DEMOKRATİK ÖZERKLİĞİN BOYUTLARI – II

Demokratik özerklik demokratik ulus inşasının ete kemiğe bürünmüş halidir. Onun somutlaşmış, bedenleşmiş halidir. Demokratik özerkliğin birkaç unsuru veya boyutu vardır:

2 – DEMOKRATİK ÖZERKLİĞİN HUKUK BOYUTU

Kürt halkı son kırk yıllık tarihinde yürüttüğü ve ağır bedeller ödediği mücadele ile kendi varlığını bütün dünyaya kanıtlamıştır. Bir halkın, hele neredeyse nüfusu kırk milyonu aşan bir halkın 21. yy’da varlığını ispatlama mücadelesi yürütmek zorunda kalması ve bu uğurda çok ağır bedeller ödemesi, bütün insanlık açısından çok büyük bir utanç olduğu kadar, Kürtler açısından da onurlu yaşamanın olmazsa olmazıdır. Hayvanların bile dili ve kimliği inkar edilmezken ve yasaklanmazken bu halkın kimliği ve dili inkar edildi ve yasaklandı. Kürtler de verdikleri bu mücadele ile kendi kimliklerini bütün boyutlarıyla yeniden yarattılar ve kazandılar. Kürtler açısından bundan sonrası, yaratılan bu kimliğin yaşamın her alanında örgütlendirilmesi ve hukuki, siyasal, ekonomik, kültürel, öz savunma ve diplomasi alanlarında somut olarak yaşamsallaştırılmasıdır.

Kürt halkı açısından dördüncü mücadele dönemi de bu yaşamsallaşmanın gerçekleşmesi anlamına gelmektedir. ‘Varlığını koruma ve özgürlüğünü kazanma’ dönemi olan dördüncü mücadele döneminin temel projesi de demokratik özerklik olmaktadır. Yazımızın ana çerçevesini oluşturan demokratik özerkliğin hukuksal boyutu, Kürt halkının devlet ile olan ilişkilerinin nasıl seyredeceğini ele almaktadır. Bunu şu şekilde de izah edebiliriz: özerklik derken özü itibarıyla sorduğumuz soru şudur; devlet ve demokrasi güçleri arasında nasıl bir hukuksal ilişki?

Hukuk, uygarlığın başından itibaren toplumsal yaşamı yönlendiren temel düzenleyici kurallar olarak toplumsal ahlakın yerine ikame edilen ve esas olarak da devletin toplum üzerindeki baskısını ve sömürüsünü meşrulaştırma aracı olarak varlığını sürdürmüştür. Yaptırım gücünü zora dayalı olmasından alır. Bu da onu zorun, egemenliğin tarihiyle zamandaş kılar. Egemenlikli tarihle başladığından onun toplum yaşamına getirileri son derece azdır. Daha çok devletin meşruiyetini sağlayan bir roldedir. Bu nedenle de hiç gözden kaçırılmaması gereken durum, hukuk ile devletin etle tırnak gibi iç içe geçtiğidir. Yani biri olmadan diğeri olmaz. Dolayısıyla birinin niteliği diğerinin de niteliğini belirler. Bu bağlamda ele aldığımızda devletin demokrasiye duyarlı hale getirilmesi, esas olarak onun hukukunun demokratikleştirilmesidir. Bu devletlerin kendilerine temel yaptıkları hukuki kuralların, belgelerin değişebileceği anlamına gelir. Nitekim merkezi uygarlık tarihi boyunca egemenlikçi sisteme karşı yürütülen mücadeleler sonucunda devletler yapılarında hukuka da yansıyan önemli değişimler yapmak zorunda kalmışlardır. Devlet dışı toplumsallığın devlete karşı yürüttüğü mücadelenin devletçi sistemi getirdiği nokta, güçler ayrılığına dayanan parlamenter sistemdir. Halk devrimleri olarak adlandırdığımız İngiliz, Amerika ve Fransa devrimlerinden sonra artık devletler egemenliklerinin kaynağını tanrıya değil de millete dayandırmak ve buna uygun davranmak zorunda kalmışlardır. ‘Tanrı kral’ veya ‘tanrının yeryüzünde temsili kral’ anlayışı yerini halkın, devlet yöneticilerini seçtiği cumhuriyet rejimlerine bırakmıştır. Devletin gücü üç erke (yasama, yürütme ve yargı) dağıtılmıştır. Böylelikle de eskinin adeta kendisi, hukuk kaynağı olan monarşik sistemlere son vererek, devletlerin hukukla sınırlandırıldığı bir rejime geçilmiştir.

Tamamen halkların, toplumun yürüttüğü mücadelenin bir sonucu olan hukuki gelişim süreci, gelinen aşamada üç kuşak insan hakları çerçevesinde evrensel bir düzey kazanmış durumdadır. Daha çok liberalizmin gölgesinde elde edilen ve ‘birinci kuşak insan hakları’ diye literatürde yer edinen ‘kişi hak ve özgürlükleri’nden, daha çok reel sosyalist sistem tarafından kabul edilen ve literatüre ‘ikinci kuşak insan hakları’ diye geçen ‘ekonomik, sosyal ve kültürel haklar’a, oradan da daha çok küresel bir bakışla edinilen ve literatüre ‘üçüncü kuşak insan hakları’ diye geçen ‘dayanışma hakları’na kadar gelinmiştir. Bu durum, kuşkusuz toplum lehine bir sonuçtur ve devletleri önemli ölçüde sınırlamaktadır. Ancak devletlere kendilerini bununla maskeleyerek, ömürlerini uzatması avantajını da sunmaktadır. Bu nedenle de, toplumun kendini sadece devletle olan ilişkileri düzenleyen hukuki kurallarla sınırlamadan, devlet dışı olan ve özünde ahlaka dayanan öz örgütlenmelerini geliştirmeleri; özgürlük için, eşitlik için ve gerçek kurtuluş için olmazsa olmazdır.

Toplum yaşamına dikkatle bakıldığında, tüm toplumlarda işlerin, toplumsal yaşamın hukukla değil daha çok da ahlakla yürütüldüğü, örgütlendirildiği görülür. Ahlak, toplum yaşamı için bir harç görevindedir. Toplum olmayı sağlayan asıl olgu hukuk değil, ahlaktır. Ahlak, politika ile birlikte toplumsal doğayı oluşturan ikili olmaktadır. O nedenle de toplumun olduğu yerde, ister bir sistem olarak yaşayacak kadar güçlü olsun, ister kapitalist modernite koşullarında olduğu gibi en asgari sınıra çekilmiş olsun ahlak ve politika vardır. Zira ahlak ve politika toplumun özüdür. Ahlaksız ve politikasız bir toplumsal var oluş düşünülemez. Böylesi bir durum ancak yok oluş koşullarında mümkün olabilir.

Merkezi uygarlık sistemi, toplumsal doğa olan ahlak ve politikadan bir kopuş olduğundan; bu dönem toplumları, doğal toplumun aksine hem ahlakla hem de hukukla yaşamak zorunda bırakılmaktadır. Toplum kendi içinde işlerini ahlakla yürütürken, yaşamını ahlakla düzenlerken, devletle olan ilişkilerini de hukukla düzenlemektedir. Bu merkezi uygarlık tarihi boyunca bir yandan devlet bir yandan da toplum ikiliğinin varlığından kaynağını almaktadır.

Bu çerçevede devlet (+) demokrasi formulasyonu gereği, hukuk tamamen ortadan kaldırılmadığına göre adaletin sağlanması, ancak hukukun devlet lehindeki işleyişinin daraltılarak demokratize edilmesine bağlıdır. Bu da demokratik bir anayasa ve yasaların yapılması anlamına gelmektedir. Zira bütün bu tartışmaların yürütülmesindeki somut amaç, demokratik bir anayasanın yapılmasını gerçekleştirmek ve Kürt kimliğini ve haklarını bu anayasada güvence altına almaktır. Dolayısıyla anayasa ve yasalara yansıtılmış bir gerçeklik olarak hukuk, demokratik bir nitelik kazanmış olur. Bu bağlamda içine girdiğimiz somut tartışma daha çok şu olmaktadır: ‘Demokratik Bir Türkiye ve Özerk Bir Kürdistan’ için nasıl bir anayasa?

Bizim demokratik özerklik anlayışımız, bölgesel veya coğrafik bir temele dayanmadığı için yani toplumsal kimliklerin varlığına dayandığından, kendini benzer örneklerdeki gibi salt hukuksal işlemlere dayandırmaz. Örneğin bir Fransa’daki gibi bölgesel anayasalara dayalı olarak örgütlendirilen bir özerklik değildir. Daha çok kendi özerkliğini örgütleyen, örgütlemek isteyen toplumsal kesimlerin, üzerinde ortaklaştıkları “Toplumsal Sözleşme”lerini esas alan bir özerklik anlayışıdır. Bu toplumsal sözleşme bir etnik gruba ait olabileceği gibi dini bir gruba da ait olabilir. Ya da kadın veya gençliğin birer toplumsal kategori olarak kendi özgün örgütlenmelerini ve toplumsal sözleşmelerini oluşturma biçiminde gerçekleştirilebilir.

Dolayısıyla demokratik bir anayasanın bütün bu gerçeklikler göz önünde bulundurularak düzenlenmesi gerekmektedir.

Yeni ve Demokratik Bir Anayasa ile Demokratik Özerklik:

Bilindiği gibi anayasaların niteliğini belirleyen onun felsefesi ve ruhudur. Anayasadaki maddelerin niteliğini belirleyen de bu ruhtur. Bazı durumlarda bu ruh, giriş bölümlerinde ortaya çıkarken, bazı durumlarda da anayasanın ilk maddelerinden biri ya da birkaçı olur. Bir ülkede anayasanın demokratik kriterlere uyumluluğu, o ülkedeki zihniyetin demokratikliğini ya da amaçlanan zihniyetin ne olduğunu gösterir. Kürt sorununun çözümü, zihniyetin demokratik olmasına bağlıdır. Kürtler bu konuda deneyim kazanmış bir toplumdur.

Türkiye’deki 1982 anayasasına ruh veren onun hem giriş bölümü hem de ilk maddelerinin içeriğidir. Bir kere Türkiye’deki mevcut anayasa, teklikler üzerine kurulu bir anayasadır ve bu özelliğiyle soykırımcı-faşist bir ruha sahiptir. Anayasanın giriş bölümünün bütün etnik toplulukların ve diğer özgün kimliklerin inkârı üzerine kurulu olduğunu ve faşizan bir söylemle “Türk” kavramının anayasanın ruhuna içerildiğini belirtmekte yarar vardır. Yine anayasanın ilk dört maddesi bu faşist ruhu güvence altına alan maddelerdir. Bu açıdan yapılacak bir anayasanın kesinlikle Türkiye’nin zengin halklar mozaiğine uygun bir felsefeye sahip olması gerekir. Etnik bir kimliğe vurgu yapılması anayasayı demokratik olmaktan alıkoyar. Bu yüzden de yeni anayasanın ‘anayasal vatandaşlık’ üzerine kurulması gerekir. Dolayısıyla yeni bir anayasa, bütün etnik, dinsel ve dilsel kimliklerin ya da tüm çokluk unsurlarının varlığı karşısında eşit bir mesafede durmalıdır. Kürtlerin ve diğer etnik ve dinsel kimliklerin hakları anayasal güvenceye alınırsa ve bu durum bütün toplumsal kesimler tarafından özümsenirse, bütün halklar arasında gerçek bir kardeşleşme sağlanmış olacaktır. Zira anayasalar toplumların devletle, toplumların (toplulukların) kendi aralarındaki ilişkileri olduğu kadar bireylerin de topluluk ya da devletle arasındaki ilişkileri düzenleyen metinlerdir. Bu açıdan da anayasal güvence, halklar ya da topluluklar arasındaki birliğin kalıcı hale gelmesinde oldukça önemli bir rol oynar.

Bir kere anayasa, Kürtlerin kendi toplumsal sözleşmelerini tanımak durumundadır. Ve onunla uyum içerisinde olmalıdır. Bir anayasa böyle bir felsefe ve ruha sahip olursa demokratik olabilir ve demokratik bir Türkiye’nin oluşturulmasında rol oynayabilir. Demokratik özerklik hukukunun somutlaşmış ifadesi olarak “demokratik anayasa” hangi alanları kapsamaktadır. Bunları biraz daha somut ortaya koymak gerekmektedir.

En başta bütün tartışmaların adeta odağında olan dil sorununun çözümü, anayasal güvenceye alınmalıdır. Dil kök ile ilgili bir durumdur. Bütün canlılar bir kök üzerinden kendi varlığını anlamlandırır. Dolayısıyla “ben varlığı kabul ediyorum ama kökü (dili) olmasın” demek kadar anlamsız bir yaklaşım olmaz. Bu bağlamda dil toplumsal hafızanın gelecek kuşaklara taşırılması ve böylece toplumun kendi varlaşmasını devam ettirmesidir. Salt bu hakikat bile, neden bir halkın dilinin inkâr edilemeyeceğini ve güvence altına alınması gerektiğini yeteri kadar açıklamaktadır. Bu noktada Kürtlerin kendi dillerine sahip çıkma mücadelelerinin anlamı bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

Benzer örneklerde de görüldüğü gibi bir devlette kamusal alanda farklı diller kullanılabiliyor. Örneğin Fransa’da Fransızca dışında altı bölgesel dilde eğitim ve öğretim yapılmaktadır. Bu yaklaşımla ele aldığımızda Kürdistan’da bütün kamusal alanlarda Kürtçenin temel dil olması gerekmektedir. Şehir isimlerinden tutalım köy isimlerine kadar sokak isimlerinden tutalım kullanılan işaretlere kadar Kürtçenin bütün kamusal alanlarda kullanılması Kürt dilinin geliştirilmesi ve güvence altına alınması için olmazsa olmazlardandır. Kamusal bütün alanlarda Kürtçe ve Türkçe birlikte kullanılır. Kürtlerin özerklikleri gereğince oluşturacakları toplumsal hukuk kurumlarında Kürtçe kullanılabilmelidir. Örneğin yerel mahkemelerde Kürtçe dili temel alınmalıdır. Dinsel özgürlüklerin kullanılması bağlamında da anadilin kullanılmasının güvence altına alınması gerekmektedir.

Aynı durum, eğitim dilinin Kürtçe olması açısından da geçerlidir. Kürdistan’da temel eğitim dilinin Kürtçe olması gerekir. Kürtler ancak bununla kendi toplumsal hafızalarını gelecek kuşaklara taşırabilirler. Bu yüzden de anadilde eğitim sadece eğitim değildir. Onun çok ötesinde bir durumu ifade etmektedir. Bu da, insan olarak anlam bulmaktır. Toplum olarak anlam bulmaktır. Canlı olarak anlam bulmaktır. Onun için ana dilin yaşamın her alanında yazılı-sözlü kullanılması, her halk gibi Kürtlerin de en doğal hakkıdır.

Anayasaya konu edilmesi gereken ikinci ve en önemli hususlardan biri de Kürtlerin kendi kendilerini yönetme hakkının anayasal güvence altına alınmasıdır. Farklı bir kimlik olan Kürtlerin demokrasinin gereği olarak kendilerini yönetme hakları vardır. Bu noktada kendilerini temsil edecek ve sorunlarına çözüm bulacak yerel meclislerin oluşturulması Kürtlerin en temel haklarındandır. Bu yerel meclisler genel meclise karşı olmadığı gibi ona alternatif olmayı da hedeflemiyor. Bugün demokrasinin daha fazla geliştiği ülkelerde yerel örgütlenme ve meclisler çok önemli işlevleri olan kurumlar haline gelmişlerdir. Merkezi hükümetlerin ilgilenmesine gerek olmayan bütün konularda yerel meclisler karar alma mekanizmaları olarak toplumun temel siyasal kurumları rolünü oynamaktadırlar. Böylece toplum kendi sorunlarını çözümleyerek kendini devlete muhtaç olmaktan çıkarmakta ve bu yönüyle de devletin sömürü zemini ortadan kalkmaktadır.

Bu durumun en önemli sonuçlarından biri de toplumun politik gerçekliğine geri dönmesi ve politikaya ilgisinin artmasıdır. Bu da toplumsal dinamizmin artması ve bireylerin daha sağlıklı bir toplumsal katılımcılığı esas almasını kendisiyle getirir. Böylece bütün toplumun çıkarlarının ortaklaştığı demokratik yaşam sistemi de daha güçlü bir biçimde kurumlaşma imkânına kavuşur. Yeni anayasada halk iradesi esas olarak da tam düşünce ve örgütlenme özgürlüğüyle gerçek bir ifadeye kavuşur. Artık sadece genel meclisler halk iradesini yansıtan kurumlar olarak görülemez. Sokaktan, mahalleden, köyden başlayarak kasaba ve şehir genelinde ortaya çıkarılacak örgütlenmeler gerçek anlamda halkın temsilini sağlarlar. Genel ya da yerel meclislerin tabandan başlayan böyle örgütlenmelerle altı doldurulmazsa halk iradesi tam olarak temsil düzeyine kavuşmaz. Meclislerle taban arasında yabancılık yine sürer. Anayasanın bütün bunları güvence altına alması gerekmektedir.

Kürt kültürü son iki yüz yıllık dönem içerisinde asimile edilerek yok edilmek istendi. Böylece Kürtlerin derin tarihsel geçmişiyle dolaylı veya doğrudan her türlü bağı koparılma noktasına getirildi. Onun için Kürt kültürü üzerinde yürütülen katliam politikalarını reddeden ve kültür üzerinde ortaya çıkan tahribatın telafisini sağlayacak düzenlemelerin anayasal güvenceye kavuşması gerekmektedir. Bu noktada Kürt kültürü yaşamın bütün alanlarında kendini özgürce ifade edeceği koşullara kavuşmalıdır.

Mevcut sistem içerisinde devlet en büyük tekel konumundadır. Yine anayasa tarafından korunan kapitalist unsurlar, toplum üzerinde tam bir sömürü sistemi oluşturmuşlardır. Bu yüzden de toplum ekonomik olarak tam bir sefalet içerisinde yaşamaya mahkûm edilmiştir. Toplumsal emeğin karşılığını bulmadığı bir ekonomik sistem, toplumun bütün gözeneklerinde yer edinmiştir. Bu gerçeklikler içerisinde demokratik bir anayasanın en önemli görevlerinden biri de toplumun ekonomik hayatının adalet ölçüleri içerisinde düzenlenmesidir. Toplumun öz gücüne dayalı ekonomik kurumlaşmaların varlığı, toplumun çıkarlarının ön planda tutulması için olmazsa olmaz kabilindedir. Kaynakların adil paylaşımı demokrasinin olmazsa olmazlarındandır. Bu yüzden özerk birimlerin aynı zamanda özerk ekonomik yapılanmaları da anayasal güvenceye alınmak durumundadır. Ancak böylece tekelleşmelerin önüne geçilmiş olur.

Savunmasız bir toplumun eninde sonunda yok olmakla karşı karşıya kalacağını Kürtler, hem de kendi yaşam tecrübelerinden çok iyi bilmektedirler. Dolayısıyla Kürtler için toplumsal yaşamlarını öz savunmaya dayalı olarak korumaya almak en temel demokratikleşme ölçülerinden biridir.

Bütün bunlarla beraber, hem komşu halklarla hem farklı halklarla hem de diğer parçalardaki Kürtlerle doğrudan ilişki içerisinde olmasının koşullarının sağlanması ve bunun için gerekli olan kurumlaşmalarının yasal ve anayasal güvenceye alınması da temel demokrasi ölçülerindendir.

Demokratik Konfederalizm – Demokratik Özerklik

Çoğunlukla ya birbirine karıştırılan ya da birbirinin alternatifi olarak değerlendirilen özerklik ve konfederalizm olgularının her biri farklı bir gerçeğin ifadesi olmaktadır. Özerklik yukarıda da belirttiğimiz gibi devlet ile olan ilişkinin hukukunu ifade ederken konfederalizm, demokratik toplumun örgütlenme ve yaşam biçimini ifade etmektedir. Demokratik konfederalizm, devlet dışı toplumsallık olarak demokratik modernitenin toplumsal doğadan kaynağını alan demokratik-komünal değerlerinin sistematize edilmesi anlamına geldiğinden evrensel bir siyasi organizasyondur. Tarih boyunca devletçi sisteme karşı mücadele yürütmüş olan toplumsal kesimlerde eksik kalmış olan, amaca uygun politik organın oluşumuna verilen cevaptır. Demokratik konfederalizmle toplumlar, kendilerini devletçi sistemden kurtarmanın olanağına da kavuşmuş olmaktadırlar. Böylesi tarihi bir yönü vardır. Bunun yanı sıra demokratik konfederalizm, özellikle de adeta dünya dengelerinin kurulduğu yer olan Ortadoğu’ya başını ABD’nin çektiği Batı’nın BOP çerçevesinde vermeye çalıştığı biçime karşı verilen mücadelede güncel bir ihtiyacı da karşılamaktadır. Demokratik konfederalizmle Ortadoğu halkları bölgesel gericiliğin temsil ettiği statükoculukla küresel emperyalizm arasında bir tercih yapmak durumunda kalmayarak, her ikisine karşıtlık temelinde devlet dışı sistemini kurma olanağına kavuşmaktadır.

Demokratik konfederalizm bunu yaparken de toplumsal doğanın gücüne ve onun demokratik komünal değerlerine; Ortadoğu kültüründeki farklılıkların bir arada yaşaması geleneğinin köklülüğüne ve PKK’nin son kırk yılda yürüttüğü özgürlük ve demokrasi mücadelesinin gücüne dayanmaktadır. Bu yönüyle de demokratik konfederalizm, öyle masa başında oluşturulan bir tercih değil, toplumsal doğaya en uygun bir sistem olmaktadır. Tarihi de demokratik komünal değerlere dayandığından devlete göre çok daha köklü ve eskidir. Bu gerçeklik nedeniyledir ki demokratik özerkliğin olup olmamasına bakılmaksızın demokratik konfederalizm çalışması gerçek anlamda özgürleşmek için şarttır ve olmalıdır. Devletin toplumun özerkliğini kabul etmesi durumunda da kabul etmemesi durumunda da olması gereken, toplumun devlet dışı örgütlenmesi anlamına gelen demokratik konfederalizmi geliştirmesidir.

Devlet (+) Demokrasi formülasyonunda, ‘devlet’ mevcut egemenlikli yapıyı temsil ederken, ‘demokrasi’ devlet dışı toplumsal sistem anlamında ‘demokratik konfederalizme denk düşer. Bir arada yaşamanın koşullarını da (+) rolündeki demokratik özerklik sağlar. Ancak bugün TC, demokratik toplumla kendi arasında (+)’yı kabul etmediğinden, ulus-devletçi faşist yaklaşımı gereği tekliği dayattığından, toplumu bir varlık olarak kabul etmediğinden demokratik özerklik de tamamen 4. Dönem mücadelesinin özellikleri gereği tümüyle devlet dışında yaşama geçirilecektir. Bugün bu duruma benzer bir konum, Meksika’da Zapatistlerin öncülüğünde Chipas bölgesinde yaşanmaktadır. Bu bölgeye devlet yalnızca kapsamlı operasyonlarla girmektedir. Bölgenin bundan başka devletle bir ilişkisi yoktur. O nedenle de bugün Kürtler açısından demokratik özerklik ile demokratik konfederalizm çok da birbirinden ayrı olan şeyler değildir. Kürtlerin halk olmaktan kaynaklanan hiçbir hakkı devlet tarafından tanınmadığından ve Kürtler bunları kendileri pratikleştirmek durumunda olduğundan, demokratik özerklik denildiğinde özünde demokratik konfederalizm anlaşılmaktadır.

Bu da, Kürtler başta olmak üzere bütün etnik, dilsel, dinsel, cins ve sosyal kesimlerin ve toplulukların kimliklerine karşı saygılı olan bir pozisyona çekilmesi ve bu kimlikleri garanti altına alınmasının sağlanmasıdır. Bu demokratik özerklik, egemen sınıfların iktidar anlayışının bir parçası değildir. Yani ne devlet ne de devletçik zihniyetini kapsar. Kürt halkının farklı olmaktan kaynaklı kimlik, dil ve kültürel haklarını demokrasi içerisinde özgürce yaşamsallaştırmasının adıdır. Bu, demokratik bir ülkede farklı bir toplum olmaktan kaynaklı hakların kullanılmasıdır. Bu hakların kullanılması için özel olarak bir idari biçim aranmamaktadır. Yukarıda da değindiğimiz gibi biçim buna uygun hale getirilebilir. İster bugünkü üniter yapı olsun ister eyalet sistemi olsun bu haklar kullanılabilir. Özcesi bu özerkliğin gerçekleşmesi için şu veya bu idari sistemin olması bir koşul değildir.

Sonuç Yerine:

21. yüzyıla girerken katı merkeziyetçi, tekliklere dayalı, asimilasyoncu, baskıcı, ceberut, şoven anlayışlara dayalı devlet düzenlerinin bir bir yıkıldığı gerçeği artık her gün daha fazla açığa çıkmaktadır. Eskide ısrar, yıkımı durduramayacağı gibi daha fazla zarar getirecektir. Bugün temel hak ve özgürlükler önünde engel olan ulus-devlet anlayışı ve buna bağlı olan siyasal sistemler kriz üretmekten başka bir şey yaratmamaktadır. Sonuçları her gün daha da ağırlaşan toplumsal sorunların kaynağında bu ulus-devlet gerçeği yatmaktadır.

Devletin demokrasiye duyarlı hale getirilmesi toplumsal sorunların çözümünde en başta gelen şartlardan biridir. Bu da bir devletteki hukuk normlarının demokratikleştirilmesi anlamına gelmektedir. Yani hukukun somut ifadesi olarak anayasa ve yasaların demokratikleştirilmesi ve adil hale getirilmesi anlamına gelmektedir. Eğer toplumdaki etnik, dini, siyasi, cins, dilsel vb. alanlardaki çoğulculuk göz önüne getirilirse tek bir kesime dayalı bir anayasa yerine bütün bu toplumsal kesimlerin beklentilerine cevap veren adil bir anayasa ortaya çıkacaktır. Tabi ki bunun ruhu da demokratik olacaktır.

Yine demokratik-adil bir anayasa bir yandan çağdaş evrensel değerleri özümserken diğer yandan hitap ettiği halkların ve diğer toplumsal kimliklerin coğrafik, tarihsel ve kültürel değerlerine de uzanmalı ve onları da kucaklamalıdır.

Böyle bir anayasal gerçeklik içerisinde toplum, devletin yapmadığı ve/veya yapamadığı ve aynı zamanda kendisine yük haline gelen işlerin birçoğunu üstlenebilir ve yerine getirebilir. Toplum kendi sorumluluğunu kendisi üstlenmiş olmaktadır. Hiç kuşku yok ki toplumun kendisi için belirlediği demokrasi sınırları ile devletin iktidar sınırları her zaman için bir çelişki ve çatışmayı yaşıyor olacaklar. Çünkü biri diğerinin alanını daraltmaya ve sınırlandırmaya çalışmaktadır. Ancak bu tarihsel diyalektiğin bir gereği olarak böyledir. Bu çelişki ve çatışma hali bu iki unsurun birbirlerini tanımayacakları anlamına da gelmemektedir.

Bütün bu gerçeklikleri Kürt somutuna indirgediğimizde demokratik özerkliğe en çok ihtiyacı olan ve aynı zamanda onu gerçekleştirme potansiyeline sahip olan da Kürt halk gerçekliğidir. Bugün dünya üzerinde elinde hiçbir siyasi, hukuki, sosyal, ekonomik, askeri, diplomatik hak olmayan tek halk Kürtlerdir. Bunun başka bir örneği bugün neredeyse yok gibidir. Kuşkusuz geçmişte benzer uygulamalar farklı ülkelerin gündemine girmiştir. Ancak yirmi birinci yüzyıla girilmesine rağmen Kürtler üzerinde bu çok yönlü soykırımcılık halen uygulanmaktadır.

Bu temelde değerlendirdiğimizde Kürtlerin demokrasi mücadelesi yürütmesi ve onun için özerklik gibi bir proje geliştirmesi son derece anlamlıdır.