ÖZGÜR KADIN PERSPEKTIFLERI -I-

1-savasmak-bir-sevme-bicimidir

ABDULLAH OCALAN

Bu çalışma benim için kadın çalışmasıdır, kadınla buluşmadır, kadınla yaşamadır, kadınla yürümedir, kadınla yoldaşlaşmadır, savaşmadır. Bazıları buna özgürlük, eşitlik yürüyüşüdür diyebilirler. Bunların tümünü kapsayan bir çalışmadır. Herkesi bunu derinden doğru anlamaya, hatta bundan nasibini almaya çağırıyorum. Eğer bana inanıyor ve güveniyorlarsa, çok bağlı insanlar olmak istiyorlarsa, bizimle bizim ölçülerimize bağlanmak istiyorlarsa, bu çalışmalara yüksek ilgi duymalılar. Orada aşkı da, zaferi de, savaşı da bulabilirler.

Bir Kadın Ne Kadar Özgürse, Onun Mensup Olduğu Halk Da O Kadar Özgürdür

Kürt toplumunun sosyolojik değerlendirmesini yaparak, işe önce kadınla başlamanın daha anlamlı olacağını ortaya çıkardım. Bu benim vardığım bir sonuç.

Bu, benim yürüttüğüm büyük savaşımla çok yakından bağlantılı. Öyle birkaç tez, birkaç teorik çalışma olarak görülmemeli. Savaşın çok yönlü gelişmesi, özellikle örgüt içi ortamın geliştirilmesi, hatta “neden güçlü kişilikler oluşmuyor, komuta kişilikleri, güçlü siyasi kişilikler neden oluşamıyor” sorusuna giderek daha derin cevaplar vermeye çalıştığımda, “kadınların kurtulması gerekir” gibi bir sonuç çıkardım. YAJK tamamen bu düşüncenin bir ürünüdür. Bu anlamlıdır. “Önce kadınları vurun” sloganı bizim bu çalışmamızın içinde şimdi çok daha iyi anlaşılıyor. Kadınları vurduğun zaman bütün toplumu esir alırsın. “Önce kadınları kurtarın” dediğin zaman, tüm toplumu da can alıcı yerinden kurtuluşa çekmiş olacaksın. Aslında hayli önemli bir tez, ama biz de önemli bir cevabı vermiş bulunuyoruz. Ben bizzat bu sözü duymamıştım ama kendi çalışmamdan çıkardığım sonuç; önce kadınların kurtuluşu, hem de erkekten kurtuluşu gerekli. Bu beraberinde çok önemli gelişmeleri ortaya çıkarabilir. Şimdi bu, hem çözümleme düzeyinde, hem de pratikleşen bir çalışma. Bu konuda günlük uğraşılarımız var. Kadın açısından da, erkek açısından da söylenecek hayli çok şey var.

Bir de kendi açımdan söylemem gereken hususlar var. Yani öyle anlaşılıyor ki, bizim hakkımızda, Önderlik ve kadın konusunda herhalde CIA’nın, MİT’in körüklediği, bazı oldukça küçük amaçlı kişiliklerin, nasıl yaşadığıma ilişkin saptırmaya çalıştıkları epeyce demagojik söylem var. Bu fırsattan istifade ederek çok iyi aşma gücündeyim ve oldukça da yararlı bulmaktayım. Önderlik, şahsen belki bunu ben temsil ediyorum, ama gerçekten burada bir şahıs gücüyle ifade edilmeyecek kadar oldukça kurumsal bir anlama sahiptir ve oldukça da üzerinde düşünmemiz gerektiğine inanıyorum. Zaten alınan mesafe de var, anlaşılmayı gerektirir. Ama tabii bir temsilci kişilik olarak da kadınla yaşamaya ilişkin çok önemli gelişmeleri yakalamış bulunuyoruz. Bunu hemen hemen bütün mücadele alanlarında, hem kavram, hem örgüt düzeyinde geliştirmeye çalışıyoruz.

Aynı şey kurtuluş için de geçerlidir. Bir kadın ne kadar özgürse, onun mensup olduğu sınıf, kadın cinsi, kadının temsil edildiği halk, ulus o kadar özgürdür denilebilir. Biz bu yanıtı biraz daha derinliğine açıklığa kavuşturmaya çalıştık ve kesinlikle kadın çalışmaları salt bir cinsin özgürlük çalışmaları değildir. Toplumun temelinde eşitlik, özgürlük; sosyal, siyasal, hatta askeri boyutları olan, kesinlikle diyalektik bütünlüklü anlaşılması gereken bir çalışmadır. Bu çalışmanın doğru anlaşılması halinde, doğru bir sosyalist anlayış kadar, aslında sosyoloji bilimine göre de, sanırım psikolojiye göre de her türlü hastalıklardan, bu arada baskı ve sömürüden ileri düzeyde kurtuluşun, daha özgür bir yaşamın ve oldukça kapsamlı gelişimin önünü açmış olacağız. Sorun bu denli önemli. Sanırım en büyük cehalet bu anlamda yaşanıyor. Fakat aynı zamanda cehaletin olduğu yerde büyük istismar vardır. Türkiye’nin ideologlarından, elebaşlarından, siyasetçilerinden tutalım sanatçılarına kadar, askeri güçlerinden tutalım ahlakçılarına kadar, bu konu muazzam çarpıtma altında tutulmaktadır ve en büyük baskı ve köleleştirme bu konular üzerinde ve çok sistemli bir şekilde sürdürülmeye çalışılmaktadır. Bu nedenle bu çalışmalar sanıldığı kadar kolay bir çalışma değil; büyük bir beyin gerektiriyor. Yoğun bir düşünce kadar, oldukça cesaretli adım atmayı gerektiriyor. Böyle bir kişiliğe ulaşmak zor, yoğun çaba istiyor. Biz biraz denedik. Bizim denememizin nedeni de, dediğim gibi bir katliamı önlemek, ölümden daha beter bir yaşamı anlaşılır ve yaşanılır kılmak istememizdi. Bu nedenle biraz cesaretle kadın kimliği üzerine çalışmaya başladık. Şimdi bu konuda bazı sonuçlar çıkarılabilir.

Gücü Olmayanın Özgürlüğü, Eşitliği Olamaz

Çok açık söyleyeyim; hiç ayıplı, bilmem “böyle önder mi olur” sözlerine aldırmadan, sanırım bazıları daha iyi düşünebilir. Kamuoyunu, aydınları düşünmeye çağırıyorum. Bu aşamada Kürt toplumunda ve bana göre gerekirse bütün cihan için de geçerli olabilecek – ama ağırlıklı olarak bizi ilgilendiren Kürt toplumudur – düşüncemizin temeline bazı kavramlar yerleşiyor. Birincisi şudur: Kadının köklü bir biçimde erkek gerçekliğinden, sadece cins boyutuyla değil, felsefe, ahlak, siyaset vb. toplumsal etkinliklerdeki etkisinden kopartılması gerekiyor. Bazı temel gerçeklerin ortaya çıkabilmesi için bu kopuşun oldukça köklü olması gerekiyor. Kendi deneyimlerimize baktığımızda kadın bu kopuşla birlikte muazzam bilinç kazanıyor. Erkeğin elindeki gücün ne kadar aleyhinde kullanıldığını iyi görüyor ve bilinçleniyor. Gücü olmayanın özgürlüğü, eşitliği olamaz.

Şimdi kadını güce kavuşturmanın yolunu bulmamız gerekiyor. Bunun Kürt halk gerçekliğiyle ilişkisi var. Bana göre Kürt halkı ve TC sisteminden -yani Osmanlı’yı da özellikle Avrupalılar eli kamçılı olarak değerlendirirler- daha da sert bir durum var. En kötü, en zorba bir erkeğe zorla vardırılmış bir karıya, bir kadına benzetilebilir. Aslında Kürt halkının kendi gerçekliği de böyledir. Uygulanan politika, bir kadın üzerine uygulanan politikadan daha farklı değildir. Zaten bizi bu çalışmaya götüren bir neden de budur.

Kadını bu noktada ele aldığımız zaman, gerçekten güçlenmesinin yolu kopuştan geçiyor. Daha eşit ve özgür bir birlik için kopuştan bahsediyorum. Burada salt bir teknik yaklaşım sözkonusu değil. Ama bu kopuşun hem sosyolojik olarak, hem siyasal olarak önemli bir gelişmeye uğrayabilmesi için artık süresini, biçimini de somut olarak belirlemeliyiz. Böyle çok ciddi bir kopuşun olması kaçınılmazdır. Şimdi bana bazıları, “kendisi kadınlarla nasıl yaşıyor” diyor. Hayır, benim kadınlarla yaşamamdan ziyade, kadınlarla nasıl yaşanılması gerektiğine dair çalışmalarım var. Bana göre bu çok acımasız bir savaş oluyor. En zor yürüttüğümüz savaşlardan birisidir.

Kendi kişiliğimi söz konusu edecek olursam, ben, mevcut düzeydeki kadınla yaşanılmaz diyorum. Yani bir siyasal kişilik, hatta bir askeri kişilik olarak kendimi dile getirirken, hangi kadınla klasik anlamda toplumda görüldüğü gibi yaşamaya çalışırsam çalışayım, önderliği, ulus önderliğini yürütemem diyorum. Neden diyeceksiniz? Şundan: Çok ileri düzeyde gelişmemiş bir kadın, benim beynimi, yüreğimi adeta her gün çekiçle döver, küçük işler üzerine uğraştırabilir. Bir ulusal önder, hatta bir sosyalist önder, çok ciddi özgürlük problemleriyle karşı karşıya ise, karşısında mutlaka güçlenmiş kadını görmek zorunda.

Kadının özel mülk olması, düzenin en ince bir metası olarak kendini konuşturması şiddetli bir savaşa yol açar. Hani toplumda meşhur bir söz var; “her liderin arkasında bir kadın var” diye. Ama nasıl bir kadın? Erkeğini öne çıkarıyor ama kendisi karanlıklarda kalıyor. Erkek önder oluyor ama kendisi cüceleşiyor. Ben bunu kendime yakıştırmam. “Benim arkamda, beni geliştiren kadın” sözcüğünden nefret ederim. Kadın gelişecekse yan yana veya önde gelişmeli. Böyle bir anlayışım var.

Mevcut durumu ile korkmamak gerçekten elde değil. Burada kadını kötülemek gibi bir düşüncem yok. Riyakârlığı söz konusu. Değer verdiği ölçüler politikadan, askerlikten, özgürlükten ve yaşam değerlerinden son derece uzak. Şimdi bundan sonuç çıkartamayız. Mesela tarihten birçok örnek de verebilirim. Örneğin, Stalin etkili bir önderliktir, fakat yanındaki kadın intihar etmek zorunda kalmıştır; yani o yaşamı kaldıramıyor. Yine Türkiye’de askerler var, Mustafa Kemal’in kendisi var. Mesela onun bir evlilik olayı ve etrafında bazı kadınlar vardır. O kadınların özgürlük düzeyinin sınırlılığı ve Mustafa Kemal’in büyük gücü, bu kadınları çok uyduruk, küçücük varlıklar haline getirmiştir. Evlenmek istemiştir; korkunç bir kadın ortaya çıkmıştır, etrafında yaşamak istememiştir. Ancak eğlenceli kadınlar olmaktan öteye gidememişlerdir.

Türkiye toplumunda henüz güç sahibi bir kadın çıkmadı. Diğer toplumlarda da bu aşağı yukarı böyledir. Ortadoğu toplumlarında da aynı tehlikeyi yaşamak istemiyorsak, almamız gereken tedbirler vardır. İşte bu, somutta YAJK diye karşımıza çıkıyor. Benim ahlakım biraz böyle. Bana göre, “yaşam” derken bazıları bunu doğru anlamıyorlar. Mesele salt cinsel boyutuyla bir yaşam değil. Kadını sadece bir cins olarak değerlendirmek gerçekten alçaltıcı bir yaklaşımdır. Çok yönlü bir paylaşımdan bahsediyorum. Eşitlik zaten bunu gerektirir. Sosyalizm eğer icra ediliyorsa kesin bunu gerektirir. Baskıdan, sömürüden uzak bir ilişki diyorsak, eğer “esas temel insandır” diyorsak, burada, bu karşımızdaki insanın, bireyin, kendi kimliği konusunda kesin karar sahibi olması gerekiyor. Beğeni, kabul-red ölçülerine sahip olması gerekiyor. Bunun için biraz da güçlü olması gerekiyor. Yani tamamen güçsüz, karşıdaki erkekse son derece güçlü; bu kadının varacağı biçim kesinlikle bağımlı olmayı getiriyor. Bunu iyi görmek gerekiyor.

Kaldı ki, erkek şu anda daha da kaprisli. Kadın bütün güç isteme noktalarında ihtiraslıdır ve kesin buna fırsat vermez. Belki de “kara sevdalı bir aşık olarak sana çok değer veririm” der. Ama gücü eşit paylaşmaya, kararları eşitçe vermeye gelince, en kara sevdalı erkek bile bir despot kesilir. Kendi açımdan bunları dikkate almak zorundayım. Kendi moral değerlerimi sağlam tutmak, sağlam ahlaki yapı içinde olmak için -başkalarının anlayacağı anlamda değil, kendim için söylüyorum- bu konuda ısrarlı olmak zorundayım.

Kadın cinsinin özgürlük düzeyi benim için önemlidir. Benim kadını kabul etmem için, kadının ulusal düzeyde bir kimliğe kavuşması gerekiyor. Bu ne anlama geliyor? Bu, genel bir yücelişi, genel bir çıkışı gerektiriyor. Bu, bilinçte, iradede böyle olduğu gibi, örgütlenmede ve birçok mücadele zeminlerinde kadının kendisini varlıklı kılması gerekiyor. Yoksa bir güçlenme olmaz. Uyduruk bir kadını çıkarmışsın, bir kurumun başına vermişsin; başkandır, bakandır, milletvekilidir; kadın böyle güçlü olamaz.

Kadının Özgürleşmesi Çok Yönlü Güçlenmesinden Geçer

Kadının güçlenmesini, cinsin çok yönlü özgürleşmesinde göreceksiniz. Sadece siyasal güçlenmeden bahsetmiyorum. Öyle ölçüleri, hatta ahlaki sistemleri olmalı ki, bir erkek çıkıp parasına, siyasal gücüne dayanarak bir kadını istediği gibi kullanamasın. Bu imkanı tümüyle erkeğin elinden almak gerekiyor. Moral ilkesine ihtiyacı var. Mesela bir erkek bir kadınla yaşamak istediğinde, kadının yeni oluşan yaşam gerçeğine ulaştığını hissettirmeli. Ben baskı uygulayamam, ekonomik gücüme de dayanamam. Barıştan tutalım siyasete kadar, ekonomik yaşam kararlarından tutalım çocuk sahibi olmaya kadar, cinsel yaşamı gönüllülük temelinde paylaşmaya kadar ortak karar vermeli, verebilmeli. Yani kadına hâkim olamayacağını, bu erkeğe kesin kabul ettirmeli. Böyle bir kabul olmayınca, erkek her zaman gücüne dayanarak kendisini dayatacaktır.

Kadının zavallılığı, yüzyıllardan beri korkunç düşürülüşü bu temelde ortaya çıkmıştır. Bunun tamamen tersine çevrilmesi gerekiyor. Şimdi ben de “çok zor” diyebilirim. “Ne gerek var, yaşamak istiyoruz; biraz kadın boyun eğse ne olur, daha da hoş olmaz mı” diyebilirim. Bana göre bu, olsa olsa faşizme kadar götürebilir. Bu bir ahlaksızlıktır. Tabii kadının buna verebileceği çok çirkin bir yanıt var. Benim kendi gözlemlerimle ve sosyolojik olarak vardığım bir sonuç, psikolojik de olabilir; kadın burada çok kötü bir cevap veriyor. Sen onu kaba bir cins baskısına aldın mı, o da çok kaba bir biçimde cinsiyetini silah olarak kullanıyor. Bu Kürt toplumunda büyük bir düşüşe yol açmıştır.

Kadın çok kaba bir cins aracı olarak, bir tür üretme aracı olarak kendisini böyle normlandırdıktan sonra, bir ahlaki ifade haline getirdikten sonra, Kürt toplumunun iflah olması mümkün değildir. Burada sadece kendisinin düşüşünü, alçaltılışını yaşamakla kalmıyor, ulus olmaktan da çıkıyor. İçimizden komutanlık, önderlik çıkmıyor. Kendi partimizde, özellikle savaş saflarımızda ciddi bir erkek göremedik. Daracık, küçük amaçlar için yaşamaktan kurtaramıyoruz. Bunun özüne gelip dayanıyorsun; sonuç, ailecilik ideolojisidir. Güçlü, koparıcı bir kadın, bir erkek için her şeyini ortaya koyar, ya da en temel tarihi bir amaç için her şeyi bir tarafa bırakır. Bu çok kötü bir ahlaktır, bunun kırılması gerekiyor.

Benim Kürt toplumu için bundan çıkardığım bir sonuç şudur ki; özelleşmeden genelleşmeye doğru bir çıkış yapmak gerekiyor. Çok özelleşmiş meta aracı gibi bir kadın olmaktan çıkıp, tamamen ulusal düzeyi ve bu arada genel toplumun çıkarları diyebileceğimiz; yeni özgürlük ahlakı, yeni özgürlük tavrı, yeni özgürlük bilinci, örgütü diyebileceğimiz noktaya kadar getirmemiz gerekiyor. Bizim kanserden, kanser kadar tehlikeli bu illetten başka türlü kurtulmamız mümkün değildir. YAJK’ı da bu temelde ortaya çıkarttık.

Şimdi içimizde bile bazı erkekler “eskiden kadınlarımız, biz silah patlatırken mermi getirirdi” tavrındalar. Ben bundan nefret ediyorum. Neden sen silah sıkasın da, kadın sana salt mermi getirsin? Erkek komutanlarımıza, savaşçılarımıza kalsa, kadınların yapacağı iş sadece mermi taşımak. Burada bir eşitsizlik var. Bu bütün işlerde böyledir. Kadına biçilen rol, “sen hep yardımcı ol, erkek de sana hakim olsun”. Bu bütün sınıflı toplumlarda böyle başlar. Kadının derinliğine ezilmesi de tarihte böyle başlamıştır. Ama hala yoğun bir biçimde böyledir. Ki, “özgürlük partisiyiz” diyoruz, burada da sürdürülmek istenen bu. “Kadın tek başına kalacağına, illa gelsin bizim yönetimimiz altında kalsın!” Neredeyse ‘bütün komutanlıklar erkeklerin, yöneticilikler erkeklerin’ diyecekler. Yani son tahlilde son söz mutlaka erkeğin olacak, kadının olamaz.

Tabii biz burada da bir yenilik yarattık; kendim için de yarattım. Varsın benim tam hakimiyetimde bir kadın olmasın. Zaten bunu kendi ahlakım açısından da ahlaksızlık olarak görüyorum. Sonuna kadar özgür olsun, kendisini yönetebildiği kadar yönetsin, bilinçlendirebildiği kadar bilinçlendirsin, gücünü ortaya çıkarsın. Neden bundan korkuyoruz, o da bir insan değil mi? Eğer öyleyse, o zaman güçlenmesinden korkmayalım. Benim hakimiyetim altında değil, kendi özgürlüğü için sonuna kadar dağda, bayırda, silahıyla yatsın, kalksın, yürüsün, koşsun. Şimdi kısacası bunu soruşturuyoruz.

Kadın birliklerimize “nasılsınız” diyorum, “inanılmaz bir bilinçlenmeyi yaşıyoruz, bunda mutlaka derinleşmeliyiz; hayretler içinde şimdi görüyoruz, biz erkeğin böyle olduğunu şimdiye kadar hiç anlamamıştık” diyorlar. Bu tabii şimdiden büyük bir bilinçlenmeye ve kendi içinde cinsini doğru tanımlamaya, doğru ve yeni kimlikli kılmaya yol açıyor. Küçük bir başlangıç demek istiyorum. Bu muhtemelen tüm topluma doğrudan yansıyacaktır. Bunun benimle ilişkisi ne derseniz, ilişkisi bu işte!

Herkesin arkasında bir kadın var, onunla öyle yaşar veya bir kadına dayanır, öyle yaşar. Bizim de YAJK’a dayanarak yaşamaya güç getirmemiz, yaşamı göze almamız gerekiyor. Bunu, sanırım Beşikçi gibi bazı sosyologlar daha iyi anlayabilirler. Yani birçok aydınımız maalesef bu konularda düşünce üretemeyecek kadar zavallı. Yanlış şeylerle uğraşıyor; kadınla yaşamak deyince “yatmak, kalkmak” anlıyor. Bunlar basit yaklaşımlar. Kadınla yaşamak biraz düşünce büyüklüğü ile olmalı. Duygularda, iradede gelişme ile, yücelme ile bağlantılı olmalı. Açıkça belirteyim ki hiç ayıp değil mevcut haliyle bir kadınla yatmak bana çok zor geliyor. Bazı alçaklar bunu yanlış değerlendiriyorlar ama gerçekten böyle. Zorluğun moral ve ilke ile de bağlantısı var. Hangi Kürt erkeğini -birçok toplumda da öyledir- veya Kürt kadınını bu bağlamda koysan bir yatağa, sabaha kadar leş gibi olur çıkarlar. Neden? Çünkü bağlanış tarzları yüksek moral ve ilkeye göre değil Bir kaçışla bağlantılı. Bu ilişkileri kesinlikle ulusal, toplumsal değerlerden kaçışla bağlantılı.

Ben burada yatmayı suçlamıyorum, bunu kimse yanlış anlamasın. Ama Kürt toplumu deyince, toplumsal realitemizde ilişkilerin temelinde çok ciddi ulusal amaçlardan, ciddi toplumsal özgürlük değerlerinden kopmaları ve “sen yüzde yüz benimsin, ben de senin” gibi bir felsefe ile birbirlerine kapaklanmaları söz konusu. Burada böyle bir kadın-erkek ilişkisinden artık hiçbir şey çıkmaz. Buna aile diyelim, eş, bilmem ne kurumu diyelim, karşılıklı eş, karı-koca ilişkisi diyelim. Burada her şey düğümlendi. Ulusal yaşam bitti, ileri düzeyde bir sosyal yaşam bitti. Toplumsal çıkar için kendini feda etme bitti. Örgütlenme için kendini öne koyma bitti. İleri ufukluluk, ileri düşünce bitti.

Bu kadınlar kimin kadınları olacak diye bir soru sormak bana ayıp geliyor. YAJK kadınları ülkenin kadınlarıdır, bunlar yüceliğin kadınlarıdır. Şu veya bu erkeğin değil, benim de değil. Bunlar özgürlüğün kadınlarıdır. Bunlar şehit kadınlardır; bunları kanıtlamışlardır. Cesaretleri ve fedakârlıkları buna layık olabileceklerini gösteriyor. Şimdi sevgiden bahsedilecek. Sevilecek kadın, yani bu temelde biraz ortaya çıkan kadın, eti, kemiği, budu için sevilmez. Ne kadar sana köledir, ne kadar senin malındır, bunun için de sevilmez. Sevilmenin özü özgürlükle bağlantılıdır. Nereden bakarsak bakalım, bütün aşkların yüce bölümünün temelinde bir özgürlük ifadesi vardır. Bunu yaratıyoruz ve bu yöntemle olur diyoruz.

Kürt kadınının, Kürt kızının yıllarca dağlarda savaşması, sevginin yaratılmasının en önemli kaynağı olacaktır. Bu kopuşla birlikte kadının değerini anlayacaktır. Erkek kadını çok istiyorsa, o zaman kadının değerini takdir etmesi lazım. Yani daha dün ezdiği, sövdüğü, dövdüğü kadın ile şimdi son derece özgür iradeli kadın arasındaki farkı görecek ve böylece kadının kıymetini bilecek. Kadın daha iyi örgütlü olursa, kendi moral değerleri olursa, “benimle yaşamı paylaşmak istiyorsan, şu kadar savaşçı olacaksın, şu kadar halkına, ulusuna, insanlığa bağlı olacaksın. Faşist olmayacaksın, feodal olmayacaksın, çok çirkin de olmayacaksın. Benim şartlarım bunlardır” diyecek. Kadının, YAJK’ın yaşam şartları, yaşamı paylaşma şartları böyle. Bir erkek, “bunu temsil ediyorum” diyorsa, o zaman bunu kanıtlayacak. Yok, “silahımla, gücümle seni zorla alacağım” diyorsa, bu olmaz. Tamamen özgürlük ilkesine göre sen de kendini kanıtlayacaksın. Kadın için bundan daha değerlisi olamaz.

Bana göre bu bütün çalışmalardan önce gelir. Bütün temel insani ilişkilerin en önceliklisidir. Dolayısıyla bu çalışmayı başarma ihtiyacını duyduk. Biraz el yordamıyla oldu. Bizim diğer işlerde olduğu gibi, bu işlerde de pratiğin ortaya çıkardığı zorunlu ihtiyaçla, teorik düzey ve bildiğiniz, gördüğünüz gibi sosyolojik, siyasal ve askeri boyutuyla benim bu konuya yaklaşmam hiç zor değil. Hatta duygular boyutunda yaklaşmam hiç zor değil. Ben bunu bilim adamlarına, sanatçılara bırakıyorum. Bu meseleyi çok ciddi ele almaları gerektiğini söylüyorum. Öncelikli bir mesele olarak değerlendirilmesi gerektiğini söylüyorum.

YAJK bu biçimde gelişiyor. Binlerce militanıyla gelişiyor. Hepsi fedai savaşçılarıdır. Bunlar daha da derinleşerek böyle gideceklerdir. Burada, ben ne kadar rahat yaşıyorum gibi bir şeye yer yoktur. Bunun önderliğini Sema Yüce’ler, Zilan’lar yapmışlardır. Binlerce şehit vardır, onlar yapmışlardır. Biz onların anısına, YAJK somutlaşmasını yaratacağız. Erkek bu konuda, kopuş varsa ben yalnız kaldım demesin. Hayır, erkeğin burada kedisine çekidüzen vermesi gerekiyor; tutarlı, dürüst, yiğit olması gerekiyor. Kendisini yaratması gerekiyor. Başka türlü YAJK somutunda, partimiz içinde veya dışında olsun, kadınla buluşmak mümkün değildir.

Şimdiden, “PKK Önderliği’nin yarattığı kadına ulaşılamıyor” diyorlar. Ulaşamazsın tabii! Neden ulaşamazsın? Çünkü orada bir yücelik, ilkeye bağlılık var. Senin oraya ulaşabilmen için yüzde yüz dürüst olman gerekecek. Kurtuluşla, özgürlükle, örgütlülükle ve sağlam bir eylemlilikle, yani mücadele ile sözleşme yapman gerekir. Bir de dürüst olduğunu kanıtlayacaksın. O zaman YAJK yüceliği ile buluşabilirsin. Duygularınla, sevinçlerinle katılabilirsin. Başka türlüsüne bizim YAJK gerçekliğimiz izin vermez.

Bu aynı zamanda kadın için de geçerlidir. Bu temelde oluşacak bir birliğin, erkek kimliğinin de kabul edilecek bir kimlik olduğunu vurguluyorum. Kısaca yeni ahlak, yeni toplumsal düzenleniş bu çerçevede gelişecektir. Kimse zor demesin. Zor olan köleliktir, zor olan insan olmaktan çıkıştır, zor olan dünyanın rezili olmaktır. Güzel olan, kolay olan, özgür olandır. İnsanı güçlü kılandır. İnsanı çok güçlü bireyler olarak ve yaşamda güçlü paylaşanlar olarak oraya çıkarmaktır. Kolay olan, özlemi duyulması gereken, esas kılmamız gereken bu değil mi?

Önce Kadınları Kurtarın

Sanıyorum önceliği kadına verme, “Önce kadınları vurun!” ilkesinin yerine, “Önce kadınları kurtarın!” demek daha doğru bir çalışmadır. Şimdi bundan sonra sıra erkeğe gelebilir. Mesela en başta ben kendimi ikna etmeye çalışıyorum. Beni, “kadınla şöyle yaşıyor, böyle yaşıyor” diye değerlendiriyorlar. Ki, kadınla yaşamak da isterim, hiç ayıp değil! Benim hem hakkım, hem görevimdir. Birey anlamında söylemiyorum; nasıl bir kadınla yaşamak istediğimize dair bazı kavramları bunun için geliştirdik. Bu, erkek arkadaşlarımız için sanırım bir ölçüdür. Ayrıca Önderliğe şöyle bağlıyız, böyle bağlıyız diyorlar. Ama hayretler içindeyim. Peki, bağlı olduğunuz önderlik nasıl bir önderlik? Tüm konularda olduğu gibi bu konularda da mücadelesi var, kabul-ret ölçüleri var. Yaşam anlayışı, felsefesi, ahlakı var. Hiçbirisinin bundan haberi bile yok. Özellikle erkek arkadaşlarımızda sanırım ikiyüzlü bir bağlılık oluyor böyle zayıf bir bağlılık var. Böyle olmasaydı bütün kadınlara saygılı olurlardı.

Bana göre kadının özgürlüğü ile birlikte kimliğini, hatta güzelliğini ortaya çıkartıp hayranlığını belirtmek, yaşamı paylaşmak güzel bir şey. Ama tekrar söylüyorum; Önderlikte bu nasıl oluyor; bu üzerinde durulacak bir konu. Ama hiçbirisi aklına getirmek bile istemiyor. Bunun anlaşılması gerekecek. Gelişme hiç yoktur demiyorum. Birçok arkadaşımız yoğunlaşıyor. Erkekte de bir yoğunlaşma, net savaşım olmasaydı, dağlarda bu kadar genç kız sağlam kalabilir miydi? Bunun üzerinde önemle durun.

Bana birisi anısından bahsetti. Şehit Çiçek arkadaşımız vardı. Bir Türk binbaşısı, bakire midir, değil midir diye kontrol ediyor. “Bakire” diyor. “Sekiz yıldır saflarda bakire kalmışsa bunlar tabii başarılı olur. Benim birliğimde olsaydı, değil sekiz yıl, sekiz saatte kaç tane asker bu kızın üzerinden geçerdi” diyor. Böyle bir anı hatırlatılır. Gerçeklik payı var tabii. Yalnız Kürdistan tarihinde değil, Ortadoğu’da da bu geçerli; sanırım birçok yerde öz gücüyle, kendi öz gücüne, iradesine dayalı olarak dağlarda veya yaşamın diğer alanlarında kadının saf kalabilmesi ciddi bir olaydır.

Bir de erkeklerin bizim ortamlarda saldırganlığının kırılması çok önemli bir gelişmedir. Tabii ki bu istediğimiz düzeyde bir gelişme değildir. Şimdi hiçbir erkek, bir kadına küfürle veya sırf fiziki yaklaşımla yaklaşamaz, kendisini konuşturmaz. Bana göre bu da bir kadın için çok önemli. Erkeğin kendisine küfür etmemesi ve kadının kendisini şiddete maruz bırakmaması önemlidir. Şimdi parti ortamında, savaş ortamında bu kesinlikle böyle. Fakat bunun sistemleşmesi gerekiyor. Erkeği cins olarak da özgürleştirmeye tabi tutmak gerekiyor. Bunu düşünmüyor değilim. Zaten YAJK bunun için etkili bir silah.

YAJK’ı Geliştiren, Erkeği Düzeltir

YAJK’ı geliştirirsek, erkeğin kendisini düzeltmekten başka çaresi kalmayacak. Erkeği terbiye etmenin, ıslah etmenin, hatta erkeği gerçek bir erkek haline getirmenin, sahte bir erkek olmaktan çıkarmanın en etkili silahı YAJK’tır. Özellikle ölçüleriyle, program ilkeleriyle, moral değerleriyle bunları geliştirmek, kadınlara, YAJK’a düşüyor. Göreceksiniz, bundan sonra erkeğin kendisini düzeltmekten başka çaresi yoktur. Bu anlamda tavır şu; YAJK’ı geliştiren, erkeği düzeltir. Erkekten duyduğunuz rahatsızlıkları, erkeğin çok çirkin olan birçok özelliğini aştırmak isterseniz, kendinizi YAJK’laştıracaksınız. Kendinizi bu silahla savaştıracaksınız. Bunun başka çaresi yoktur. Bunun için “kadın örgütlenmesi pek hoşumuza gitmiyor” diyen kadın, erkeğin kendisine her türlü baskısını, şiddetini kadınca kabul etmiş demektir. Bu, herhalde en kof, en pis bir köleliktir. Hem erkekten şikâyet edeceksin, hem ondan kurtuluş yolunu düşünmeyeceksin. Bana göre en büyük ahlaksızlık, tüm ahlaksızlıkların temelinde yatan ahlaksızlık budur. Benim bu kadar titiz olmamın nedeni budur.

En büyük ahlaksızlığın zemini olan kadın-erkek ilişkisini düzeltirsek, toplumun genel ahlak düzeyi de epey gelişir. Erkekteki o muazzam baskıcı yön ki sadece kadın üzerinde değil, sınıflar üzerinde, uluslar üzerinde bütün diktatörlükleri uygulayan erkeklerdir esas itibariyle büyük bir çözülüşe doğru gidiyor. Bu anlamda “kadın hareketi barış hareketidir, demokrasi hareketidir” diyebiliriz. Kadın hareketi, savaşı anlamsız olmaktan çıkarma hareketidir. Ama kadın hareketi aynı zamanda, bunlar için savaşa çağrı hareketidir. Bütün bunları birleştirdiğimizde, YAJK denen olayın ne kadar çarpıcı bir olay, olgu olduğu ortaya çıkıyor.

 “Kadınla Buluşma” Çalışması

Hiçbir devrim bunu böyle ele almamıştır. Ezilenlerin sorunu hep mahşere ertelenir; bu yanlış bir şeydir. Ezilenlerin sorununu en öne almak, bana daha gerçekçi gelmektedir. Ben bu konuda faaliyetleri biraz daha derinleştirme gereği duyuyorum. Bir grup kadın benimle oluyor, Zilan’lar benimle oluyorsa ben buna zorlamadım. Zilan’ların kendileri bunu yarattılar, Sema’lar bunu kendileri yazdılar, eylemlerini ortaya koydular. Böyle cesur yüzlerce, binlerce kadın var çoğu da şehit. Onların bağlı olması, bunlara da benim bağlı olmam önemli. Bunu bazıları çekemiyorsa ben ne yapayım? Ben mutlaka kadın bana bağlı olsun demiyorum. Bir hizmet var, kadın bu hizmete bağlı. Öyle başkalarının sandığı gibi cins, fiziki olarak gücümü ortaya koyma diye bir sorunum yok. Bunu basit ve çok sıradan görüyorum. Ama kadının onuru önemli, kadının gerçek kimliği önemli. Gerçekten kadınla, erkeği olarak değil, klasik erkek yaklaşımıyla değil, yoldaşça ilgilenmek önemli. Kadın şimdi bunu iyi anlıyor. Benim kişiliğimi bu konuda değerlendirdiklerinde en ufacık bir sıkıntıları, utanmaları kalmıyor. Sınırsız güven, sınırsız yaklaşım -ki Zilan’larda bu çok nettir, Sema’lar bu gücü görüyorlardı- veya biz kendimizi böyle ıslah, terbiye etmişsek, herhalde bu saygıyla karşılanır. Bir kadın, cinsini de, cinsiyetini de sınırsız bir biçimde paylaşmak istiyorsa, bir erkeğin bundan çıkarması gereken bazı sonuçlar var. Kadın, özgür temelde kendini sınırsız yakıyor. Belki de tarihte eşi görülmemiş eylemi gerçekleştiriyorsa, bunun anlamı vardır.

Neden bir kadın bu kadar bağlı? Tüm zorlamana rağmen ki karındır, her gün bilmem ne diyorsun sana bağlı olmuyorsa, binlerce genç kadın burada, hepsi neden böyle büyük bir bağlılık duyuyorlar? Tabii bu şundan ileri geliyor; kadının onuruna, kadının insani kimliğine en başta biz doğru bir biçimde sahip çıktık. Saygımız gerçekten vardır. Kadın, yüzyıllardan beri umut ettiği bu gelişmeyi biraz bizde gördüğü için bağlandı. Bütün cesur kadınlar bizimledir. Bütün yiğit ve güzel kadınlar bizimledir. Erkek veya kadın, bazıları bunu çekemiyorsa ben ne yapayım?

Kadın konusunda büyük savaşı göze almaları gerekir. Biraz gereklerini yaptık, daha fazla yapılacaktır, mesele bu değil. Biz kadın onurunu önemli buluyoruz. Kadın kimliğinin gelişmesini önemli buluyoruz, öncelikle bunu ele alıyoruz. Bu temelde umarım erkek de bir şey anlar.

Belki söylendiği gibi bir erkek olmayabilirim. Kişi olarak şöyle reis, böyle kadına kendini hükmettiren birisi olmayabilirim. Bazılarının sandığı gibi ben, bir aile reisi de olmayabilirim. Kaldı ki, bu kavramları ciddiye almıyorum, önemli de bulmuyorum. Öyle çok rahat yaşamımız da olmayabilir. Ama bana göre bu kadar kadın kahramanıyla olmak hepsinden daha değerli. Burada öyle küçük düşünceler yok. Kadında da, ‘bu adam bu kadar benim olsun’ gibi küçük düşüncelere yer yoktur. Burada çok büyük yüceliklerde birleşme, bir büyük anlaşma vardır. Ben buna ‘tarihi buluşma’ diyorum. İşte bu topraklarda bunu kötü kullanıyorlar.

Gılgamış destanından bir örnek vermek istiyorum; orada, bizim kültürümüzde Stêrk vardır. İştar kadın tanrıçasıdır, aşk ve zafer tanrıçasıdır. Gılgamış da en büyük savaşçıdır, özgürlüğün peşinden koşan bir kişidir. Burada bir buluşma gerçekleşti. Biz bu buluşmayı günümüze taşırabilmeliyiz. Belki “bu çok büyük bir hayaldir” denilebilir. Ama bu hayali yitirdiğimiz için, Mezopotamya şimdi karıncaların, karıncalaşan insanların diyarı oldu. Ama Gılgamış bu toprağın insanıydı. Star, İştar güzelliklere verilen isimdir, o bu toprakların tanrıçasıydı. Neden kendimize yakıştırmayalım? Neden cüceliklerde ısrar edelim? Bir tanrıça kadar, aşk ve zafer kişiliği haline neden gelmeyelim? Bir Gılgamış kadar neden ölümsüzlük peşinde koşmayalım? Eğer burada yaşam ölümden daha beter kılınmışsa, toprak harabeye çevrilmişse, herhalde böyle yüksek duygulara, düşüncelere ve aşklara ihtiyaç vardır.

Bu çalışma benim için kadın çalışmasıdır, kadınla buluşmadır, kadınla yaşamadır, kadınla yürümedir, kadınla yoldaşlaşmadır, savaşmadır. Bazıları buna özgürlük, eşitlik yürüyüşüdür diyebilirler. Bunların tümünü kapsayan bir çalışmadır. Herkesi bunu derinden doğru anlamaya, hatta bundan nasibini almaya çağırıyorum. Eğer bana inanıyor ve güveniyorlarsa, çok bağlı insanlar olmak istiyorlarsa, bizimle bizim ölçülerimize bağlanmak istiyorlarsa, bu çalışmalara yüksek ilgi duymalılar. Orada aşkı da, zaferi de, savaşı da bulabilirler.