özdeşleşme. Anne için çocuk, kendisinden olan, ama kendisi olmayan bir canlı-ruhlu beden, ondan farklı, ama onsuz da olamayacak bir varlık. Kocaman bir çelişkiler yumağı; çocuk için bu çelişkisiz özdeşleşme, anne için çok büyük bir çelişkiler dünyası. Onsuz olamayacak, ama ondan da giderek farklılaşarak gelişecek ayrı bir varlık. İlk ve temel sevgi bağı, güven oluşturucu kimlik ve kişilik temellerinin atıldığı bir ilişkidir bu. İnsan oluşumunda ilk diyalektik; ilk çelişkiler, ilk nitel sıçramalar, ilk dönüşümler, duygu-düşünce oluşumu, ilk soyutlamalar hepsi bu ilişki ile sağlanır.

Çocuk sayısız krizlerden ve bariyerlerden geçerek dönüşümler yaşayarak büyür. Bundan dolayıdır ki, ayakları üzerinde durma, düşünebilme, kararlar verebilme gücüne eriştiğinde ahlakın ve politikanın bir öznesi haline gelişi kutsallaştırılır. Bu aynı zamanda ona verilen emeğin toplumsallaştırılması ve kutsanmasıdır. Toplum kendisini yeniden üretmiştir, varlığını ve hakikatini yeniden kazanmış ve aşmıştır. Kendi yansımasını, kendi yaratımında tekrar bulmuş, sürekliliğini, yaşayabilirliğini ortaya koymuş, aslında onda kendi yaratım ve aynı zamanda kendini aşma gücünü görmektedir. Toplumsal yaşama, toplumun kendini dönüştürme ve özgürleştirme potansiyeline önemli bir kaynak sağlanmıştır.

Donanmış,  kendini aşma ihtimali çok yüksek, yeni bir ruh ve beden kazanmıştır. Yediği gıdaya bile kutsallık atfeden bir toplumun, bu yeniliği kutsamaması, buna çok yüksek bir anlam biçmemesi beklenemez. Burada çok kaba indirgemeci bir şekilde toplum eşittir birey demiyoruz. Fakat suni-soyut birey-toplum ayrıştırmalarını ve karşıtlaştırmalarını da doğru bulmuyoruz. Toplum-birey kesinlikle diyalektik bir ilişki içerisindedir. Toplum bireyde hem kendisini yaratmış, hem de kendisini aşacak olan üst-insan potansiyelini. Diyalektik nihayetinde kendini karşıtındakiyle ilişki içinde olduğunu görmektir. Bu doğal diyalektik atom-altı dünyada da vardır. Saniyenin milyonda bir oluşup yok olan; varlığı-yokluğu neredeyse bir olan bir parçacık, bir atom sistemini hem tamamlıyor, ama hem de her an onu değişime uğratabilecek, yeni bir sisteme-oluşuma götürebilecek bir potansiyel ve olasılıktır.

İlk yabancılaşma öncelikle kadına karşı kurulmuştur 

Toplumsal yaşam ve kadın ilişkilendirildiğinde genellikle kadının doğayla olan bağları, incelikli, sezgili, duygusal ve duyarlı karakteri ile birlikte onun doğurganlığı öne çıkarılır. Bu belki eksiktir, fakat özünde çok yanlış da değildir. Fakat kadın sözkonusu olduğunda; binlerce yıllık erkek egemenlikli bilinç çarpıtmaları ve egemenlikli ideolojikleştirmeler göz önüne getirildiğinde söylenen her şeye şüphe ile bakmak, hatta bazen tersini düşünmek daha doğru gelmektedir. Egemenlikli sistemin kendisi de kadını böylesine “doğa” alanına sıkıştırmakta ve bunu kadın-bedenle –biyolojik doğurganlıkla- özdeşleştirmektedir. Kadın birinci doğa ile ikinci doğa arasında hep yenilenen ilk ve tek halkadır. Doğa-toplum köprüsünün uzandığı, aslında bilincin ve ruhun derin köklerinde karanlık ve tanımsız kalması gereken bir yerdedir kadın. Hem fizik-biyolojidir, ama hem de en kapsamlısından metafiziğin konusudur. Nasıl ki, tanrı bilinçlerde ve ruhlarda bilinmez, sayısız sıfatlarla yüklenmiş, tanımlanmayacak denli soyut ve aydınlık her yerde kutsallık içerisinde ise; kadın o denli sayısız sıfatlarla kötü bir metafiziğin nesnesi, lanetli, tabularla yüklü, günahın, şehvetin ve dünyevi olan beşerin en büyük sembolü. Kadın özünde bir imge olarak yeniden yaratılır. Tıpkı tanrı imgesi gibi. Kadın doğa, erkek kültür; kadın beden, erkek ruh ve akıl, kadın nesne, erkek öznedir; kadın bilinmez, mistik bir gizem ve ürkütücü bir karanlıktır. Zaptedilmesi gereken doğadır. Doğurganlığıyla kadın, yaratıcı köken ve toplumsallığın toprağı, kanı ve bedenidir. Bedeni, cinselliği ve doğurganlığı kontrol altında tutulmalı, terbiye edilerek evcilleştirilmeli, kalın çizgilerle toplumsal alanlardan uzak tutulmalı, politika ve ahlakın alınır-satılır nesnesi halinde tutulmalıdır. Ona olan sahiplik, en derininden beynine ve bedenine kazınmalıdır. Kadına hep şüphe, korku, güvensizlik ve hatta düşmanlık derecesinde yaklaşılmalı. Bunun için sistemli bir şekilde kadın imgesine paralel, onun diğer kutbu olarak erkek imgeleri yaratılmalıdır ki, bunun en köklüsü erkekteki kadın algısıyla birlikte gelen düşmanlığı, korkusu ve ona karşıtlığı olmaktadır. Bunun ne tür uygulamalarla gerçekleştirildiğini tasavvur etmek bile zor. Baruya toplumunun bu konuda geliştirmiş olduğu yöntem belki de bir ipucu verebilir. Erkeğe kapalı olan ergenlik törenlerinden dönen genç kadınlara, genç erkekler saldırtılır, elinde sopa, her türlü dikenli aletle erkekler en ağır küfürler eşliğinde kadınları öldüresiye dövdükten ve şiddet uyguladıktan sonra ava çıkarlar.  Aslında bunun için çok uzaklara ve geçmişlere de gitmeye gerek yoktur. Her şey başından beri çok canlı, yanı başımızda ve içimizde cereyan etmektedir. Günümüzde kadına yönelik vahşice uygulanan sünnetten ve cinsel organı dikmekten tutalım, recm, töre adı altında canlı-canlı toprak altına gömmeye, tecavüz kültürü ve belki de en yaygını olarak her gün küçük kızların ve erkek çocukların gözleri önünde anneye uygulanan baba, abi, oğul şiddeti. Gözlerimizle adeta an-an içerek büyüdüğümüz ve her defasında biraz daha kırıldığımız, güvensizleştiğimiz, korku, öfke, nefret ve şüphelerle yüklendiğimiz aile ilişkilerini çözümlemek ve anlamlandırmak bile yeterlidir.

Aslında kadının doğurganlığı ve onunla birlikte etrafında oluşan ilişkiler sistematiği erkek egemenlikli sistemin ve yarattığı bilinç ve duygu çarpıtmalarının en önemli gediğini teşkil etmektedir. Neredeyse bütün erkek egemenlikli mitolojiler, dinler ve ideolojiler bu çıkmazdan çıkmanın yalanlarıyla doludur. Örneğin Yeni Gine de bazı topluluklarda kadının doğurganlığının da, genç erkeğin erkekliğe adım atışının da yetişkin erkeklerin spermlerinin düzenli olarak kadına ve çok küçük yaşta annesinden koparılarak, erkek topluluğunda yaşayan genç erkeğe yedirilmesiyle sağlandığı söylenir. Ya da işte tek tanrılı dinlerde olduğu gibi kadın, aslında erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmıştır.  Ya da Kutsal Ruhun soluğuyla Babanın oğlunu taşıyordur rahminde.

Bu anlamda toplumsal olana karşı ilk iktidar ilişkisi, dolayısıyla ilk yabancılaşma öncelikle kadına karşı kurulur. İktidarın kendisini geliştirip ilk kurumsallaştırdığı alan kent olmaktadır. Kent merkezi güç birikimine ve tekelleşmesine zemin olarak elverişlidir. Kent kuruluş itibarıyla toplumsal farklılaşmanın, çoklu ve zengin bir bileşimin, bununla gelen düşünce ve kültür zenginliğinin bir ürünü; neolitik toplumsallığın maddi ve manevi gelişiminin ve kurumlaşmasının bir sonucudur. Kurulan ilk kentlerin her birinin tanrıçası ve birikmiş ana-kültür değerleri vardır. Zengin bir mitoloji, kutsallık değerinde toplumsal yaşam kuralları, şiirsel-müzikli bir dil, her birinin ayrı meleri olan müzik aletlerinden tutalım, insanın ahlak,  temel hüzün-sevinç ve mutluluk davranışlarının düzenlenişine, bunların ifadesi olarak edebiyatına, meslek oluşumlarının ve çeşitlerinin melerinden, toplumsal otorite gelişim ve kurumlarının sözleşmesi de diyebileceğimiz politik esasların ifade edildiği melere ve yine şifalı ot ve madde karışımlarının melerine kadar hepsi özünde bir kent devrimine işaret etmektedir. Tam bir aydınlanma, politik ve kültür devrimi olmaktadır. Neolitik tarım-köy devrimini inkâr ve reddetmeyen, ondan farklılaşarak değişim ve dönüşümü mümkün kılan bir toplumsal diyalektik yakalanmıştır. Mitolojik-dinsel, kozmogonik, ekonomik, kültürel, politik ve ahlaki bir toplumsal süreklilik ve akış sağlanmıştır. Ortada çok güçlü bir paradigmal gelişim vardır. Bunları belirtmemizin sebebi; egemenlikli sistemin yarattığı derin bilinç çarpıtmalarıdır. Uygarlık sisteminin adeta kenti yarattığı, erkek aklının gelişkinliği ve yükselişinin bir sonucu; aslında vahşi doğadan bir kopuş olarak yüksek soyutlama gücünün ve bilincin gelişimi gibi algılanışından bahsediyoruz. Bunun içimizdeki erkek egemenlikli zihniyette azımsanmayacak bir etkisinin olduğunu belirtmek gerekiyor. Sanki bıçakla peynir keser gibi neolitik tarım-köy toplumundan ve duygusal zekâdan kopuş ve aniden bir tanrısal vergi olarak bir erkek egemenlikli bilinç ve akıl sıçramasının sonucu kentleşme ve uygarlık gelişimi olmuş gibi. Bu iktidarcı bir yanıltmadır. Ne bilinç gelişimi ve ne de toplumsal gelişim bu kadar kökten ve aniden, hiç yoktan oluşmazlar. Toplumsal inşalar ve gelişimler kesinlikle birikimin bir ürünüdür. Toplumsal zamanlar süre olarak geniştir; yüzyıllık, binyıllık bir süre toplumsallık açısından belli değişimleri getirebilir, fakat kültür oluşumu ve yarattığı yaşam anlamları, bilinçleri birden, kolay ve kökten değişemez; gelişemez de. Bir davranışın, anlayış ve yaşam biçiminin bir toplumsal kültür halinde içselleşmesi, toplumsallaşması uzun zaman süresinin konusudur. Eski, sistem olarak veya bir yapılanma olarak aşılsa da, insan ruh ve duygularında, zihniyetinde çok uzun süre varlığını korur. Kutsanmış veya tabu haline getirilmiş; bunun için çok köklü bir şekilde toplumsal kimliğin ve varlığın parçası haline getirilmiş, yaşamda tutarlılığın, bütünlüğün ve anlamın kaynağı olarak belirlenmiş davranış, bakış ve değerler toplamının bir çırpıda karşıtına dönüşmesi düşünülemez; üzerine ancak yenisi eklenebilir. Toplum aksi halde bir kimlik, irade, akıl ve hakikat haline gelemezdi. İşte şimdi kapitalist modernite en çok bu gerçekliğe saldırı halindedir. Kültür denilen uzun süre tarih ve toplumu gelip-geçici, sanal ve popüler bir olguya dönüştürme; köksüzleştirmek istiyor. Dün okuduğun bir roman, dinlediğin bir şarkı, söylenen söz, kurulan ilişki veya daha kapsamlı çelişkiler, sorular insan beyninde ve duygularında bir an için etki yapsa da, bunların çok köklü izler bırakmaması, hatırlanamaması, kısa sürede unutulabilmesi; unutmanın, boşaltmanın yeniye yer açmak için gerekli olduğunu savunan sosyologlar bile vardır. Bu yaşamın tutarlılığını, bütünlüğünü ve anlamını yitirmektedir. Bu bir kültür üretimi değildir tabi. Hatta en amansızından bir kültür katliamıdır. Soyut akıl, analitik akıl da öyle bir çırpıda gelişip bir kültüre dönüşmedi tabi. Bu çok nankörce bir inkâr ve egemenlikli ideolojikleştirmedir. Kadını özellikle doğa, beden, nesne ve biraz da mistik-bilinmez, sezgisellik ve hatta içgüdüsellik alanlarına hapsetmenin ve kendini bilinç yükselişinin ve akıl gelişiminin tam merkezine oturtmanın yalanıdır.

Tarım köy toplumu bütün toplumsal formların anasıdır

Tarım köy toplumu kendi içinde çok köklü kültür yapısıyla aslında kendine yeterli, kolay-kolay çözülemeyen ve temel toplum formudur. Köylülük bu anlamda bir sınıfsal yapıdan ziyade, bir temel toplumsal yaşam formu ve gerçekliği olmaktadır. Toplum-doğa ilişkisinin oluşturduğu canlı ve organik bir eko-sistemdir. Beraberinde yarattığı kültür; evrensel nitelikte bütün toplumsal formların anası konumundadır. Dünyanın hangi coğrafyasına da gitsen, köylülük veya köy toplumu az-çok ortak özellikleri taşır. Fakat Ortadoğu’da tarım-köy toplumu derin neolitik kültür yapısıyla çok daha köklü bir şekilde varlığını korumaktadır. Bütün devletli uygarlığa ve erkek egemenlikli sisteme karşın; toplumsal örgü ilk oluşum halini özde önemli oranda korumakta, güçlü reflekslere ve yaşam gücüne sahiptir. Bunun nedeni; neolitik ana-kültürünün burada gelişmiş ve çok derin yaşanmış olmasıdır kuşkusuz.

Doğa ile bağların, kendi içinde daha komünal, daha ortakçı ve paylaşımcı, ahlaki yönlerin, yine çoğu zaman animizmin veya mistik bir doğa ile bütünleşmenin daha önde olduğu topluluklardır. İnsan-toplum ve doğa-evren arasında işleyen bir bütünleşme ve canlı bir metabolizma; aslında insanın ve toplumun varoluş alanıdır. Emek verilmiş, anlamlandırılmış ve kimliklendirilmiş bir yaşam çevresi ve ilişkiler ağıdır;  ekolojiktir, feminendir. Eko-sistemin bütün unsurları birbiriyle içsel bir ilişki ve çelişki içerisinde; her unsurun bir işlevi ve karşılıklı bağımlılık içerisinde olduğu birbirini tamamladığı bir bütünlüktür. Dolayısıyla tarım-köy toplumunu salt ekonomik bir topluluk, bir üretim ilişkisi olarak değerlendirmek; her an sınıflaşmaya açık, ilkel, geri ve kültürsüz gibi yakıştırmalar aslında reel-sosyalizmin proletaryayı yücelten ve toplumun merkezi bir öğesi haline getirmesinden de güç alarak dillendirilen yakıştırmalar olmuştur. Özellikle kapitalizmin gelişimi ile tarım-köy toplumsallaşmasına karşı ekonomik gibi görünen, fakat aslında çok derin ideolojik sebepleri olan bir düşmanlık ve saldırı geliştirildi. Özellikle Avrupa ve daha sonra Amerika da çok vahşi bir sosyal soykırım yaşandı. Eskiye, geleneksel topluma ait her şeyi yıkan, hiçbir şey bırakmayan kapitalizme devrimci nitelikler atfedildi. Modern köleler ordusu olarak proletaryanın nasıl oluşturulduğunu görmek gerekiyor. Birden yaşam bütünlüğünden binlerce yıllık kök saldığı eko-sisteminden, topraklarından, etnik-kültür yapısından, geleneklerinden ve oluşturmuş olduğu yaşam amaç ve anlam bütünlüğünden çok vahşi bir şekilde koparılarak, bütün direnç ve savunma gücünden yoksunlaştırılarak bu yapıldı. Sadece doğadan koparılma anlamında değil, onunla birlikte insanın kendi doğasından koparılması sürecidir. Tarihin en büyük kendine yabancılaşma adımını atacak, kendi emeğini ve gücünü satacaktır. Hep Asur imparatorluğunun Ortadoğu’da gerçekleştirdiği köklü etnik temizlik ve soykırımları akla getiriyor. Asur zulmü tarihte en büyük etnik direniş dalgasıyla karşılanmıştır. Fakat burada yapılan; toplumsal örgünün felç edilmesi, adeta omurgasız, iradesiz ve dilsiz bir konuma getirilmesidir. Aslında ilk köleleştirmelerden çok farkı yoktur. Buradaki vahşeti hissetmemek mümkün değildir.

Tarım-köy toplumsallaşmasını salt ekim-tarım ve köy yaşamı gibi algılamak çok yanılgılı olacaktır kısacası. Kent; her türlü merkezileşmeye ve tekelleşmeye elverişlidir. Kentlerde kadın tekelinin daha fazla geliştiği bir gerçektir. Kadının daha fazla düşürüldüğü de. Kadın oluşturmuş olduğu kültür dünyasından, doğadan koparılışı ve ev içine hapsedilişi burada köklü bir şekilde gelişmektedir. Saraylarda cariye olarak zevk objesidir, kadın burada aslında yeniden imgelenir, yeniden bir beden-terbiyeden geçirilerek erkek egemenliği için daha kullanılır, alınır-satılır hale getirilir. Derin kadın köleliğinin kentle bağları daha güçlü ve derinlikli incelenmeli kuşkusuz. Tarım köy toplumunda kadının kendini tanımlaması, üretmesi, doğayla bütünleşmesi ve ana-kültürünü ayakta tutması çok daha ileri düzeydedir. Üretimde en az erkek kadar yer almaktadır, yaşamın sürdürülebilirliğinde çok daha fazla irade ve özne konumundadır. Kadın-erkek çelişkisi var olmakla birlikte; tarım üretimi ve içerisinde yaşanılan köy topluluğu cinslerin rollerini aşırı uçlara kaydıramamaktadır. Demokratik-komünalite burada özünde kadının bizzat yaşamdaki rolü, etrafında oluşturduğu sosyal bütünlük ve yaşama kattığı anlam ile bağlantılı olarak belli oranda korunmuştur. Hala neolitik ana-kültür değerleri etkisini hissettirmektedir. Kadın çok iradesizleştirilememiş,  tümüyle bir cinsel objeye indirgenememiştir. Aşırı erkeksilik, ya da aşırı kadınsılık çok fazla gelişme şansına sahip değildir. Hatta kadının yaşam içerisindeki rolü çok daha fazla kültür oluşturucu öğe olma gerçekliğinden kaynaklı öndedir. Tüm bunlar kadını da, aslında erkeği de kendi doğasına ve kendi gerçekliğine daha yakın bir pozisyonda tutmaktadır. Erkeğin gerçekten ne olduğu veya kadının gerçekten ne olduğu bizzat yaşam gerçekliğinde, üretim içerisinde açık, görünür, yalın ve somuttur. Bu açıdan iki gerçeklik de birbirine daha yakın ve daha gerçekçi durmaktadır.

Kadın bir sosyal örgü olarak burada hala canlılığını ve etkinliğini belli oranda korumaktadır. Cinsiyetçiliğin etkileri özellikle zihniyet itibarıyla burada hiç gelişmemiş diyemeyiz, erkek egemenliği bazen en yalın ve çıplak haliyle ve şiddetli yaşanmaktadır. Fakat kastedilen tüm bunlardan öte; bir toplumsal inşa ve imge olarak kadının yaşamla olan bağları, kültürel kaynak ve toplumsal yaşam içerisindeki etkinliğinin hala gücünü korumasıdır. Erkek egemenlikli uygulamaların burada bu kadar çıplak ve şiddetli yaşanmasının bir sebebi de kadının yaşam içerisindeki güçlü toplumsallığı olmaktadır. Erkek şiddetle bastırma ihtiyacını duymaktadır, çünkü çok canlıdır, etkili ve etkileyicidir. Buna rağmen, erkeğin aşırı gücü burada biraz törpülenmiş, hatta bazı topluluklarda dengelenmiş durumdadır. Erkek kolay kolay yaşam kararlarını kendi başına, kadına rağmen verememektedir. Bir ahlak-kültür olarak ortak karar ve ortak üretim daha öndedir.  Burada kimi yanlış algıları ve bakış açılarını da değerlendirmek gerekiyor. Neyin geri-neyin ilerici olduğu veya toplumsal gerçeklikte neyin doğru veya yanlış olduğunu çarpıtılmış özgürlük ve kadın bilinçleriyle algılamamız gerçekten zordur. Kafamızda oluşturulmuş olan kadın imgeleri çoğu zaman özgürlük algımızı ve sınırlarımızı belirleyebilmektedir. “Feodal”, “geri”, “zayıf”, “ideolojik bilinç yoktur” dediğimizde hangi ölçüleri esas aldığımız tartışma konusudur. Kapitalist modernitenin Batı eksenli kadın ve özgürlük ölçülerini yeniden sorgulamak ve en önemlisi de bir sosyal-toplumsal örgü ve yoğunluk olarak kadın gerçekliğini daha derinlikli ele almak gerektiği anlaşılıyor. Bu konuda Zilan yoldaşın bütün hücrelerinde toplumsal yaşam gerçekliğini hissedişi, çözümleyişi ve buna verdiği cevap, kesinlikle bu toprakların tarihi, toplumsallığı ve kadın gerçekliğiyle bağlantılıdır.

Tarım-köy toplumunda toplumsal yaşam hala büyülü anlamını, doğa ile bütünlüğünü ve dengesini güçlü bir şekilde korumaktadır. Kendi kendine yeterli olan, aslında devlete çok fazla muhtaç olmayan, çok bağlantıları da olmayan, ahlakın önde olduğu demokratik-komünalitenin, karşılıklı bağımlılık ve tamamlayıcılığın derin izlerinin olduğu bir toplumdur. Doğanın bir devamı olduğu gerçekliğini her an hissetmekte, bunun derin sezgileri ve duyguları çok canlıdır. Her şey biraz animistçe, biraz mitolojik-masalımsı düşünülür; her şeyde bir anlam arayışı vardır. Aşırı soyutlama ve analitik düşüncenin gelişme zemini fazla yoktur, yaşamın gerektirdiği kadardır. Aslında düşünce formu daha bütünlüklüdür. Toplumsallığını önemli oranda yitirmiş insanda, her şeyin büyümeye tapınmaya dönüştüğü, büyümenin bin bir hileli yolunun açıldığı, ahlak bağlarının alabildiğine zayıfladığı, geleneğin ve en önemlisi de komünalitenin ortadan kalktığı kent toplumunda hem çok köklü duygu ile düşünce çarpıklaşması yaşanır, hem de duygu-düşünce arasındaki çelişki insan doğasını tahrip edecek düzeyde derinleşir. Fakat köy toplumunda düşünce de, duygular da daha sade ve birbirine daha yakındır.

Günümüz çağında kapitalist modernitenin ulaşmış olduğu düzey göz önüne getirildiğinde tarım-köy toplumunun bir eko-sistem olarak modernite merkezlerinde neredeyse yok olmakla yüz yüze kaldığı ortada. Bunun sadece toplumsal ekoloji açısından değil, doğadaki evrensel düzen ve denge açısından da ne kadar tehlikeli olduğu şimdi tartışılmaktadır. Erozyondan tutalım, doğa dengesinin aşırı ve çarpık büyüyen kentleşme yüzünden nasıl tahrip olduğu, bunların insan doğasında da tehlikeli hastalıklara yol açtığı belirtiliyor. Sorun sadece doğanın tahribatı, ekolojik bir yıkım sorunundan da öte; toplumsallığın kuruluşu ve oluşumuyla ilgili bir sorundur. Bu anlamda tarım ve köy toplumu en uzun süre sosyolojisinin bir konusu olarak, toplumsallığın oluşum karakterinin ve kendini üretmesinin temel biçimi olmaktadır. Bütün diğer toplumsal formlar kaynağını bu toplumsallıktan almaktadır. Olmazsa toplumsallık olmaz gibi bir niteliğe sahiptir.

****