EKOLOJIK TOPLUMSALLIKTA KADIN BILINCI

490-327

Ekolojik ve demokratik bakış bu anlamda kadın eksenlidir. Erkek egemenlikli sistemle mücadelenin, özgürlük arayışının, ekolojik felsefenin ve pratiğinin temel a-b-c-s-i bu olmak zorundadır.

Ruşen BEZAR

İnsan tür olarak evrenin giderek bir kültür ve bir uygarlık haline gelişini ifade ediyor. Evrenin,  kendisini aklı, duyguları ve bütün karmaşasıyla bir doğa, tarih ve toplum üçlüsünde yapılandırdığı daha iyi anlaşılıyor. Çelişkiler ve oluşum olgusu durağan, statik ve düz bir çizgide ilerleyen veya var olan bir evren anlayışını tümüyle geçersiz kılmaktadır. Her şey bir anlamda kendini yapıyor, kendini kuruyor; kendisiyle birlikte evreni. Kuruluşun bütün çelişkileri ve zorluklarıyla evren, var olmanın canlılığını ve doğasını yaşamaktadır. Varlık kazanmak, var olmak; an-an kendini yapılandırmak, yeniden kurmaktır.

Evren insanda dile geliyor; insan kendisini evrende buluyor. İnsan neden ve nasıl var oldu demekten ziyade, insan neden ve nasıl var oluyor demek daha doğrudur. Bunun bilinci, yöntemi ve en önemlisi de bağlamları sorunun esası olmaktadır. İnsan bu anlamda kesintisiz bir oluşum tarihi ve geleceğidir. İnsanın temel karakteri, onun evrenin kesintisiz oluşumu olmasıdır. İnsan evrenin ve doğanın gelişim diyalektiğinde tam bir sentez konumundadır. En fazla içine alma, kapsama, ortaklaştırma ve anlam kazandırma insandadır. Çünkü bir sentezdir. Hep bir aşmayı, hep bir sorgulayışı ve devingenliği yaşaması bundandır. Yerinde duramayan, ne ruhen ve ne de bedenen sınırlara hapsolmayan, gözleri hep ırakta, hep arayışta, hep yürüyüşte olan insan… Evrenin en büyük yaratımı aynı zamanda.

Özgürlük bir atta, bir kuşta, doğanın herhangi bir parçasında da vardır, dile gelir; fakat özgürlüğün anlamına ve farkına en çok insan varır. İnsanın özgürlüğe yürüyüşü, geriletilse bile, asla durdurulamaz. İnsanın evrenin bir özeti, anlamı veya aklı olma gerçekliği, onu aynı zamanda sayısız bağlarla, hatta zincirlerle aşağıya-geriye doğru çekmektedir. Peşinde bütün bir doğayı, toplumu ve tarihi çekmektedir. Oluşun zamanı ve mekanı olarak, yaşamın içine gömen ve çeken büyük bir ağırlığı vardır. Yaşam koskoca bir kütle gibidir. Gerçekleşen yaşam enerjiyi yutan, hapseden, zamanı ve uzayı hep kendi ağırlığınca bükmek ve hakim kılmak isteyen bir olgudur. Kendi içine gömen, kendi yasaları ve zorunlulukları olan, dışına çıkılmasına pek izin vermeyen bir doğası vardır yaşamın. Bu kaçınılması, dışına çıkılması çok zor, daha çok da insanı kendi ölçüsünde ve kendi ağırlığınca biçimlendiren, bağlayan bir doğadır. Katıdır, sınırları keskindir; insanın kendisini bu gerçekliğin dışına taşırması daha doğrusu onu aşması çok güçtür.  Tarih ve an bu anlamda kendisini çok yakıcı bir şekilde hissettirir. Çünkü insanda beraberinde sürüklediği milyonlarca yıllık evren tarihi, canlı doğa gelişimi ve hepsinin hızlanarak, yapılanarak bir ilişkiler bütünlüğüne ulaştığı toplum gerçekliği vardır. Tanrı, idea, ya da Tao, Dharma yaşamın bu katılığı, zorunluluklar kümesi ve acılarının, eziciliğinin karşısında kendini özgürleştirmenin, kurtuluşun ve mutluluğun yolu olarak ortaya çıkmışlardır. Günümüze gelindiğinde bunlar daha bilimsel ifadelere kavuşturulmuştur. Bu çelişkiye Teori-pratik, akıl-duygu ya da nesnellik-öznellik ikilemi deniliyor. Bundaki denge ve bütünlük oluşturabilecek bakış ve gerekli toplumsallık yakalanabilmiş değildir. Fakat özünde maddenin enerjiyi hapsedişi karşısında, enerjinin sonsuz akış, özgürlük isteminin bir ifadesi diye tanımlanabilir. Zorunluluklara tepki ve onları aşma istemidir. Evren asla gerçekleşen kadar olamaz; canlılık ve özgürlük onun özündedir ve hep kendi canlılığının gereklerini yerine getirir. Bunun çok büyük çelişkiler ve dinamikler ortaya çıkardığı ortadadır.

Hepsinin ortasında ise insan durmaktadır. İnsan tüm bunların bileşimi, taşıyıcısı ve en gelişkin ve daha üst bir örgütlülüğü;  sentezi konumundadır. Gidiş, kopuş, ayrılık ve yeniden daha üst bir düzeyde buluşma, aşma; yani oluşum insanda çok zorlu ama anlamlı bir diyalektik ve güzelliği açığa çıkarmaktadır. Her şey insanda dile geliyor. Bakmasını, hayranlık düzeyinde seyretmesini bilene. “Ne varsa aşk imiş!Gerisi kıl-u kaal imiş” deyişi boşuna değildir. Bakmak, görmek ve anlamak salt göz ve aklın işi olamaz. Sayısız iç-içe geçen, birbiriyle daha büyük ölçekte bağların ve henüz kaynaklarına tam inilemeyen, sonuçları bile tam olarak anlaşılamayan dünyaların, insan gerçekliğinde canlı bir akış halinde olduğu bir gerçek. Afşar Timuçinin “Varlık sezgilerle örülüdür” sözleri, insan tanımımızda ona canlı, akışkan içkin ve çok zengin bir dünya gibi bakmaya elveriyor. Sezgiler insandan içeri bir evren oluşumunu anlatmaktadır. İçine çok sınırlı girilebilen, anlaşılması güç bir evren. Belki de felsefenin noksanlığından, aklın kendine yabancılaşmasından. İnancın yoksunluğundan, en önemlisi de değer ve anlam yitimine uğrayan insan gerçekliğinden.  Ama günümüzde ilk insandan çok daha geri düzeyde bir öz bilincin ve iç gönül gözünün olduğu kesin.

Aşk denilen şey, bu olsa gerek. Güzellik, ahenk ve var olma gerçekliğinin sırrına erme, bunun bilinci olmaktadır. Bunun insana çok büyük bir yaşam gücü kazandırdığı, yaşamı daha özgür kıldığı bir gerçektir. Bilinci çarpıtan, deforme eden, küçülten ve özgürleştirmeyen boğucu ve güçsüzleştirici her şey, bir anlamda anlam yitimi ve aşksızlığı ifade etmektedir. Toplumsallaşmanın günümüz gerçekliğinde ne kadar gerçek gücünü yitirdiği, insanı anlam gücünden düşürdüğü, duyguları çarpıttığı, her türlü iktidar ve hakimiyet ilişkilerine açık hale getirdiği göz önüne alındığında; yaşam tam bir çıkmaz ve acılar, uzaklık ve ayrılıklarla yüklü bir olguya dönüşmektedir. Bu acılı yaşam tarihi, bir üst kimlik gibi, senden-benden öte, bireysel yaşamın üzerinde daha tarihsel, çok daha derin olan,  neredeyse her insanın gözlerindeki derin, sarsıcı ve silinmez hüznün kaynağıdır. Mutluluğu, aşkı ve özgürlüğü hep gölgeleyen adeta genlere yerleşmiş bir hüzündür bu. Egemenlikli uygarlığın insanda üst üste yığılmış tabakalar halindeki bilinç formları ve yaşayış biçimleri doğanın oluşum yasalarını adeta içinden çıkılmaz bir hale sokmuştur. Yaşamın karmaşıklığından ürkme, ondaki çelişkilerden, aşırılıklarından, bağımlılıklarından korkma, ondaki canlılığı görememe ve ondan kaçış, kendi içine gömülme, yaşama bir düzen getirme adı altında onu hapsetme, maskeleme hep bu bilinç biçimlerinin bir sonucu. Sonuç yaşam korkusunun, güvensizliğinin örtülü egemenlikli maskeler altında gizlenmesidir. Erkek egemenliğinin ve erkeğin toplumsal kuruluşunun özü budur. Bu öyle bir korku ve güvensizliktir ki, “bittim”derken bile, kendi katında egemenlik örtüsünü kaldırmaktan kaçınan, sımsıkı örtünen bir gerçekliktir. Çünkü O Tanrıdır.  Ruhun sahibidir, ruhu kendisinde toplayandır, duyguda, ruhta yaralanmamanın ya da gerçeklerle yüzleşmemenin bütün zırhlarını ve tedbirlerini kuşanmıştır. Bütün ruhların toplamı ve merkezidir. Kadının varsa da ruhu, zaten erkeğe eklemlenmiştir, onun için vardır; erkek ihtiyaç duyduğu kadar kadının ruhu vardır. Kadının ruhu ve anlamı olacaksa,  zaten erkeğin aynası ve büyüklüğünün yansıması olarak var olacaktır. Onun dışında kadının ruhu yoktur. Kadın yaşamın dayanılmaz derinliklerinde tanımlanamayan, tıpkı yaşam gibi zapt edilemeyen, bütün aşırılıkların, çelişkilerin ve kaosun kaynağıdır.

Erkek egemenlikli uygarlık yaşam gücünü ve bilincini adeta paramparça etmiştir. Egemenlikli uygarlığın bilinç biçimlerini daha derinlikli ele almak, değerlendirmek kaçınılmaz. Bütünlük oluşturan dünyanın,  bir anlamda bilinç katında çözülüşüdür yaşanan. Parçaların –dil, tarih, sosyalite, duygu, akıl-  anlam oluşturamayacak kadar büyük bir hızla birbirinden uzaklaşması; insan parçalarının –ruh-beden, akıl-vicdan- duygu-bilinç- birbirinden hızla uzaklaşması, bir bütünlük oluşturamaması, hatta karşı karşıya gelmesi çağın temel felsefe sorunları arasındadır. Çok hakim gibi görünmek, ama yaşamdan korkmak. Yaşıyor gibi görünmek, hatta yaşama hükmetmek, ama özünde onun diyalektiğinden, doğasından kaçmak. Tek taraflı, yaşamın içinden süzülmeyen, onu yansıtmayan, duygu ve ruh akışını adeta donduran bilinç ve karar biçimleri. Ruhu kilitleyen, boğan ve nefes aldırtmayan tek yanlı yaşam kararları.  Bunlar çok inceltilmiş egemenlik formları olmaktadır.   Dilin bilinçle ve özellikle duygularla, duyguların bilinçle  bağları adeta çözülmüş. Konuşması gereken yerde susmak, bakması gereken yerde körleşmek, kendisinin dışına çıkmak, hissetmek, karşıdakinin ihtiyaçlarını görmek, anlamak yerine kendi bencilliğine sığınmak.  İnsan insana ulaşamıyor, insan kendi bütünlüğüne ulaşamıyor. Sistem bunu örtük bir sevgisizlik, anlamsızlık ve hiçlik duygusu ile derinleştiriyor. Örtük, çünkü “büyük sevgiler”, “anlamlı yaşam” ve büyük benlik duyguları adına bunlar yapılmaktadır. Felaket aşırı büyüyen ve milyarlarca yıl sonra patlayacak olan evrenimiz değildir; her türlü bağdan ve anlamdan koparılmış güçsüzleştirilmiş parçalanmış benliğin şişerek kendisini büyütmesi, doğasını gizlemesidir, yani erkek egemenlikli büyümesidir. İnsanın kendi toplumsal gerçekliği, doğası ve ekolojisi karşısında vicdanın bir anlamda bilinç ve duygu olarak silinmesidir. Toplumsal ekolojinin temel ayakları olarak vicdan ve ahlak duygularında; merhamet, hakkaniyet, empati, insaf gibi olgularda derin uçurumlar açmaktadır.  Erkek egemenlik çağını ve yarattığı tahribatları anlamak zorundayız. Doğal toplum insanının kilometrelerce uzakta olan bir olayı veya mesajı algılayabilecek denli hislerinin ve sezgilerinin güçlü olması; doğadaki yerinin ve kimliğinin anlamlı bir bağ ve bütünlük içerisinde bulunmasındandır. Kuantumik doğa ve bilinç formu doğal toplum insanında çok güçlü yaşamaktadır.    Egemenlikli sistem giderek dünya ölçeğinde sistem kazanıyor, fakat insanı her türlü bağ ve bütünlükten koparıyor. Korkunç bir örgütsüzleşmeyi dayatıyor.  Dünya tam bir mezbahaya dönüştürülmüş, insanın kesilip-biçildiği, korkunç kıyımların yaşandığı bir mezbaha. Kanlı katliamlar tarihi, bu kıyım karşısında çok yüzeyde kalmaktadır. Görünmeyen kıyım çok daha derinlerde yürütülmektedir.  Bu mezbahadan en küçük kırıntılarına kadar geçirilen, kıyılan kadındır.

Zindan, kadın gerçekliğini en çarpıcı şekilde açığa çıkarabilecek, kendi parçalılığı ve var olma sorunları ile buluşturabilecek bir zemin. İlginçtir, yaşam alanı daraldıkça ve soyutlandıkça, koğuşlardan odalara, odalardan da hücrelere geçildikçe, irade o kadar parçalanmaktadır; yaşam inanılmaz ufaklıklara, ayrıntılara bölünmekte, ezici, iradeyi tuz-buz eden bir sahaya dönüşmektedir ki, bilincin ve iradenin çöktüğü andır. İnsanda, bir şeyi bütünleyen, parçası olarak ona yarattıklarıyla, çabası-emeğiyle, söyledikleri ve yaptıklarıyla anlam kazandırdığı, içinde akış halinde olduğu, çelişkileriyle birlikte buluştuğu, boyunu ölçtüğü evrenin çöktüğü andır.  Hareket halinde hep akan, evrilen devasa canlı dünya imgesi adeta silinmektedir. İnsanın kendisini içinde hissetmediği, sezinleyemediği, kendisini algılayamadığı, alabildiğine soyutladığı küçük bir dünya olup çıkıyor evren. Bu, aynı zamanda insanın çöktüğü andır.

Sema arkadaşın eylemi bu anlamda çok derin bir özgürlük felsefesini ve özgürlüğü yaşama cesaretini ortaya koymaktadır. Yaşamın ve doğanın bütün gerçekliğiyle,  canlılığının, akışkanlığının ve bütünlüğünün gereklerine göre yaşama, kendi güçsüzlükleri, güvensizlikleri, korkuları, beşeri zaaflarıyla yüzleşebilme, onlarla baş edebilme ve onları aşma cesareti ve iradesidir. Kopuş özünde budur. Bu kadının oluşum ve varlık biçiminin özü olmaktadır. Doğal toplumun-yöntemlerinde anlaşılması güç, ama ritüellerle- en iyi başardığı, bu toplumsallaştırıcı büyütmedir. Sema yoldaşın eylemi özünde toplumsallığın ve doğasının dışına çıkarılmaya karşı en büyük tepki olmaktadır. Zindana alınmaya, oluşum gerçekliğinden koparılışa karşı, büyük zorlanmalarına karşın, hep derin bir bilinç isyanı halindedir.  Canlı evrenle ve doğayla bağları, güzellik felsefesi, yaşam bilinci ve aşk gerçekliği en üst düzeydedir. Canlı evren ve doğayı Önderlik gerçeğinde gören, buna göre döne döne, yana-yana yaşamak isteyen bir yoldaş.

Dışarıda bu kopuş ve kıyım zamana yayılmış olarak işlemektedir. Dışarısı ile farkı; burada, yani zindanda her şeyin daha hızlı öğütücü ve çarpıcı yaşanmasıdır. Bir çarkın an-an kesip biçerek kıyarak üzerine gelişi gibi. Bilinci kesiyor, duyguları parçalıyor, sezgileri evrenin, toplum ve doğanın dışına taşırıyor. Kıyılmış ve bağlarından kopmuş duygular, her türlü toplumsallığın dışına taşırılmış, anlamlı olmaktan ve yaratımdan uzak.  Zaman, büyük bir boşluk olup çıkıyor. Dışarıda bu süreç hem daha yavaş, dolayısıyla çok derin bir farkındalığı yaratmadan,  ama bir de doğayla, toplum ve tarihle iç içe yaşandığından; bunların tedavi edici, koruyucu ve hep sosyalleştiren, canlılığını hissettiren etkilerini yaşayarak gerçekleşiyor. Özellikle doğa insanı kendisine benzeştiren, canlılığının aynası, bütünleyen bir ana gibidir.

Fakat kadının buradaki konumu özünde zindandan çok farklı değildir. Derin kölelik; üzeri ne kadar örtülse de,  hiçbir şekilde kadının kendi varlığını evrenin canlı-akışkan doğasının bir parçası olarak algılamaya, onunla birlikte oluşuma elvermemektedir. Aslında biraz erkeğe benzeştirilmiştir. Algıları, duyguları, sezgileri ve bilinç biçimleri toplumsallaştırmıyor, tersine parçalıyor ve yalnızlaştırıyor. Varoluş sorunlarını maskeleyerek, örterek; onlardan kaçarak ve yok sayarak, ya da erkeğe yükleyerek, ona göre büyümek istiyor. Erkekten kopmayarak bunu yapmanın yollarını arıyor. Aslında derin bir korku yerleşmiş.  Kadının her kendini var edişi, doğaya, tarihe ve topluma, özünde her şeye bir ihanetmiş gibi bir bilinç duvarına çarpmaktadır. Kadının kendisini özgürce var etmesi, dil, biraz bilinç, irade, felsefe, duygu kazanması, beğeni ölçülerini geliştirmesi açık olmasa da hep kadın doğasından uzaklaşma, hatta biraz da ahlaki bir suç gibi değerlendirilmektedir.  Kadına en yakın olduğunu söyleyen, öyle olduğunu düşünen erkek bile biraz böyle. Çünkü oluşum diyalektiği kadını anında erkek egemenlikli sistemin dışına atmaktadır. Erkek acaba gerçekten kadını sevebilir mi?  Kadını sevdiğini söyleyen erkek bile, acaba kadını nasıl ele alıyor ve neyini seviyor? Ona nasıl bir anlam yüklüyor? Ona bir varoluş ve bilinç biçimi, bir doğa, toplum ve evren oluşu olarak bakabiliyor mu? Öyle anlamaya ve ona öyle katılmaya yanaşabiliyor mu?  Yoksa mezara giderken bile canlı canlı beraberinde götürdüğü gömdüğü bir mülkü, ona kendi yanlış varoluşunun bir nesnesi, bir eki gibi mi bakıyor; kadını öyle mi yaşıyor?

Kadın olsun, ama nasıl olsun? Kadın olmasın daha iyi diyenler de var. Bu zihniyetin altında çok köklü ve kaba erkek egemenlikli zihniyetin yattığı ortadadır. Kadına olan mesafe, doğaya, evrene ve topluma olan mesafeyi, bunları dıştalamayı ifade etmektedir. Kadına mülkiyetçi yaklaşım kadar,  kendini dünyanın, evrenin ve doğanın sahibi görmek anlamına gelmektedir. Bütün despotik gelişimlerin kökeninde kadını bir toplumsal ve evrensel doğa olarak görmeme, dıştalama-ezme-kanıksama ve yok sayma vardır. Kadına öfke, kin, düşmanlık duyguları kesinlikle kadını iradesizleştirme ve bağlamadan öte bir anlam ifade etmiyor. Özünde hepsinin hedefi kadını ve kadın şahsında toplum ve doğayı bağlamak, iradesiz kılmaktır. Özgür yaşam karşısındaki korkunun ve kaçışın ifadesidir. Özgür yaşam her şeyden önce içimizdeki egemenlik formlarını derinlikli görmek, her türlü çarpık toplumsallaşma biçimlerini reddetmek, aşmaktır. Ekolojik ve demokratik bakış bu anlamda kadın eksenlidir. Erkek egemenlikli sistemle mücadelenin, özgürlük arayışının, ekolojik felsefenin ve pratiğinin temel a-b-c-s-i bu olmak zorundadır.