DEVRIMCI KÜLTÜR VE AHLAK -I-

15450

Maddi olarak birçok olanak ve zenginlik mevcuttur. Ama manevi kültürün zayıflığı, bu zenginliğe rağmen insanlığa yaşamı dar ediyor. Kaos var diyoruz.

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi

Konu başlıkları ve genel tanımlamalar biçiminde kültür ve ahlakı tanımlamak, ne olup olmadıklarını tartışmak, günümüz toplumsal sorunlarının anlaşılması ve çözümleri için önemlidir. Konuyu daha fazla güncel sorunlar bazında değerlendirmek için iki başlık altında ele almak yararlı olabilir. Tartışıldığında da görüleceği gibi, günümüz açısından kültürü devrimcileştirmenin dışında, yine ahlaklı olmanın da devrimci olmaktan başka çaresinin olmadığı görülecektir. Bunun için günümüz kültür ve ahlakına devrimciliği dayatmak gerekir. Aslında günümüz realitesi içinde kültür ve ahlak olgularını tartışıp durumlarını çözümlemekten ziyade, bu iki olgunun daha çok varlar mı yoklar mı tartışması biçiminde ele alınmalarının daha yararlı olabileceğini belirtmek yerinde olur. Güncel planda yaşanan sorunlarla bağlantılı olarak, ‘devrimci kültür ve ahlak’ boyutunun temel ölçülerinin neler olabileceğini ve pratikleşmeleri için karşı zorluklarının nasıl aşılması gerektiğini ortaya koymak insanlık için en kutsal işlerden sayılmalıdır.

Bizim iddiamız, toplumsallığın kutsal yaşama kavuşması açısından, Önderlik gerçeğinde somutlaşan yeni yaşamı yaratan özgürlük mücadelemizin bu insanlık değerlerinin günümüzdeki temsili olduğudur. Bunun için de tüm eksikliklerine ve yetmezliklerine rağmen, devrimci kültür ve ahlak olguları çerçevesinde PKK’deki kültürü, ahlakı ve bunların kadro gerçekliğinde gerçekleşme düzeyini ortaya koymak, bu bölüm içerisinde değerlendirmek konunun somutluk kazanması için anlamlı olacaktır.

Bu iki kavram hakkında çok şey dile getirilebilir. Zaten konu kültür olunca, insan dili döndüğü müddetçe konuşabilir. Kültür konusunda şimdiye kadar yazılan tüm kitaplar kültürü öğrenmek için okunabilir. Ama tartışmalar ilerledikçe, kültür konusunda asıl meselenin insanlığın çok zengin bir kültüre sahip olup olmadığı noktasında yattığı anlaşılacaktır. Yani bizim için sorun neyin kültürü tarif ettiğinden çok, bu zenginliğin neden sorun teşkil ettiğidir. Bunca maddi ve manevi kazanıma, zenginliğe ve tecrübeye rağmen, kim “kültürsüzlüğü” insanlara neden dayatıyor? Bizce kültürleşme açısından bu daha anlamlı bir kültürel yaratımdır.

Ahlak olgusu için de durum kültür kavramından daha karmaşıktır. Ahlak neredeyse unutulan bir değer durumundadır. Manevi bir olgu olarak ahlak sahipsiz bırakılmıştır demek abartı sayılmaz. En fazla yalnız bırakılan değer ahlaktır. En az dile gelen kelime de yine ahlaktır. Ahlak insan maneviyatının en büyük güçlendirici enerjisi iken, günümüz için en zayıf ve zayıflatan bir duruma düşürülmüştür. Sanki günümüz insanının bünyesi ahlakı kaldıramazmış gibi bir durum vardır. Bunun için ahlak toplumsal yaşamdan kovulmuştur. Ahlaklı olmak mevcut güncellik için “ahmaklık, kerizlik” gibi sıfatlarla eşdeğer hale getirilmiştir. Özellikle ahlak konusunda belirtilecek ilk şey, bu olgunun tekrardan insan yaşamına özgürlük ve adaleti hâkim kılması ve paylaşımı getirmesi için devrimcilik istediğidir. Ahlaklı olmak isteyen insan birçok şeyi göze almak, maddi yaşamın çetrefilli yapısına kanmamak, nefsine karşı mücadele etmek, kısaca dervişler gibi bir yaşamı esas almak durumundadır. Çünkü günümüzde ortaya çıkan ve kökleri beş bin yıl öncesine uzanan ahlaksızlığın hâkim olması için ahlaka giden tüm yollar mayınlanmış, tuzaklarla doldurulmuştur.

Kültür İnsanın Kendisinden Doğaya Kattığı Her Şeydir

Kuşkusuz konu ‘kültür ve ahlak’ olunca bunu bir iki gün içerisinde tartışmak, tartışmaları bir iki günlük derse sığdırmak mümkün değildir. Hem kültür, hem de Önder APO’nun toplumun vicdanı olarak tanımladığı ahlak, bizzat toplumun ve insanın gelişimiyle bağlantılı kavramlar oldukları için, bu konuda insana ait ne varsa bu başlıklar altında tartışılabilir. Bunun için tartışma konularımızın kapsamı oldukça geniştir. Konunun tümünü tartışmaya ne gücümüz yeter, ne de bunun için planladığımız zamanımız yeterlidir. Ama tartışmalarımızın sonunda bir çerçeve ortaya çıkaracağımıza inanıyoruz. Arkadaşlar da değerlendirmeleriyle buna katkı sunacaklardır. Biz öyle her şeyi tartışmaktan ziyade, ana başlıklar biçiminde genel bir çerçevede dar, ama somut konular üzerinde tartışmayı uygun buluyoruz.

Bu açıdan önce bir kültür ve ahlak tanımlaması yaparak, bunların toplumsal yaşam içerisindeki yerini ve insanla ilişkilerini, kültür ve ahlak denilirken ifade edilmek istenen şeyin ne olduğunu tartışmaya açarak sade bir girişle başlayabiliriz.

Kültür ve kültür ürünlerinin toplumsal yaşam içerisinde kendisini en rafine biçimde dışavurdukları alanlar vardır. Bunlara değinmek gerekir. İnsanın toplumsal değişim ve dönüşüm süreçlerinde kültür ürünlerini, ahlaki yapının yaşadığı değişim süreçlerini anlatmaya ve tartışmaya çalışacağız. Bunun için dile getirilebilecek insan yaratımı her şey bu dersin konusudur dedik. Dolayısıyla şimdiye kadar yapılan ve bundan sonra da yapılacak ders tartışmalarında dile gelen her şey özü itibariyle bu dersin konusudur. Çünkü kültür denilirken, insanın her şeyi bunun içerisine girer. Bütün olguların tanımlamaları kültür kapsamına girer. Bu özelliğinden ötürü, eğitimimizin kendisi de aynı zamanda kültür eğitimi olmuş oluyor, ahlak yaratma eğitimi oluyor. Bu ders açısından bir de böyle bir rahatlık ve genişlik söz konusudur. Bunun için arkadaşların diğer ders tartışmalarının konuları kapsamında dile gelen hususları da kültür ve ahlak açısından ele almalarını ya da en azından bu çerçevenin oluşturulması için çaba harcamaları gerektiğini belirtmek istiyoruz. Böyle yaklaşmak yanlış değildir. Dersi tartışmamızın ana çerçevesi biraz böyle olacaktır. Konumuzun tartışmasına bir soruyla başlayalım. Kültür nedir, nasıl tanımlanabilir? Bu soruya ilişkin değişik gibi görünen, ama özü ifade eden birkaç görüş dile getirilebilir. Kültür denildiğinde sadece ‘kültürcüler’ olarak adlandırdığımız insanların yaptıkları mı anlaşılmalıdır? Yoksa bu kültür başka bir şey midir? Nedir bu kültür dediğimiz şey?

Kültür için genel anlamda, “doğaya rağmen” insanın yarattığı her şeydir denilebilir. Kültür yaşam tarzıdır, kültür kimliktir; kültür bir halkın ya da bir ulusun tarihten bu yana kendini var etme tarzıdır, onun dilidir, ilişkileri ve yaşam tarzıdır. Her halkın ve ulusun tarihten bu yana yarattığı değerler ve bir de bu değerlerle kendisini ifade etmesidir.

Bu konuya kafa yoranların her açıdan “Tamam, kültür tanımı işte budur” dedikleri bir tanım yoktur. Araştırmacılar kültüre yönelik 164 tane tanım tespit etmişlerdir. Bu, elbette kültürün tanımlanamayacak bir şey olduğu anlamına gelmez. Kültürün tanımlaması yapılırken, bütün tanımlamalar içerisinde değişmeyen bir unsur vardır. Nedir bu? Burada dört ayrı tanımlama gibi duran vurgularla kültür izah edilemeye çalışıldı. Her dört ifadelendirme de insanla ilişkili bir şeyleri anlatmaya çalışıyor. ‘Doğaya rağmen’ insanın yaratımından, insanın yaşam tarzından, insanın kimliğinden, bir de insanın bir halk olarak tarihte yarattığı şeyler biçiminde birer kavramlaştırma yapılmaya çalışıldı.

Önder APO son Savunmasında kültürü tanımladı. Kültürel bir bakış açısıyla tarihi ve toplumu değerlendirdi. Kültürün toplumsal yaşam içindeki varlığının ne olduğunu izah etti. Bu tanımlamalardan konumuzu daha iyi anlamlandıracak olanını kısaca hatırlatalım. “Dar anlamda kültür bir toplumun zihniyetini, düşünme kalıplarını, dilini ifadelendirirken, geniş anlamda buna maddi birikimlerinin de (ihtiyaçları gideren tüm araç gereçler, besin üretme, saklama, dönüştürme biçimleri, ulaşım, savunma, tapınma, güzellik araçlarının toplamı) eklenmesini ifade eder.”

Kültür direkt insanla ilişkili bir şeydir. Örneğin bir taş, insana rağmen tanımlanabilir. Toprak insana rağmen tanımlanabilir. Suyu ve ağaçları böyle tanımlamak mümkündür. Nihayetinde yeryüzündeki varlıklardır bunlar. Hayvanları da böyle tanımlayabiliriz. Ama kültür denildiğinde, insanla tanımlama zorunluluğu ortaya çıkıyor. İnsan olgusuyla ilişkilendirilemeyen herhangi bir tanımlama kültürü doğru tanımlayamaz. Bu kadar tanımlamanın geliştiriliyor olması da, kültür denilen şeyin çok kapsamlı bir gerçeklik olmasından kaynağını almaktadır. Burada da dile getirilmeye çalışıldı; kültür insanın yarattığı her şeydir. İnsanlaşma olgusunun ele alındığı süreçle başlayan, bunun içinde devam eden, insanlığın yarattığı maddi ve manevi her şey kültür denilen olguyu ifade eder. Zaten Önderlikten yaptığımız alıntı irdelendiğinde, kültürden kast edilenin insanın tüm tarihi boyunca yarattığı değerleri olduğu iyi anlaşılır.

İnsanlık milyonlarca yıllık bir oluşum sürecine dayanır. İnsan on binlerce yıldır toplumsal bir varlık biçiminde bilinçli bir şekilde yaşamaktadır. İnsan o kadar muazzam şeyler yaratmıştır ki, onları getirip bir tanımlama içerisine hapsetmek mümkün değildir. Ama dediğimiz gibi, genel tanımlamalar içerisinde en çok kabul gören tanımlamalar da vardır. Kültürü insanlar yapar, içerisinde insanın emeği vardır. İnsanın değişim ve dönüşüm süreçlerinde yarattığı ürünlerle bunların zaman ve mekân içinde farklılaşmış biçimlerinin hepsi kültür içinde yer alır. O yüzden biz kültür derken, Önderliğin tanımlaması yanında, dile getirmeye çalıştığımız dört ayrı ifade içinden birini de esas alabiliriz. ‘Doğaya rağmen’ demekten çok, doğa içinde veya üzerinde insanın yarattığı her şey kültür kapsamına girer diyebiliriz.

Şimdi burada bir şey daha ortaya çıkıyor: Biz ‘doğaya rağmen’ veya ‘doğa içinde’ dedik. Bu söz ne demektir? Bu, doğanın insanlar karşısında bir duruş, insanların yaratımları karşısında bir engel ya da zorlayıcı unsur olduğu anlamına mı geliyor? Buradan hareketle insan şöyle bir yorumda da bulunabilir: Demek ki, kültürel yaratım denilirken, bunun ilk aşaması, insanın canlı bir varlık olarak yeryüzünde yaşam mücadelesinde ihtiyaç duyduğu bir takım ürünleri sağlayıp kendi varlığını güvenceye almasıdır. Kültür yaratmanın birinci aşamasını yaşamın sürdürülmesine vesile oluşturan bu ürünleri sağlama işinin gerektirdiği arayışlar ve bu arayışlar içinde ortaya çıkan sonuçların neden olduğu maddi ve manevi kazanımlarla başlatmak mümkündür.

Bir varlık olarak insanın yeryüzünde yaşaması için karşılaması gereken temel ihtiyaçlar nelerdir? İnsanın temel güdüleri olarak açlık, korunma ve cinsellik güdüleri vardır. Bu güdülere cevap verilmesi uğraşısı en basit yaşam davranışıdır. Güdülere dayalı yaşam en basit yaşamdır. Örneğin hayvanlar böyle yaşar. Ama insan böyle olamaz. Böyle olmadığı için de kültür yaratması lazımdır. Özellikle açlık ve korunma güdüsü -ki, bunlar insanın en zayıf tarafını da ifade eder-, bunların neden olduğu biyolojik ihtiyaçlar giderilmeden insan yaşayamaz. İnsanın kültür yaratan bir varlık olmasının temelinde bu güdülere cevap verme uğraşısı vardır.  Bir anlamda bu, kültürleşme işinin startı oluyor. Biyolojik olarak insan tespit edilebildiği kadarıyla dünya coğrafyası üzerinde yaşayan en zayıf ve en güçsüz varlıktır. Bu zayıflığın giderilmesi gerekir ki insan denilen varlık yaşayabilsin. İnsan güdülerinin gücü de bu zayıflığın giderilmesinde devreye girmiştir. Güdüler öğretmiştir, yol göstermiştir. Bunun için güdülerin gücünü küçümsemeyelim. İnsan güdülerinin havanlarınkinden farkı vardır. Bu fark anlaşılmadığı zaman ne olur? Kapitalizmin yarattığı “maymunlaşma” gerçeği ortaya çıkar. Bir anlamda güdülerinin özellikleriyle kazanan insan kaybedebilir de. Bu anlamda insanın bu güdülerinin kendi biyolojisinde yarattığı ihtiyacı giderebilmesi için vereceği mücadele insanlaşma mücadelesi oluyor ve bir varlık olarak ancak bu pratikle dönüşebiliyor. İnsanın bu mücadelesi ve bu mücadeleyle yarattıkları ilk kültürleşme olgusudur.

Bu özellikler kültürel bir varlık olmamız için kendi başına yetmez. Bunların kültür yaratması için çok önemli başka bir şeye daha ihtiyaç vardır: Toplumsallaşma. Toplumsallaşma olmadan kültür olmaz. İlerde bu gerçeğe daha kapsamlı değinmeye çalışacağız. Kültürleşmeye neden olan tüm diğer özelliklerimizin toplumsallığımızdan kaynaklandığını belirtmeye çalışacağız. Fakat toplumsallığımızın da zayıflıkların bir sonucu olduğunu belirtmek mümkündür. Yani insan kendini var etmeye yeltenince, diğer canlılardan değişik bir ortam ve ilişkiye muhtaç olduğunu da sanırım ilk defa güdüleriyle hissediyor. Toplumsallaşınca da, bu zayıf yanlarının giderilmesi çabasından edindiği şeyler kendisini acayip bir mecraya sürüklüyor. Gerçekten de insanlık hikâyesi doğada en ilginç, ilginç olduğu kadar anlaşılmaya muhtaç bir hikâyedir. Bu hikâyeyi kültür ve ahlak olgularının anlam ve gelişim süreçleriyle anlatmak en doğrusudur.

Tabii insan toplumsal bir varlıktır. Toplumsal varlık olmak, herhangi bir hayvan sürüsü gibi olmak değildir. Değişim ve dönüşüm yaşayan insan, yeryüzündeki herhangi bir varlık ve herhangi bir canlı gibi değildir. Bu farklılıktan ötürü insanların yarattıkları şeylere kültür denilir. Kültür insanın kendisinden doğaya kattığı her şeydir. Kültür dediğimiz yaratım ya da değişim ve dönüşüm, yeryüzünde olmayan, ama insanlar tarafından yeryüzüne mal edilen şeylerdir. Tabii insan bunları öyle yoktan var etmiyor. Doğa üzerindeki diğer canlılardan yararlanarak ve mevcut diğer maddelerden değiştirip dönüştürdüklerinin katkısıyla kültür yapıyor.

İnsanın toplumsallaşma pratiğinde yaşanan derinleşme ilerledikçe, kendi aklının ve zihniyetinin gücüyle yeryüzünde başka benzeri olmayan, adeta sıfırdan yaratım diyebileceğimiz kadar köklü ve güzel ürünler de yapar. Bunun nedeni, varlık olarak insanın kendi toplumsal yapısının ortaya çıkardığı ihtiyaçlardır. Toplumsallık bilinçli bir insan eylemi olduğu için, insanın toplumsallaştıkça yaptıkları toplumsal yapının ihtiyaçlarına göre olur. Demek ki toplumsallığımız güçsüzlüğümüzü giderirken, diğer yandan bizlere yeni görev ve sorumluluklar da yüklüyor. Toplumsallık hem ihtiyaçları gideriyor, hem de yeni ihtiyaçlar yaratıyor. Belki şöyle demek lazım: Toplumsallık yenilmeyecek yeşillikler ve kendisinden kaçan hayvanlarla dolu kocaman bir ovadır. Yenilecek bitkilerin tohumlarıyla doludur. İnsana “Al bunları yetiştir ve yaşa” demektedir. Bu iş için gerekli bilinçlenme olanaklarını da sunarak. Toplumsallığı bu olanakların kullanılma tarzına insanın kendisinin karar vermesini gerektiren bir olanak olarak da formüle etmek mümkündür. Toplumsallıkla edilen bilinçlilik, insanın doğada kendi kurallarının çok önemli bir kısmını kendisinin yapmasına yol açıyor.
Bu, doğada olmayan ya da doğal olarak bulunmayan bir durumdur. Toplumsallık geliştikçe, ortaya çıkan ihtiyaçların giderilmesi ve sorunların çözümü insan yaratıcılığının gelişmesine etkide bulunuyor. Bu durum insanlığın ilginç şeyler yapmasına yol açmıştır. Bu anlamda kültürleşme ile insan, doğa üzerindeki tüm varlıkları -taşı, toprağı, havayı, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını- kendi süzgecinden geçirerek, ihtiyaçlarına cevap verebilir bir mecrada işleyerek yeniden biçimlendirir. Örneğin taştan ev yapar, ağaçtan gemi yapar, madenleri işleyerek bir sürü yeni şey ortaya çıkarır. Bu yaratımlar karşısında adeta insanın aklı durur. İnsan coğrafyayı değiştirir, bahçe eker, ağaç diker, tarla eker, hayvanları alıp evcilleştirir. Hayvanları evcilleştirerek ürünleriyle yaşamını idame ettirir. Bütün bunlar kültürleşmenin ifadesidir. Yani o hayat ovasını kendisine ait bir yaşam cennetine dönüştürür.

İnsanın yeryüzü üzerinde yarattıkları doğal olmayan şeyler olduğu için, insanın kendi aklınca tanımlanması ve anlamlandırılmasını gerektiriyor. Bu anlamlandırmada emek süreci ve karşılanan ihtiyaç önemli rol oynar. Ağaç dışımızda bir varlık olarak vardır. Ama yeryüzünde ağaçtan gemi yoktur. Yeryüzünde taş vardır, ama taştan ev yoktur; koyun vardır, ama yoğurt yoktur; yün vardır, ama elbise yoktur; ses vardır, ama müzik yoktur; güzellik vardır, ama heykel yoktur, resim yoktur. İşte bütün bunları insan yapar. Kültür bu yaratım süreçlerinin tümündeki sonuçlardır, bu sonuçlara yol açan insanın eylemleridir. Örneğin insandan başka hiçbir varlık ağaçları değişik aşamalardan geçirdikten sonra keresteden ev yapmaz. Hiçbir canlı insanlar gibi gemi yapmaz. Böyle bir şey doğada oluşmamıştır. Bunun için insanın yaptığına kültür diyoruz. Bir tanımlamada belirttiği gibi, kültür bu anlamda insanın kimliği oluyor. Kimlik de budur zaten. Yani insan nedir diye sorulursa, insan bütün bunları yaratandır demek mümkündür. Yoksa insanı sadece biyolojik bir olgu olarak tanımlayamayız. Çünkü biyolojik yapımız hayvanlardan çok farklı değildir. İnsan da hücre, doku, organ, sistem denilen karmaşık maddeler organizasyonundan oluşur. Bu biyolojik yapılar, dizilişleri farklı olsa da, tüm canlı varlıkların ortak özelliğidir.

Genel biyolojik tanımlama itibariyle yaklaşıldığında, insan öteki canlılardan öyle çok farklı bir varlık değildir. İnsanın farkı işte bu ürünleri yaptığında ortaya çıkıyor. Zaten insan nedir sorusu sorulduğu zaman, insan kendisini bir de bir kültürel varlık biçiminde tanımlar. Yani insan kendisini yaptıkları temelinde tanımlamaktadır. O zaman biz kültür derken insandan bahsediyoruz ya da insandan bahsederken de aslında insanın emeğiyle yarattıklarından bahsediyoruz. Bu noktadan hareketle, bu nasıl bir insandır, bu nasıl bir grup veya bir toplumdur, bu nasıl bir halktır denildiğinde, öyle çok soyut tanımlamalar geliştirmek yanlış olur. Kültürü ifade ederken, yaşam tarzı dedik; diğer bir tanımlamada da tarih boyunca yarattığımız şeylerden bahsettik. O zaman bir insanı, bir grubu, bir toplumu ya da bir halkı ele alırken, bunlar kimdir sorusuna cevap, yarattıklarına bakılarak verilmek durumundadır. İnsanlar için yarattıkları, emekleri ve pratiği dışında yapılan tanımlamalar niyetsel tanımlamalardır. Tanımlama ölçümüz yaşam tarzına bakılarak yapılmalıdır. Yaşam tarzı derken de basit, dar bir çerçeveden bahsetmiyoruz. Bu çok köklü bir tanımlama gerektiriyor. Bu tanımlama tarihe uzanmalıdır. Kendimizi şu anki durumumuzla tanımlayamayız.
Eğer herhangi bir toplumu ya da insanı günceldeki durumuyla tanımlamaya kalkışırsak ne olur? Basit bir dille, bu aşırı bir bencilik olur, benmerkezcilik olur. Zaten böyle olsaydı, her birimiz her şeyi sıfırdan başlatmak zorunda kalacaktık. Hiç görmediğimiz, bilmediğimizi sandığımız birçok şeyi yaşıyor olmamızdan da anlaşıldığı gibi, bireyi ve toplumu tarihsel olarak yaşananlardan kopuk tanımlamak mümkün değildir. O zaman kültürel tanımlama da en basitten en karmaşığına kadar her düşünce kalıbının, söz ve davranışın uzun bir geçmişinin olduğunu bilerek yapılan tanımlamadır. Bazı davranışlarımızın, hatta sözlerimizin en az on beş bin yılık geçmişlerinin olduğunu bilmek durumundayız. İnsan kısa bir süreyi de kapsasa, aslında ağırlıkta geçmişini yaşıyor.

Biz yaratımdan bahsettik, insanı yaratmaktan söz ettik. O zaman insan açısından bir tanımlama yapılırken, bütün insani yaratımları, insanın yaşadığı değişim ve dönüşümleri göz önünde bulundurarak bir tanımlama yapmamız gerekecektir. Yine insan tanımlanmasının bütünlüklü olması için de tüm özelliklerinin değerlendirilerek bir tanımlanmanın yapılması gerekir. Nasıl ki insanı tarihinden kopuk ele almak bencilce bir yaklaşım olursa, bütünlüklü ele almamak da sübjektif ve duygusal tanımlaya yol açar. Bu, kültürel bir tanımlama olmaz. Kültürleşerek kendini yaratan insanın bazı yanları iyi, bazı yanları kötü olabilir. O zaman bu nasıl bir insandır? Bir insan yalan söylemiyor, ama konuşmasını da bilmiyor, öyleyse iyi bir insan değildir, eksik bir insandır; iyi konuşabiliyor, ama pratiği yoktur, öyleyse eksik bir insandır; yapıyor, ama yaratıcı değildir, öyleyse iyi değildir. Yani insan açısından böyle bir tanımlama olmaz. İşte fiziği var, ama estetiği yoktur; öyleyse eksik bir insandır. İnsandır, ama davranışları güzel ve çekici değildir, iticidir; eksik bir insandır. Çünkü ne dedik? İnsan kendini yaratır, bu biçimde kendi kimliğini var eder. Kimlik derken bütün bu şeylerden bahsediyorsak, o zaman bizim kendimizi, kendi toplumumuzu, topluluğumuzu, kültürel kimliğimizi var eden tüm değerlerimiz temelinde tanımlamak gibi bir zorunluluğumuz ortaya çıkar.

Eğer bazı yanları iyi, bazılarında kötü olarak belirteceğimiz eksiklikler varsa, o zaman neden insanda böyle bir durum ortaya çıktı sorusu akla gelir. Acaba neden insan kendisini var eden tüm insani yanlarını bir denge içinde tutmuyor, geliştirmiyor? Bu kader olabilir mi? Ya da hangi insan zaafı var ve hangi zayıflığı halen giderilmemiş ki, bu durumlar ortaya çıkıyor? Bu soruların cevabını kısa bir iki cümlede vermek mümkün değildir. Ancak eksikliklerine rağmen insanı yaşatan toplumsallığı ise ve bu toplumsallığı içinde kendisini var eden kültür yaratma biçimiyse, bu durumda bu her iki olgunun sorgulanması gerekir. Çünkü mevcut durum, yani insanın hem iyi hem kötü hallerinin yan yana olması, hele hele aralarında derin uçurumların bulunması toplumsallığa uymaz. Toplumsallık eksikliğimizi ortadan kaldırmak için bulduğumuz çaredir. O zaman bu sorunların nedeni, toplumsallığımızın veya içinde yetiştirildiğimiz kültürleşmemizin biçimiyle ilgilidir. Bu sorulara şimdilik bu kadar cevap yeter. Yani bu ikilemin kader olmadığını bilmek gerekir.

Kürtler Kültürleşmeyi Yaratan İlk Halktır

Kürtleri tanımlıyoruz. Şimdi neredeyse herkesin kendine göre bir Kürt tanımlaması vardır. Türk egemenine sorarsanız, Kürt için “Dağlı Türk’tür, kuyrukludur, hiçbir şeyi yoktur” diyecektir. Fars’a sorarsanız, “kendisinin küçük kardeşi” olduğunu söyleyecektir. Arap’a sorarsanız “Kürt Dağlıdır, Arap’ın Müslüman kardeşidir” cevabını alırsınız. Bu tanımlamalar nedir? Bu tanımlamalardan şunu anlıyoruz: Demek ki, Türk egemenlik sistemine göre Kürt denilirken, dağda kalmış, ilkel, hiçbir yaratımı olmayan, kendisinden bir parça olan bir halk söz konusu edilmektedir. O Kürt’ü ‘kendisinden bir parça’ olarak görse de, Kürt çok geridir. Kaldı ki, zaten ‘kuyruklu Kürt’ diyorlar, yani Kürtler hakkındaki tanımlamaları budur. Dilleri kısmen değişmiş olsa da, Türk egemenlerinin kafasındaki Kürt budur. Fars egemenine göre Kürt, yarattıkları fazla olmayan, her şeyinin kendilerince yaratıldığı, kendi kültürleriyle beslediği bir topluluktur. Egemen Arap zihniyetinde, Kürt Müslümanlaştıkça insan olabilen bir toplumdur; onun dışında insan olmayan, yaşama hakkı olmayan bir topluluk tanımlaması hâkim yaklaşım durumundadır. Egemen sistem açısından, zaten Kürtler diye bir şey yoktur. Çünkü resmiyetlerinde Kürt yoktur. O zaman bu tanımlamalara bakılırsa, biz kültürsüz ve kimliksiziz; o zaman biz yaratımsız, değişip dönüşmeyen bir topluluğuz. Dünya egemen siyasal sistemi açısından da genel hatlarıyla durum budur.

Yine Kürtler içerisinde işbirlikçi dediğimiz insanların bir Kürt tanımlaması söz konusudur. Bunlara göre de Kürtler her zaman çok iyi kendilerini güç yapabilen bir kültürel yaratımın sürekli kesintisiz üreticileridir ve çok mücadelecidir, ama işte düşmanları kendilerine her zaman engel olmuşlardır. Bu kesimlerin Kürt tanımlamalarının bir yanı çok abartılı, bir yanı da çok zavallı oluyor. Yani bu tanımlamalar sübjektiftir, siyaset kültürü açısından da milliyetçidirler. Bunlar Kürtler içinde egemen sınıflar olduğuna inananlardır. Bunarın Kürt kültürüne yaklaşımları, Kürtlerin mevcut durumlarını kendi siyasi, ekonomik ve diplomatik çıkarları için kullanmaktan ibarettir. Kürtlerdeki yalan kültürünün sahibidirler.

Ama bir de PKK’nin Kürt tanımlaması vardır. Bizim Kürt tanımlamamız, Önderliğin son Savunmaları’ndan sonra tabii ki biraz daha değişmiş, farklılaşmıştır; Kürtleri özellikle kültürel tarihi anlamında tanımlamalarımız Önderliğin yeni yaklaşımıyla daha köklü değerlere dayandırılarak yapılmaktadır. Bu konuyu sonraki bölümlerde tartışacağız.

Buradan şu sonuca ulaşıyoruz: Bugün bizim Kürt sorununu kimlik ve kültür sorunu olarak dile getirmemizin, bir halk olarak yaşama iddiasında bulunmamızın, kendimize bir yaşam alanı yaratmak istememizin, en azından diğer halklarla iradeli, özgür ve kardeşçe yaşayabilecek bir düzeyi, bir ortamı yakalayabilmemizin amacı, aslında kendi yarattıklarımızı herkese kabul ettirmek istememizdir. Yani bir halk olarak biz de iyiyiz, biz de yaratım sahibiyiz, biz de değer yaratabiliyoruz demeye getiriyoruz. Bizim de bir özgürlük ve kardeşlik iddiamız, tarihten gelen ve günlük yaşamımızda var olan köklü kültürel değerlerimiz vardır demek istiyoruz. Bazıları “Hayır, sizin hiçbir şeyiniz yok” diyorlar. Ancak soruna kültür penceresinden bakınca, bu inkârcıların ne kadar yalancı oldukları daha iyi anlaşılır. Bizim büyük haklılığımız da buradan ileri geliyor. Kültürel tanımlama, bir toplumu en objektif tanımlama biçimidir.

Aslında biz bütün bunları kanıtlamaya çalışıyoruz. Biz buyuz, bir dilimiz vardır, bu dil köklü bir dildir, binlerce yıldır konuşuluyor, hatta tarımın ilk dilidir diyoruz. Kaldı ki, bazı kültür araştırmacıları kültürü tarım devrimiyle başlatırlar. Bu tanımlama genelde büyük oranda kabul ediliyor. O zaman Kürtler kültürleşme anlamında ilk yaratıcı halktır, yani kültürleşmeyi yaratan ilk halktır. Çünkü arkeolojinin tespit ettiğine göre, ilk tarımsal faaliyet, ilk yerleşik yaşam Mezopotamya’da, bugün Kürt denilen toplumun anaları ve ataları tarafından geliştirilmiştir. Bu tanımlama gereğince kültürleşme demek, Kürt anaları ve atalarınca başlatılan toplumsal süreç demektir. Demek ki, o zaman kültürel olarak inkârcıların bize dayattıkları “Siz yoksunuz” yalanının tam tersi bir durum ortaya çıkıyor. Biz halk olarak varız. Kültürümüzün de insanlık ailesi içinde ilk ortaya çıkan kültür olması gerçeği vardır. Kürt kültürü için bu çok büyük bir özgünlük ve ayrıcalıktır. Güç kaynağımız bu gerçeği bilince çıkarmamızdan geçer.

Hem Kürt kültürü için, hem de genel kültürel süreçlerin daha iyi anlaşılması için değerlendirmemizi toplumsal yaşama bağlı olarak ilerletmek gerekir. Kültür için kabaca da olsa bir tanımlama ortaya çıktı. Ancak kültür kavramının daha iyi anlaşılması için özelliklerini değişik açılardan da ele almak gerekir. Bu konumuzun daha iyi anlaşılmasını sağlar.

Kültür insanlarla birlikte sürekli değişen bir olgudur. Fakat kültürde her şey her zaman değişmez. Kültürel değişim noktası, üzerinde en çok tartışma yapılan konudur. Ne, nerede, nasıl değişmiş, hatta değişmesi gerekiyor muydu gibisinden birçok soru sorulur ve cevapları aranır. Bu konuda önemli olan değişimin sebeplerini anlamaya çalışmaktır. Kültür insanın yaptıklarıysa, bu yapılanları neden bir daha değişmemek üzere yapmıyoruz acaba? Kültürel değişim yapmak bir zorunluluktur. Çünkü kültürleştirdiğimiz yaratımlarımızın hammaddeleri sürekli bir değişim içindedirler. Kendilerinden faydalandığımız ürünlerin bize rağmen bir değişim yasası vardır. İnsan yaşamını zorlayan koşullar değişiyor. Gece ve gündüzün, mevsimlerin bir değişim döngüsü vardır. İklim koşuları değişmektedir. Tüm bunlar kendisine göre karşılanması gereken ihtiyaçlar ortaya çıkarır. Doğa sürekli değişim halindedir ve buna cevap olmak gerekiyor. Her yerde aynı koşullar bulunmaz. Bu koşullara yanıt vermek gerekiyor. Bu tabii koşullar insan ihtiyaçları gibi doğadan alıp kullandığımız maddelerin de bir özelliği olarak karşımıza çıkıyor ve bunlara çare bulmak gerekiyor. Örneğin kullandığımız ağaçların beli bir ömrü vardır. Evcilleştirdiğimiz hayvanların ömürleri sınırlıdır. Kültürleştirdiğimiz ürünlerin de belli bir dayanma süresi vardır. İşte tüm bu toplumsallığımız dışında ve bize rağmen olan değişim diyalektiği, kültürel değişimin yapılmasını zorunlu hale getiriyor. Ancak değişimin nasılına, bunun hangi koşullarda olması gerektiğine ve hangi temel maddeyi kullanacağına insan karar veriyor. Bu da kültürel değişimin hızını ve biçimini belirliyor. Bu noktadan sonrada kültürel değişim olgusuna toplumsal yapı ve toplumsal yapının kuralları karar vermeye başlıyor. Kültürel değişimde asıl karmaşa da bu noktada devreye giriyor.

Kültürel değişimin yaşanmasında diğer önemli şey, tüm kültür değerlerinin insan olgusunda yol açtığı maddi ve manevi boyuttur. İki temel kültür vardır: Bir maddi kültür, yani üretim ve üretim araçları; bir de manevi kültür, yani zihniyet kalıpları, düşünce ve ahlak gibi unsurlar. Önder APO bu konuyu son Savunmalarında çok çarpıcı bir biçimde değerlendirmiştir. Kültürün maddi ve manevi öğeleri arasında yaşanan dengesizlik de kültürel değişimin bir nedenidir. Bu toplumsal bir yasadır. Toplumsallığın nicel ve nitel değişimi maddi ve manevi kültür arasında bir dengesizliğe yol açtığında, insanlık bunu bir şekilde gidermek ister. Bu istem kültürel değişime neden olur. Örneğin, Önder APO, köleci toplumdan feodal devletçi topluma evirilmenin nedenini, köleciliğin maddi olarak büyümesine rağmen maneviyatının bozulup yozlaşmasına cevap arayışı olarak değerlendirdi. Yani köleciliğin bir devlet biçimi olarak yüz binleri üretime ve savaşa koşturduğunu, her tarafın köleleşmiş insanlarla dolu olduğunu, ama zihinsel olarak çürüme içinde bulunduğunu belirtti. Din bu manevi çürümüşlüğe çare bulmak için devreye giriyor. Aslında ahlakı dayatıyor. “İmana gelin” diyor. Bunun için dinlerde iman ve itikat sahibi olmak çok önemlidir. Dinlerde temel kültürel değerleridir bunlar ve insanlık için biraz daha nefes alma imkânı yaratıyorlar. Bu yenilenme zihinsel planda, yani zihniyet ve düşüncede yenilik getirdiğinden, yeni bir kültür şekilleniyor. Kültür değişimi yaşanıyor.

Bugün de benzer bir durum vardır. Maddi olarak birçok olanak ve zenginlik mevcuttur. Ama manevi kültürün zayıflığı, bu zenginliğe rağmen insanlığa yaşamı dar ediyor. Kaos var diyoruz. Önderlik paradigmasından anladığımız kadarıyla, kaos manevi olarak yaşanıyor. Yani maddi yaşam denilen üretim sahası ve araçlarında, bunların insanlar tarafından kullanılmasında ciddi bir sorun yoktur. Bu maddi gelişmişlikle insanlıktaki düşünce ve duygu arasında yaşanan çelişkiler toplumsal kaosa neden olmuştur. Kapitalizm bölümünde de dile getirilebilir, ama ilk elden bunların belirtilmesi gerekir. Daha somut olarak, örneğin üretim çok fazladır, ama açlık vardır. Her gün kaç çocuğun, bilmem kaç insanın açlıktan veya yeterli ve dengeli beslenememe nedeniyle öldüğünden bahsediliyor. Barınma ihtiyacını karşılayacak teknik imkânlar çok gelişmiştir. Ama barınaksız milyonlarca insan vardır. Demokrasi herkesin ağzında çiğnediği sakızdır. Ortadoğu’da Kürdistan’a bakın: İnkârcılık vardır. İşte kaos budur. Önder APO’nun iki binli yılların başında “Herkese zihniyet ve vicdan devrimi lazımdır” demesinin anlamı kaynağını bundan alıyor. Sonrasında da bu devrimlerin nasıl ve hangi temelde olması gerektiğini göstermek için yeni paradigmasını geliştirdi. Önderliğin tüm savunmaları bunun için yazıldı. Bunun için Önderlik Savunmaları Önderliğin kendisini değil, insanlığı, Kürtleri ve bizi savunmaktadır. Kime karşı? Kapitalizme karşı, onun şahsında beş bin yılık egemenlikçi sisteme karşı. Bu noktaları değişik vesilelerle değerlendireceğiz. Çünkü kültürel değişimde anlaşılmasında yarar olan bir durumdur bu.