ULUS DEVLET ZİHNİYETİ ÜZERİNE

Ulus Devlet 1

ALİ ENGİN YURTSEVER

Ulus devlet yapılanmasını ortaya çıkaran zihniyet kavramını değerlendirmeden önce bu kavramın tarihsel gelişim sürecine bağlı kalarak bir yöntem izlemek konuyu bütünselliğinden ayırmadan incelemeye kılavuzluk edecektir.

Tanımsal (genel olarak kabul edilen haliyle) Ulus Devlet; meşruiyetini bir ulusun belli bir coğrafi sınır içindeki egemenliğinden alan devlet şeklidir. Ancak ulusun mu yoksa ulus devletin mi önce ortaya çıktığı tartışmalı bir konudur. Milliyetçi görüşler genellikle ulusun önceden var olduğunu iddia ederler, ulus devlet bu ulusun egemenlik taleplerini karşılayacak bir model olarak ortaya çıkmıştır. Ancak modernite odaklı teori ise ulusal kimliği daha önceden var olan devletin politikalarının bir ürünü olarak kabul eder. Tarihteki diğer devletlerden farklı olarak, ulus devlet modelinde devleti oluşturan tüm vatandaşların ortak bir dil, ortak bir kültür ve ortak değerleri paylaşması esastır. Ayrıca ulus devlet kavramı her milletin kendi kaderini tayin ve otonomi hakkına sahip olduğu fikrini içerir. Devlet politik ve jeopolitik bir varlık, ulus ise kültürel ve/veya etnik bir varlıktır. Ulus devlet kavramı ise bu ikisinin belli bir coğrafyada örtüştürür, ve böylelikle kendisinden önce gelen devlet yapılarıyla büyük ölçüde farklılaşır. Bu tanım daha sonra felsefi anlamda yeni katkılarla değişim ve dönüşüm geçirerek yeniden üretilmiştir. Ulus kavramı “DEVLET” bağlamından ayrılarak “Demokratik Ulus” olarak yeniden tanımlanmıştır. Demokratik ulus tanımı ise kimi zaman var olduğu tarihsel koşula göre belirlenir. Özünde kendisini ilk sosyal-siyasal oluşumdan beri korusa bile, henüz yeterli koşullar oluşmadığı için damgasını vuramamış, varlığını koruma amaçlı olarak yerini başka oluşumlara bırakmıştır. Devlet amaçlı ulusla ulus amaçlı devlet ikilemi çağımıza damgasını vuran mücadelelerin ana kaynağı olmuştur. Iktidar ve devletle ulusu aynı noktada buluşturmak modernite çağının temel sorunu olagelmiş ve bütün sorunları kendi ekseninde toplamıştır. Modernite çağının ulus devletten kaynaklanan sorunları diktatörlük veya monarşiden kaynaklanan sorunlardan daha ağırdır. Bu anlamda örgütlenmiş bir devlet anlayışı iktidar olgusundan hareketle toplumun en küçük hücresine kadar kendisini dayatır, bu dayatmayı da elinde bulundurduğu erkten kaynaklı olarak yasama, yürütme ve yargıya dayanarak yapar. Kapitalist modernite her yapı gibi doğal olarak bir örgütlenmeye gereksinim duyar. Bu örgütlenmenin temel taşı ulus devlet şeklindedir. Çünkü kar amaçlı örgütlenmiş bir anlayış, ayaklarını sağlam basabilmek için gerekli hukuki ve sosyolojik kavramları yaratmak ve dayatmak zorundadır. Tek hedef sömürü ve kar elde etmek olduğu için her şey bu olgusal gerçeğe göre oluşturulacaktır.

Toplumların neden bir ulus devlet yapılanmasına gereksinim duyduğu başlı başına incelenmesi gereken bir alandır. Bu olguyu inceleyerek ulus devleti ortaya çıkaran zihniyet yapılanmasını da anlayabiliriz. Tarihsel olarak ulus öğesinin devlet türü bir yapılanmaya gereksinim duyması: onun sadece kültürel anlamda oluşturduğu değerlerin etkilemesi ve zorlaması sonucu değil aynı zamanda zihinsel bir olgu olmasından kaynaklı olarak da belirleyici bir etkendir. Bu tarihsel olarak kaçınılmaz bir aşamadır. Eğer demokratik anlayış devlet anlayışına gereksinim duymadan zihniyet bağlamında bir örgütlenmeye doğru evrilebilseydi, kapitalist modernitenin yarattığı sorunlar gerçekleşmeyecekti, toplumlar iktidar öğesini bir yana bırakarak demokratik özerk yönetim anlayışında birleşerek, özgür ve eşit bir anlayışla devlet anlayışına karşı kendi anlayışlarını ortaya koyacaklardı.

Felsefenin temel sorusu olan “Neden?” sorusu şimdi kendi varlığını ortaya koymaktadır. Ulus devlet anlayışını ortaya çıkaran zihniyet nedir veya neden bu zihniyete gereksinim duyulmuştur?

Insan topluluklarının yönetimsel gelişim aşamalarına baktığımızda üretim ilişkilerine dayalı olarak hep bir üst aşamaya geçiş söz konusu olagelmiştir. Ancak kırılma noktası sermayenin ilk birikim sağlamaya başladığı dönemde oluşmuştur. Sermaye kar elde etmek için baskıya dayalı bir örgütlenmeye gereksinim duymuş, bunun için de devlet adı verilen yapılanmayı kurmuştur. Ancak sermaye ilk birikim dönemlerinde tarihsel olarak dar bir pazara sahip olduğu için, kurduğu ve devlet adını verdiği yapı kaçınılmaz olarak ulus devlet olgusunu ortaya çıkarmıştır. Yani ulus devleti zihinsel olarak üreten ve buna uygun toplumsal örgütlenmeyi yaratan unsur toplumsallaşmanın doğal gelişimini ve yapısını bozan sermaye ve sermayeye (başka bir tanımla kapitalist moderniteye) gereksinim duyan kar olgusudur. Bu zihinsel değişim beraberinde bütün dünyanın zihinsel gelişimini de değiştirmiştir ama bu değişimi yaparken aynı zamanda toplumsallaşmanın doğallığını da bozmuştur. Çünkü ortaklaşalıkla gelişen toplumsal yaşam özünde demokrat unsurlar barındırdığı halde, bunun yerine bireyci kar hırsına odaklanmış, insan toplulukları demokratik bir yaşamın örgütlediği özerk yönetim yerine uluslar ve bu ulusların oluşturduğu soyut sınırlara doğru evrilmiştir. Bu zihniyete göre ulus devletin üyesi olabilmek için: tarih, kültür, dil, din ve toprak gibi öğeler temel yapı taşlarıdır. Bu durum kişinin karar verme veya iradi davranma gerçeğini elinden almaktadır, birey kendisini doğmadan önce çevreleyen kurallara bağlı kalarak yaşamaya, buna uygun davranmaya zorunlu hisseder. Oysa demokratik ulus etrafında birleşen bireyler özgür iradeleriyle karar almış ve insan ve toplum gelişiminin daha üst bir aşamasına yönelmişlerdir.