KOM, KOMÜN, KOMÜNAL YAPILAR VE KOMÜNALİTE ÖRNEKLERİ

Komünal yaşam, toplumun bu bir arada varoluşu ve ortak yaşamıyla ilgilidir

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi

Toplumsal yaşamın hakikatleri kendi kavramlarını yaratmıştır. İktidar kavramlarıyla toplumsal alanın kavramları birbiriyle çatışırken iktidar alanı toplumun kavramlarını çarpıtıp kendine mal etmeye çalışır. Toplumsal alan ise kendi kavramlarına sahip çıktığı oranda hakikatlerini açığa çıkarır. Kimi kavramlar da vardır ki iktidar alanı bunlara saldırsa, çarpıtsa da kendine mal edemez, çünkü her koşulda toplumsallığı anlatan kavramlardır. Bu türden kavramların başında da KOMÜN kavramı gelir. KOM kelimesi Aryenik dillerde ve Kürtçede topluluk ve grup anlamına gelir. Komünalite ortakçı yaşamı anlatır. Komün bu ortakçı yaşamın örgütlenme formudur. Komün toplumda sosyal grup ve kesimlerin devleti esas almadan, hiyerarşik düzene, hâkimiyete, sömürüye ve sömürülmeye dayanmayan, özgür, eşit ve demokratik ilkeler ve yardımlaşma temelinde bir arada gönüllü yaşamak için örgütlenmiş halkın sosyal yaşam biçimidir.

Toplumsal yaşam insan türünün var oluş koşuludur. İnsan yaşamı doğal olarak toplumsaldır. İnsan türünün var oluş koşulu toplumsallıkta anlam bulur. Eğer insanlar toplumlar biçiminde yaşamaktan vazgeçerlerse, insan diye bir şey ortada kalmaz. Eski primatlara geri dönülmüş olur. Toplum sadece insanların bir arada yaşadıkları, ortak yiyip içtikleri ve birbirlerine psikolojik olarak alışıp bağlandıkları bir form değildir. Bundan daha fazla ve daha öteye bir etkinliktir. Birçok hayvan türü de bir arada yaşamakta, ortak otlamakta ve yiyip içmektedir. Çok sayıda kuş ve hayvan türü böyle yaşar. Hatta daha da genelleştirirsek, yalnız başına yaşayan canlı yoktur diyebiliriz. Hepsi bir denge, dayanışma ve sistem içinde yaşarlar. Ama yine de insan türü gibi toplumsal özellikler gösteren hiçbir hayvan ve canlı türü yoktur.

İnsanın diğer canlılardan farkı, akıl ve düşüncenin farklı bir boyutta gelişmiş olmasıdır. Ancak bu akıl ve düşüncenin işlendiği ve anlam bulduğu ortam toplumsallık ortamıdır. Toplumsallık olmadan akıl ve düşüncenin de gelişme şansı bulması çok zordur. Onun için toplum insanoğlunun basit fiziksel biraradalığı değil, düşünsel, sosyal, siyasal, ekonomik ve ahlaki tüm etkinliklerinin ve insana has tüm özelliklerinin içinde hayat bulduğu yaşam formudur. Tek başına insan çok güçsüz ve anlamsızdır. Ama toplum ve topluluk olarak insan hâkim ve güçlü bir yaratıcıdır.

Toplum kendi içinden sınıflara ayrışabilir, hiyerarşi ve statü farkları ortaya çıkabilir, akıl almaz birçok eşitsizliği yaşayabilir, mantık ve doğal olana ters birçok ucube davranış gösterebilir, ama ne olursa olsun her koşulda toplum var olmaya devam eder. Toplum kendi içinde hastalıklıdır diye toplum olmaktan çıkmaz. Bir organı felçli olabilir, kulakları sağır olabilir, ama insan vücudu gibi yine de bir canlı organizmadır. Dolayısıyla toplumun kendi içinde yapay bölünmelere uğraması ve hastalıklı hale gelmesi, sadece tedavi edilmesi gereken hastalıklı bir toplum ve bünye haline geldiğini gösterir. Onun için bütün bireyci ve toplum karşıtı vaazlara rağmen, liberal kapitalizmin bireyciliği de dâhil hiçbir bireycilik türü, toplumsallığı aşacak gücü gösteremez. Bireyci kapitalistlerin ve siyasi nüfuz sahiplerinin devlet, sermaye ve ticari alışverişleri toplum sayesinde vardır. Eğer kendilerine çalışan personel ve mallarını tüketen toplum olmazsa, onların değil kapitalist ya da egemen bir sınıf, bir insan olarak var olmaları bile düşünülemez. Onun için liberal bireyciliğin tüm toplum karşıtı iddialarına rağmen, kapitalist birey, toplum içinde ürettikleri bir hastalık biçimidir. Aşılması gereken toplum değil, bu hastalık olmalıdır.

Komünal yaşam, toplumun bu bir arada varoluşu ve ortak yaşamıyla ilgilidir. Toplumun bu tarz bir arada yaşamı sonuçta iki tezin ortaya çıkmasına neden olur: Birincisi, şimdiye kadar sınıflı uygarlıkla gelen toplumun kendi içinde devletli, egemenlikli, eşitsiz ve özel mülkiyetli yaşamasını savunan ve bunun da insanlığın doğal durumundan kaynaklandığını iddia eden hâkim egemen görüştür; ikinci görüş ise, devlet, sınıf, egemenlik, eşitsizlik gibi hastalıkların yarattığı toplumsal sistem yerine, bunların toplumun doğal durumları olmadığını, zorla dayatılan toplumsal olgular ve kurgular olduğunu söyler. Bunlar en azından dönüştürülerek kaldırılmalı, yerine bunların olmadığı özgür ve eşit toplumsal sistem kurulmalıdır. Bunun adı da komün ya da komünal sistemdir. İşte komünün toplum felsefesi ve kuruluş amacı budur.

Komün sadece ortak mülkiyet ve ekonomik yaşam değildir. Gerek ütopik klasik sosyalistlerin gerekse Marks ve Engels’in komünü ekonomik yaşama indirgeyerek tarif etmeleri ciddi hatalara ve olumsuz sonuçlara yol açmıştır. Marksizm’in komünist toplumu,“herkesin yeteneğine ve herkesin ihtiyacına göre” ekonomik refahın ve bolluğun olduğu bir toplumu temsil eder. İnsanların karınlarını doyurmak, bolluk ve refah içinde tutmak, komünizmin esası olarak anlaşılmıştır. Zaten Marks’ın komünist ütopyası çok gelişmiş bir teknolojik ve refah toplumunu temel alır. Onun için Sovyet devletinin yaptığı ilk iş, beş yıllık kalkınma planlamalarıyla devletçi ekonomiyi geliştirmek ve bolluğu yaratan bir gıda üretimini gerçekleştirmek oldu. Sovyetlerden esinlenen Üçüncü Dünyanın ve Ortadoğu’nun birçok devleti, devletçi kalkınmayı programlarının başına koydular. Eğer ulusal devletler sanayileşir ve kalkınırsa bağımsız olacakları gibi, tüm ulusal ve toplumsal sorunlarını da halletmiş olacaklardı. Bu ulusal kalkınmaya dayalı ekonomik politikaların her şeyi yaratacağı ve kurtaracağı varsayılıyordu. Bu anlayış Sovyetlerin uyguladığı reel sosyalizmin ekonomik determinizm anlayışından, ekonomik belirleyicilikten kaynaklanıyordu. Sonra anlaşıldı ki, sadece insanların karınlarını doyurmak, refah ve bolluk içinde tutmak kendi başına ne sosyalizmi ne de komünizmi getirir. Sovyet Rusya’da ne açlık ne de sefalet vardı. Kaba anlamda karın doyuran bolluk, herkes için az çok vardı. Yine de sistem çökmekten kurtulamadı çünkü olmayan demokrasi ve özgürlüktü.

Burada toplumsal kuruluşta teknolojik gelişme ve ekonominin önemsiz olduğu söylenmiyor. Elbette açlık, sefalet, hırsızlık ve eşitsizlik toplumsal ahlaksızlığın kaynağıdır. Burada vurgulanmak istenen, ekonomik refah ve teknolojik gelişmeyi toplumun hizmetine sokan, demokrasi ve özgürlüğü esas alan zihniyet ve etiğin önemidir. Özgürlük ve demokrasinin olmadığı toplumsal refahın bir anlam taşımadığı anlaşılmıştır. Efendilerine hizmet eden kölelerin de çoğunlukla karınları doyurulmuştur. Buradan çıkarılması gereken birinci ders şudur: Komün sadece ekonomik birim değil ve olmamalıdır da. Komüne insanların bir arada yiyip içmesinin ötesinde yepyeni anlamlar yüklemek gerekir. Bu yeni tanımlamalardan birincisi, komünün gönüllü birliğe dayanan bir kuruluş olmasıdır. İkincisi, komün toplumun doğrudan demokrasi ve özyönetim okuludur. Üçüncüsü, bireyin içinde anlam bulduğu ve amaçlarını gerçekleştirdiği özgürlük alanıdır. Dördüncüsü, hümanizmin, adaletin ve insan ahlakının içinde yetiştiği ocaktır. Beşincisi, kadın-erkek eşitliğinin sağlandığı, kadının bir meta olmaktan çıkarıldığı özgür eş yaşam ve sevgi alanıdır. Kısacası toplumun özgür birliktelik, eşitlik, dayanışma ve paylaşımı esas alan ne kadar olumlu özelliği varsa kendi içinde barındıran ve yaratıcı kılan, devlet dışı toplumsal örgütlenme modelidir.

Anlaşılacağı gibi komün, yüce insan ideallerinin yeşerdiği ve yetiştiği en dar yerel ve küçük örgütlenmedir. Nasıl ki maddenin en küçük çekirdeği atom olarak kabul edilirse, toplumun en dar temel yapı taşı komün olmalıdır. Bu hücre ne kadar sağlam, ideal ve doğal yasalarına göre yapılandırılırsa, toplum o kadar sağlıklı ve zinde olur. Komün tüm olumlu toplumsal özelliklerin, yaşamın ve ideallerin içinde temsil edildiği küçük ve yerel insan topluluğudur. Mikro insanlıktır.

İnsanlığın karşılaştığı sömürü gerçeği yabancılaşmayı doğurmuş ve komünal yaşamdan uzaklaşma gerçekleşmiştir. Komünal yaşamdan uzaklaştırılarak toplumsallığı dağıtılan insanın baskı ve sömürü cenderesine alınması daha kolay olmuştur. Toplumu koruyan en büyük savunma gücü toplumsallığın kendisidir. Toplumsallığı baskılanmayan, geriletilemeyen bir topluluğu hiçbir güç uzun süreli olarak egemenliği altına alamaz. Bu nedenledir ki egemenlerin ilk saldırdığı şey toplumsallığın kendisidir.

Yine, toplumsallığa karakterini veren olgusallıkta kadın ve erkek birbirini tamamlar, birbirine yabancı değildir ve egemenlikçi bir ilişki tarzı tanınmamaktadır. Kadın aleyhine başlayan kırılma süreci toplumda yabancılaşmanın, hiyerarşik egemenlikçi ilişkinin başladığı süreçtir. Kadın ne derecede geriletilirse toplum o derecede kolay egemenlik altına alınır. Bu aşamadan sonra kadınıyla erkeğiyle toplum var oluş özünden uzaklaşmaya başlar. Bunun için tüm egemenlikçi sistemler ilkin ve en çok kadına saldırır. Kadın geriletilmeden toplum geriletilemez. Bunun bilincinde olan egemenler kadını her çağın ilk hedefi haline getirmişlerdir. Dolayısıyla komünden bahsetmek ilkin kadın kimliği ve toplumsallıktaki öneminden bahsetmeyi gerektirir.

İlk insan topluluklarının göçebe halde toplayıcılık yaptığı ve komünal yaşadığı bilinmektedir. İnsanlığın bu aşamasına dair halen büyük tarihi yalanlar uydurulmaktadır. Hem komünal toplumdan bahsedilmekte hem de ilkellik damgasıyla geri ilan edilip kölecilik meşrulaştırılmaktadır. Köleci iktidarın toplumu kıskıvrak mahkûm ettiği aşamanın ileri bir insanlık düzeyi olarak gösterilmesi, kadın köleliğinin sonraki yüzyıllarda derinleşerek sürmesinin temel sebeplerinin başında gelir.

Toplum neolitik aşamada kadın kimliği ve rolü etrafında şekillenirken köy yaşamının temel karakteri yine komünal haldedir. Sömürüye, baskıya yer yoktur. Neolitik dönemin kültürel birikimleri son derece güçlüdür. Sınıflı, devletli uygarlık bu değerlerin envai çeşit hile ve entrikalarla ele geçirilmesi üzerinden vücut bulur. Böylelikle devletli uygarlığın sömürü kültürü hâkim kılınır. Ancak bu durum karşısında toplumun varoluş karakteri yok edilemez, bir direnç kaynağı olarak varlığını sürdürür. Bugün de bütün canlılığını koruyan bu direnç günümüzde olduğu gibi insanlık tarihinde de birçok destansı direniş mücadelesinin gelişimine kaynaklık eder.

A-Ortadoğu’da Komün Deneyimleri

Mazdek, Hürrem Ve Babek

Mazdek isyanı tarihin tanık olduğu ilk komünalist hareketlerden biri olarak önemli bir yere sahiptir. Doğum tarihi tam olarak bilinmeyen Mazdek, Hamedanlı olup 499 tarihinde katledilen yenilikçi bir halk önderidir. Mazdek, geliştirdiği felsefik anlayış ile Zerdüşt rahipleri ile Sasani aristokratlarının ortaklığıyla bozulan toplumsal düzene karşı eşitlikçi, ortakçı ve özgürlükçü bir düzeni savunmuştur.

1-Mal ve servetlerin paylaşılması anlamında ortakçılığı,

2-Kadın-erkek arasında eşitliği,

3-İnsanlar üzerinde iktidar ve tahakküm kurulamayacağını savunmuştur.

Toprak sahibi Dikhanlar ve tapınak topraklarının sahibi din adamları buna karşı hemen tavır almıştır. Her çağda olduğu gibi egemenlerin karalamasına maruz kalan bu düşünceleri çarpıtılarak egemenler tarafından çeşitli ideolojik saldırılar geliştirilmiştir. Tüm saldırılara rağmen, Mazdek’in düşünceleri ve savunduğu toplumsal düzen anlayışının hızla toplum içinde kabul görüp yaygınlaşmasının en temel sebebi, Mezopotamya topraklarında yaşayan halkların ortakçı yaşama aşinalığı ve o günkü koşullarda halen canlı olan köy komünlerinin varlığıdır.

Ne var ki 499’da Mazdek tutuklanmış, taraftarları yenilgiye uğratılmıştır. İnanç kaynağı gereği şiddet karşıtlığını savunmuş olan ve devletin içine girerek reform çalışmalarına yönelen Mazdek ve taraftarları kendilerini korumayı başaramamış ve katliamdan geçirilmişlerdir. Mazdek’in katledilmesinden sonra eşi Hürrem bu mücadeleyi yüklenmiştir. Mazdeizm, Hürrem tarafından sürdürülmüş ve daha sonra Hürremizm adını alacak olan harekete de kaynaklık yapmıştır. Hürremizm, kökenleri Zerdüşti felsefeye dayanan özgürlükçü, eşitlikçi komünalist bir mücadele çizgisidir. Anadolu Aleviliğinin de temel çıkış kaynağıdır.

Mazdekilere karşı takibatlar Mazdek’in öldürüldüğü katliamla bitmemiştir. Bundan dolayı Hürremizm yayıldığı her yerde farklı adlar almış, bazen yer altına çekilmek zorunda kalmış ve kültürel olarak etkisini toplum içinde ve direnişlerde sürdürmüştür.

Mazdekten esinlemeli Hürremizm hareketinin gücünün zirvesine ulaşması Babek döneminde gerçekleşmiştir. 808 yılında Azerbaycan’ın Bezz bölgesinde bir isyan başlatmış olan Hürremi hareketin başında Cavidan bin Sehl bulunmaktadır. Cavidan’ın ölümünden sonra Babek, Hürremi hareketin başına geçmiştir. Babek hareketin güçlendirilmesi için gerekli tüm hazırlıkları yapmış ve 816yılında Bezz bölgesinde programının tebliğlerine başlamıştır. Programında, en sade haliyle eşitlikçi,  ortakçı bir yaşam kurmayı hedeflemiştir. Bu yaşamı korumak için bir nevi kurtarılmış alanlar yaratmanın mücadelesini başlatmıştır.

Babek genellikle Bezz karargâhından savaşları yönetse de birçok savaşa bizzat katılmıştır. Mücadeleyi yürüttüğü coğrafyanın niteliği ve kayıtlara düşen savaş sahnelerinden anlaşılmaktadır ki, özellikle dağlık araziyi iyi kullanarak yer yer pusu, sızma, baskın gibi gerilla tarzları ile başarılar elde etmiştir. Abbasi zulmünden bıkan Kürtler, Türkmenler, Farslar, Bedeviler, Ermeniler ve Gürcüler tarafından desteklenen Babek, esas gücünü de bu topluluklardan alarak savaşların galibi oluyordu.

Abbasiler 835’te Babek’e karşı saraydaki devşirme Türk komutan Afşin’i hazırlar ve Bezz üzerine gönderirler. Savaş birçok cephede yürür ve üç yıl boyunca sürer. Afşin orduları yenildikçe Halife destek gönderir ve en son Bezz kalesini kuşatmaya almayı başarırlar. Kuşatma karşısında Babek kent halkının savaş bölgesi dışına çıkması için anlaşma önerir. Afşin bunu red edip, üstelik Halifeden bir af belgesi isteyip, ardından teslim olursa ancak o zaman bağışlanacağını söyler. Babek’in yanıtı, kimsenin affına ihtiyacının olmadığı şeklinde olur ve bir yarma hareketiyle kuşatmayı aşıp Ermeni topraklarına doğru yol alır. Kaledeki halk-Müslümanlığı kabul edenler hariç-kılıçtan geçirilir.

Ermeni emirlerinden Sehl İbn-Sumbat, yanına sığınmış olan Babek’e ihanet eder. Babek Bizans topraklarına geçip gücünü toparlamak isterken onu oyalayıp bir komployla, yanındaki yoldaşlarıyla birlikte Abbasilere teslim eder.

Babek kendi döneminde kurduğu toplumsal düzenle eşitlikçi, ortakçı yaşamı hâkim kılmış ve ezilen bölge halklarının umudu haline gelerek 20 yıl sürecek olan isyanlara katılımını sağlamıştır.

Babek’in öldürülmeden önce Muteesim karşısındaki son sözleri:

“… Bütün zalim hükümdarlar gibi sen de yanılıyorsun. Çünkü benim destanım öyle bir destandır ki, ne Babek’le başlamıştır, ne de Babek’le bitecektir. Ey zavallılar, siz hiçbir zaman özgürlük yangısının ne demek olduğunu anlamayacaksınız. O dehşetli yangı ki, yüreği yakıp küle çeviriyor. Özgürlük, o ister tatlı olsun, isterse acı; yalnız oydu benim secdegâhım! Ve zalim ki beni öldürüyor, o da hiçbir zaman anlamayacak ki, ölümü ile özgürlük fedaisi büsbütün yok olmuyor…”

İsmaililer Hareketi Ve Hasan Sabbah

İsmâilîyye mezhebinin ortaya çıkışı Abbasi Hanedanlığının ilk dönemine denk gelmektedir. Çok geçmeden Abbasilerin iç yüzünün açığa çıkmış olması, buna karşın birçok halk kesiminde gelişen kandırılmış olmanın yarattığı hayal kırıklığı ortamında, İsmâilîler ortaya çıkmışlardır. Adını, Hz. Ali’nin katliamdan kurtulan tek torunu Zeynel Abidin’in soyundan gelen 6. İmam Cafer el Sadık’ın iki oğlundan biri olan İsmâil’den almıştır.

İsmâilîler hareketi daha çok da Hasan Sabbah direnişiyle adını dünyaya duyurmuştur. Hassan Sabbah “Dağın Şeyhi” olarak da bilinir. 1054 tarihinde Kum kentinde doğduğu söylense de, doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Fakat 11. yüzyılın ortalarında yaşadığı bilinmektedir. İlk eğitimini babasından alan Hasan Sabbah 7 yaşından 17 yaşına kadar On iki İmamcı Şii eğitimi alır. Yanı sıra kendisini matematik, felsefe ve dilbilim konusunda da yetiştirir.

17 yaşından sonra İsmâilîliği benimseyen Hasan Sabah, bölgenin İsmâilî önderlerinden de eğitim görmüştür. Bu tarikatın eğitimini tamamlayınca, 1078’de Fatımi İsmâilîler’in merkezi olan bugünkü Mısır’daki Fatımi devletinin başkentine gider. Üç yıl boyunca Kahire ve İskenderiye’de dönemin ünlü bilginlerinden dersler alır. 1081 yılında İsfahan’a dönerek yetkinleşmiş bir şekilde mücadeleye başlar. Yaklaşık 9 yıl çeşitli kentleri gezerek İsmâilîliği yaymaya çalışır. Bu çalışmaları sonucu var olan İsmâilî tabanını daha da genişletir. 1090 yılında Alamut Kalesi’nde eğitim ve örgütlenme mücadelesine yeni bir boyut kazandırarak Alamut Kalesi’ni merkezi üs olarak seçer.

Alamut Kalesi, Elbruz sıradağlarının en doruğunda olup çok korunaklı bir konumdadır. Nitekim yıllarca ordular Alamut’u kuşatmalarına rağmen fethedememişlerdir. Hasan Sabbah burayı bilinçli seçmiştir. Alamut’un bütün eksiklerini tamamlamak için önce su kanalları açıp, ambarlar kurar. Ardından çevredeki küçük kaleleri alıp onlara kuleler yapar. Yanı sıra yürüttüğü örgütlenme çalışmasının bir sonucu olarak da, çevrede bulunan yerleşim alanlarının çoğu İsmâilî olur. Bu arada bazı kurallar getirip reformlar yaparak İsmâilîleri kardeşlik bağlarıyla birleştirir. Böylece her birey kendisini topluluğun sorumlu bir üyesi ve onun ayrılmaz bir parçası olarak hissetmeye başlamıştır. Alamut Kalesi’nin Hasan Sabbah tarafından ele geçirildiğini öğrenen Selçuklu veziri Nizamülmülk, dört ay boyunca Alamut’u kuşatmasına rağmen sonuç alamaz. Bu dönemde Selçuklu devletinde süren taht kavgasını en iyi şekilde değerlendiren Hasan Sabbah, örgütlenme alanını günden güne genişletir. Öyle ki Selçuklu devletinin üst düzey memurları dahi İsmâilî olur.

Hasan Sabbah taraftarlarına sözde afyon içenler anlamında “haşhaşin”ler dendiği söylenir. Oysaki o dönem onlara “Assasin” deniliyordu. Assasin kavramının anlamı ise, “bekçiler, sır bekçileri”dir. Öyle anlaşılıyor ki, “Assasin” deyimi diğer dillere “haşhaşin” olarak geçmiştir. Egemenler sırf karalamak için onların afyon-haşhaş kullandığını iddia etmişlerdir. Diğer bir karalama ise, kadınları kullanarak fedailerini hazırladıkları iddiasıdır ki, tamamen özgür iradeleri ile fedaileşen Hasan Sabbah militanlarını ve öğretisini gözden düşürmeye dönük olup gerçeklikle hiçbir alakası yoktur.

Kendine bağladığı güçlerle devlet için tehlikeli olmaya başlayan Hasan Sabbah’ın faaliyetleri Selçuklular tarafından dikkatle izlenir. Hasan Sabbah’ın adamlarıyla mücadele Melikşah tarafından devlet politikası haline getirilir. Bunun bir sonucu olarak bir taraftan ilmi noktada mücadeleyi sağlamak için medreseler aracılığıyla Sünnilik takviye edilirken, diğer taraftan da Alamut Kalesi’nin alınması için girişim başlatılır. Ancak bundan bir netice alınamadığı gibi meşhur Selçuklu veziri Nizamülmülk de Hasan Sabbah’ın bir fedaisi tarafından öldürülür.

Melikşah’ın ölümünden sonra da Selçuklularda taht kavgalarının çıkması, Haçlı Seferlerinin başlamasıyla birlikte Müslümanların yaşadığı bazı bölgelerin işgale uğraması Hasan Sabbah’ın işine yarar. Fırsatı değerlendirerek faaliyetlerine hız verir. Önemli bazı kaleleri ele geçirmek suretiyle konumunu güçlendirir. Bu arada propaganda faaliyetlerine de hız katar. Ardından Selçuklu ordusuna sızmak suretiyle taht kavgalarına fiili olarak kendisi de dahil olur. Tarihin bu döneminde Hasan Sabbah’ın adamlarının korkusundan (din ve devlet adamlarını herkesin gözü önünde suikastle öldürmelerinden dolayı) devlet ileri gelenleri elbiselerinin altına zırh giymeden sokağa çıkamaz olurlar.

Hasan Sabbah 1124 yılına kadar Alamut Kalesi’ni elinde tutmaya ve faaliyetlerini sürdürmeye devam etmiştir. Birçok bilim dalında önemli birikime sahip olması, teşkilatçılığı, kurduğu düzenli örgütü ile önemli bir güç durumuna gelmiştir. 1124 yılında Alamut Kalesi’nde ölmüş, tarihe fedailer örgütü mirasını bırakmıştır.

Karmatiler  

Karmatiler, eğitim ve örgütlenme tarzlarıyla komün ve meclis çalışmalarımızda dikkatle incelenmesi gereken önemli bir harekettir.

870’lerden başlayarak 1070’lere kadar, 200 yıla varan bir dönem içerisinde Ortadoğu’nun bütününe yayılmış olan Karmati hareketi bölgenin en büyük toplumsal hareketidir. Karmati ismi hakkında en yaygın kabul Karmati hareketin kurucusu olan Hamdan bin Eş’as El-Karmat’ın lakabı olan Karmat’tan geldiğidir.

Hareket mensuplarının birbirlerine Arapçada yoldaş, arkadaş anlamına gelen “Refiq” hitabıyla seslenmeleri hareketin karakterine dair önemli bir veridir. Hamdan Karmat, Küfe bölgesinin Baş Daîsi olarak atandıktan sonra bölgede kendi öğretisini yaymak amacıyla üç kişilik bir ekip kurar. Bunlardan ilki hareketin “filozofu ve beyni” olarak tanınan Abdan’dı. Abdan, Belagat-ül Safa (Kardeşliğin Hitabeti) adında yedi ciltten oluşan bir kitabı kaleme almıştı. Bu kitapta kurulmak istenen komünal toplum düzeninin nasıl olacağı, bu düzene ulaşmak için insanların nasıl bir kişiliğe sahip olması gerektiği, bu amaçla toplum ve bireylerin eğitiminin nasıl yapılacağı ve genel olarak Karmati hareketinin dünyaya bakış açısının ne olduğu anlatılmaktadır. Yani Abdan, hareketin ideolojik önderliğini yürütmektedir.

Ekip içerisindeki ikinci isim olan El-Cenabi, hareketin Hamdan Karmat’tan sonra gelen ikinci önderi düzeyindedir. Hareketin bir numaralı örgütleyicisi ve eylem adamı olarak tanınır. Tüm tarihçiler tarafından komünal toplum projesini hayata geçiren en cesur Karmati komutanı olarak tanıtılır. Üçüncüsü ise Hamdan Karmat’ın öğrencisi olan Zikreveyh El-Dendani’dir. Daha çok İran topraklarında hareketi tanıtmak ve yaymak için görevlendirilmiş ve bu alanlarda çalışma yürütmüş bir öncüdür.

 Irak’tan Yemen, Mısır, Şam ve Afrika’daki halklara kadar Ortadoğu baştanbaşa bu komünal halk örgütlenmesi etrafında şekil almıştır. Örgüt yapısı üçer kişilik komitelerden oluşan ve üstten alta doğru uzanan bir örgüt modeli olarak ortaya çıkıyordu. Örneğin Hamdan’a bağlı olan üç kişiden biri olan Abdan da kendine bağlı üç kişilik bir komite oluşturmuş ve bunları Küfe’nin değişik alanlarına öğretiyi yaymaları amacıyla göndermişti.

Hareket kendi içerisinde oldukça gizli bir yapıyı da ifade etmekteydi. Özellikle Daîlik mertebesinden itibaren örgütsel yapı oldukça derin bir gizlilik içerisinde korunuyordu. Bölgenin her tarafına yayılmış olan Abbasi iktidarına ve onun ajan yapısına karşı alınan en büyük tedbir bu gizlilik olmaktaydı. Öyle ki hareketin kadroları arasında sıkça yer değiştirme, birden fazla kod isim kullanma, hücre yöntemine göre çalışma, her sorumlunun kendi yerine bir vekil tayin etmesi gibi pratik adımlar örgütün hareket tarzında olmazsa olmaz kurallar şeklindeydi. Kendi aralarındaki yazışmalarda bile Arapça Cifr adı verilen ve sayılarla kodlamalara dayalı bir şifre sistemi kullanılmaktaydı.

Hareketin kendisini yeterince geliştirdiği kanısına ulaşan Hamdan Karmat taraftarlarına Küfe yakınlarındaki Mühtemâbâz köyünü Dar’ül Hicre (hicret evleri) olarak inşa etmelerini salık verir. Bunun üzerine Karmatiler için günümüzün komün evleri ve akademilerine karşılık gelen mekânlar kurulmaya başlanır. Bu mekânlar hem toplumun yaşam mekânları hem de hareketin kadrolarının eğitilip örgütlendirildikleri temel mekânlar olarak dönemin Devrim Ocaklarıdır.

Karmatiler eğitim sistemlerini çeşitli derecelere ayrıştırmışlardı. Dokuz aşamadan oluşan bu sistem içerisinde halk değişik aşamalarda çok farklı konular üzerinde tartışmalar yürütülerek eğitiliyordu. Her aşama için davet adı kullanılmaktaydı. Birinci davet olarak adlandırılan ilk eğitim hareketi yeni tanıyan ve Karmati sistemi içerisine yeni girmiş olanlara verilen eğitimdi. İnsanların akıllarına gelen hemen her türlü sorun üzerinde tartışmalar yürütülüyor ve bu tartışmalar içerisinde insanların yaşadıkları toplumsal çelişkiler üzerinde duruluyordu. Hareketin genel öğretileri hakkında çok fazla tartışmalar yürütülmüyordu. Bu eğitimler son aşama olan dokuzuncu aşamaya kadar yavaş yavaş ağırlaştırılarak ilerliyordu. Her aşamada yeni bir konu ve değişik bir sorun üzerinde tartışılıyordu. Sona doğru yaklaşıldığında ise artık daha geneli kapsayan toplumsal sorunlar, siyaset, ilahiyat konuları ele alınıyordu. Son olarak dokuzuncu mertebede ise tasavvuf konuları, felsefe, hakikat gibi sorunlar tartışma konusu oluyordu. Bu aşamayla beraber artık kişi bir ermiş düzeyine ulaşmış sayılıyordu. Bu eğitimler sadece hareket kadroları ile sınırlı eğitimler değildi. Toplumun tüm kesimleri bu eğitimlerden geçiriliyordu. Özellikle “Hicret Evleri”ne yerleşen tüm toplumsal kesimler bu eğitim prosedüründen geçirilerek temel bir bilinçlenme faaliyeti gerçekleştirilmiş oluyordu. Yine halk içerisinde Mecalis’ül Teğziye (Beslenme Meclisleri) ismiyle düzenledikleri tartışma platformlarında halkın çok değişik konular hakkındaki sorularına tartışma yöntemiyle cevaplar veriliyordu.

Örgütlenme konusunda Karmatiler halklar ve inançlar arasına hiçbir ayrım koymazken, her etnik kökene ve dine göre bir propaganda faaliyeti yürütüyorlardı. Sabii, Mecusi, Yahudi, Hıristiyan, Maniheist ya da filozof olmasına bakmadan herkese ulaşmak ve onları bu öğreti çerçevesinde örgütlemek her Daî’nin önüne konulan en temel görev oluyordu. Bir alana gönderilen bir Daî’nin ilk görevi, gideceği alanın toplumsal özelliklerini çok iyi bilmek ve tanımak olmaktaydı. Eğer bir Daî Sünni Müslümanların bulunduğu bir alana gidiyorsa, önce o yörenin insanını iyi tanıyacak, çelişkilerini bilecek, sorunlarını anlayacak ve buna göre o yöre halkına yaklaşacaktır. Yine örneğin Mecusi ya da Maniheist bir alana gidiyorsa, o dini inanca sahip kesimlerin inançlarını iyi bilecek, onlarla onlar gibi ilişki kuracak ve onların devletlerle, özellikle de Abbasi devleti ile olan çelişkisini anlayıp ona göre bir yaklaşım sergileyerek o kesimleri de Karmati davetine katacaktır.

Yine en temel bir toplumsal kesim olarak kadınların toplum içerisindeki etki düzeyleri hissedilir derecede artmıştı. Kadınlar her türlü toplumsal faaliyet içerisinde erkeklerin yanında yer alıyordu. Çocuklara da ayrı bir yer tanınmaktaydı. Özellikle çocukların eğitim konuları bizzat hareketin Daî’leri tarafından yerine getirilmesi gereken en önemli görevlerden birisiydi. Yemen Karmatilerinin Başdaîsi olan El-Cenabi bulunduğu yerde cins, sınıf, renk, ırk ayrımı yapmadan her yaştan çocuğu kendi yanında topluyordu. Bunlara Urefa (arifler-anlayanlar) adını vermişti. Onları özel olarak eğitiyordu. Hareketin temel öğretilerinin yanı sıra ata binmeyi, kılıç kullanmayı ve savaş taktiklerini de öğretiyordu. Hareketi geleceğe taşırmanın ancak yeni kuşaklar üzerinden gerçekleşeceğinin bilincinde olan Karmatiler, bunu da en yetkin bir biçimde gerçekleştiriyorlardı. Ayrıca çocukların üretim içerisinde de kendi güçleri oranında katılımları sağlanıyordu. Örneğin ekili tarlalara zarar vermek isteyen kuşları kovalayarak toplumsal üretime katılmış oluyorlardı.

Karmatiliğin gelecek perspektifini Yemenli bir Karmati Önderi olan Hasan Bin Mansur şu sözlerle dile getiriyordu:

“Gün gelip beklenen Mehdi zuhur ettiğinde, aslan ile boğa aynı havuzdan su içecek, çoban koyunlarını kurtlara teslim edip gidebilecektir. Kötülüğün yerini iyilik alacak, sapıklıklar sona erecek, sahibine hakkı verilecek ve insan doğduğu günkü gibi eşit ve özgür olacaktır.”

Karmatiler dayandıkları felsefi yaklaşım ve toplumsal zemine uygun bir ekonomi anlayışını da toplum içerisinde geliştiriyorlardı. Hamdan Karmat, örgütlülüğün belli bir güce ulaşmasından sonra hareketin hâkim olduğu alanlardaki halklardan fitre” adını verdiği bir dirhemlik vergi ödemelerini ister. Bu alınan vergiler o dönemlerde daha çok da hareketin ihtiyaçları ve kadrolaşma çalışmaları için aktarılır. Ancak daha sonra belli bir toplumsal zemin oluştuktan ve hareket belli bir sistematiğe kavuştuktan sonra “hicret” adı verilen kişi başına bir dinarlık vergiyi şart koşarlar. Bu ise hareketin hâkim olmaya başladığı alanlarda sistemin kurumlaşma ihtiyaçları için harcanmaktaydı. İlk Dar’ül Hicre’nin kurulması bu sayede gerçekleşmiştir. Dar’ül Hicre kurulduktan sonra ise ilk önce halktan sahip oldukları mal ve giyeceklerinden beşte birini toplumsal ortaklığa sunmaları istenmiştir. Bu karar ortak mülkiyet sistemine geçişin bir ara aşaması oluyordu. Bir süre sonra da ülfet sistemi getirilmiştir.

Ülfet, insanların mallarını tek bir merkezde toplayarak birbirlerine karşı maddi üstünlük sağlamadıkları ve mallarını ortaklaştırdıkları sistemin adı olmaktaydı. Bununla toplumda özel mülkiyete son verilmiş oluyordu. Hamdan insanlara yanlarındaki mallara ihtiyaçları olmayacağını, çünkü dünyanın tamamının kendilerinin olacağını bildiriyordu. Zaten Karmati hareketine komüncü özelliğini veren en temel anlayış, özel mülkiyete son verilerek toplumsal mülkiyetin gerçekleştirilmesidir. İnsanların kılıç, ok ve yay gibi silahları dışında hiçbir bireysel eşyası yoktu.

Üretim imece usulü gerçekleştiriliyordu. Herkes tarlaların ekim ve biçiminde ortak çalışıyor, ürün ortak dağıtılıyordu. Besi hayvanları ortak bir biçimde besleniyor, ürünleri (süt, peynir, yağ, vb.) ortak kullanılıyordu. Toplumdaki her kesim, üretimin bir yerinde bir biçimde çalışmalara dâhil oluyordu. Toplumda herkes gücü kadar ve yeteneği çerçevesinde çalışıyor ve ihtiyacı kapsamında ve oranında üründen yararlanıyordu.

Üretimde ortaya çıkan ürünler halk evi de denilebilecek yerlerde toparlanıyordu. İlk başlarda Dar’ül Hicret’in kendisi ürünün toparlandığı alan olmaktaydı. Ancak sistem büyüdükçe buralar için daha geniş alanlar ayrılmaya başlandı. Her alan kendi özgülünde buraları isimlendirmişti. Örneğin Yemen’de Hasan Bin Mansur, La Aden bölgesindeki Reyp Kalesi’ndeki topluluklar için geliştirdiği model siteye “Barış Evi” anlamına gelen Beyt Ribe/Beyt Selem adını verdi. Ortaya çıkan ortak hazineye ise Beyt’ül Mal denilmekteydi. Beyt’ül Mal tüm topluma aitti ve tüm topluluk üyeleri ihtiyaçlarını buralardan karşılamaktaydılar. Mağrip (Fas-Tunus) Karmatilerinde buralar Beyt-ül Teşriq (Aydınlanma Evi), Bahreyn Karmatilerinde ise El Meşhed-ül Azam denilmekteydi. İsimleri farklı olsa da buralar topluluğun mallarının ortaklaştırıldığı, kolektif bir faaliyetle yürütülen üretim sonucu elde edilen ürünlerin bir araya getirilerek yine topluma ihtiyaçları oranında dağıtıldıkları alanlar olmaktaydı.

Karmati hareketinin yarattığı özgürlük ortamında gelişen hakikat arayışçılığı kendinden sonraki dönemlere de ilham kaynağı olmuştur. Merkezi uygarlık güçlerinin topluma dayattıkları iktidar eksenli zihniyet yapılarının hakikat olamayacağını savunuyorlardı. Hakikatin insanda, gerçek aşkın insana olan aşkta aranması gerektiğine inanan tasavvuf ehli bilginler, topluma iktidar dışı bir zihniyet ve inanç alternatifi sunuyorlardı. Bununla toplumların devlete ve onun talan, sömürü ve kölelik dayatmalarına mecbur olmadıkları, insana dayalı bir özgürlük seçeneğinin halkların gerçek yaşam hakikati olduğu, en büyük işkenceler ve ölümler pahasına savunuluyordu.

Şeyh Bedreddin

Şeyh Bedreddin’in doğum tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte 14. yüzyılın ikinci yarısından sonra, 1358 veya 1365 tarihlerinde Edirne yakınlarındaki Simavna Kalesi’nde doğduğu söylenmektedir. Asıl adı Mahmud’dur. Daha öğrenciyken bilime katkı sunacak biri olarak görülmüştür. Bu da kendisine saygınlık kazandırmıştır. Bursa’da eğitimini tamamlayıp yola çıkacağı sırada Emin Buhari kendisine Bedreddin ismini vermiştir. Bedr “ay ışığı” anlamına gelir. Bedreddin ise, dinin ayı, dinin ışığı” demektir.

Bedreddin, Osmanlı toprağında yaşayan halklar arasında, din farkının kaldırılmasını ve Müslüman olmayanların da ülke topraklarından yararlanması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu çerçevede “bir toprak reformu ve buna koşut olarak dinsel bir reform” yapılmasını savunmuştur. Bu nedenle de Şeyh Bedreddin ve müritleri halkın arasına karışarak, toprakların onu işleyen, ona alın terini karıştıranların olduğunu söylemişler ve insanların kardeşliğini öğütlemişlerdir.

Bedreddin’in ideolojisini halka taşırma görevini üslenen Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal öncülüğünde dervişler, aydınlar, ozanlar Ege’ye yönelirler ve yeni bir toplumsal düzen kurarlar. Bedreddin hareketinin kurduğu bu yeni düzene “Ortaklar” ismini verirler. Emeğin paylaşımında kadın-erkek, ırk, din ve dil farkı yoktur. Kadın-erkek omuz omuza, derviş-papaz yan yana geleceğin kurulması için çalışmaktadır. Kurulan yeryüzü cennetinin muştuları günbegün Bedreddin’e ulaşmaktadır.

Bedreddin’in Osmanlı topraklarında oluşturmaya çalıştığı ve Ege’nin birçok yerinde pratikleştirdiği bu sistem (Ortaklar Hareketi), kaynağını devletçi uygarlığın toplum dışılığından alıyordu. “Ortaklar” hem bilinçlerde hem de pratik yaşamda kökleşirken, Osmanlı egemenlerinin saldırıları da gecikmeyecektir. Fakat birçok saldırı yapmalarına rağmen direnişle karşılaşacaklardır.

“Ortaklar”ın bu kadar güçlenmesi, üstelik üzerine giden tüm güçleri geri püskürtmesi, Osmanlı otoritesinin sarsılması anlamına gelmekteydi. Bunun üzerine Çelebi Mehmet bir ordu hazırlatır, başına da geleceğin sultanı Şehzade Murat’ı geçirir. Yanına da o döneme değin hileleriyle iktidar çevrelerinde birçok oyuna karışmış olan Beyazid Paşa’yı verir.

Büyük direnişler sonucunda Börklüce esir düşer ve işkenceyle katledilir. Ardından Torlak Kemal savaş meydanında vurulur. Sıra Bedreddin’e gelmiştir. Osmanlı sultanı iyi bilmektedir ki, her şeyin başı odur ve yandaşları ne kadar katledilse de, o ışığını yaymaya devam ettiği müddetçe, bu iş tamamen çözülmeyecek, tekrar tekrar karşısına çıkacaktır.

Eğer düşüncelerinden vazgeçerse bağışlanabilir ancak Bedreddin düşüncesinden vazgeçmez. Hatta kendini savunma gereği bile duymaz. İdamı için fetva gerekiyordur, ama mevcut Osmanlı bilginlerinin hiçbiri buna cesaret edemez. En sonunda İranlı iki kadı; “Malı haramdır, canı helal! diyerek mal varlığına dokunmaksızın idam edilmesinin fetvasını verirler. Bunun üzerine hemen idam kararı uygulanır. 1420’de Serez çarşısı meydanında idam edilir.

B- Kent Direnişleriyle Gelişen Komün Deneyimleri

Ortaçağ Avrupa’sında Komünler

Avrupa’da kentsel gelişmeye bakıldığında kentlerin iç ve dış tehditlere karşı özgürlüğünü korumak amacıyla birlikler oluşturdukları görülür. Bunlar da elbette kırsal alandaki direnişlerden güç almışlardır. Burada kent özerkliklerinde yaşanan direniş ve oluşturulan modelleri, birlik ve meclisleşme temelinde kısaca değerlendirdiğimizde günümüze ilham veren bir tablo ortaya çıkacaktır.

Antik Yunan’da kent özgürlüğünü korumak ve birlik oluşturmak amacıyla 15 ayrı konfederasyon kurulmuştur. Bu konfederasyonlarda siyasetin belirleyicisi halk meclisleridir. Kentler arası birliğin sürmesinin garantisi halk meclislerinin demokratik nitelikte olmasıdır. Meclise katılanlar yurttaşlar olarak tanımlanır ve eşit oy hakkına sahip olurlar. Ortaçağ sürecine gelinceye kadar Avrupa’da site devletleri hâkimiyetini sürdürürken, özellikle ticaretin gelişmesiyle birlikte kentlere göç artacak ve antik çağ sitelerinin yerine komün yönetimleri öne çıkacaktır.

Kent komünlerin çıkışında birçok etken sayılabilse de en belirgin olanı ticaretin gelişmesi ve özgür alan arayanların kentlerde birikmesidir. Ticaret yapanlar ve zanaatçılar güvenlikli kalelere yerleşirlerken zamanla loncalarda örgütlenecek ve komünleri oluşturacaklardır. Kral, kilise ve yeni orta sınıfın yer yer çatıştığı yer yer uzlaştığı bir döneme girilmiştir artık. Bu mücadelede kentler birer özgürlük alanı haline geleceklerdir. Bunu da sağlayan komün örgütlenmesi olacaktır.

Kent sınırları içinde feodal kölelik kaldırıldığı gibi insanlar arasındaki farklara karşın herkes eşit sayılmıştır. Doğal yurttaşlık anlayışı burada temellerini atmıştır. Kent komünleri eşitliği bir nevi kent sözleşmesi olan “KENT BARIŞI” ile güvenceye almışlardır. Kent içinde yaşayan herkesin kabul ettiği ve herkese uygulanan bu sözleşme sayesinde kentin birliği sağlanmıştır. Bu birliği de bir kurul yönetmiştir. Yönetim Kurulu bir nevi yargıçlar kurulu görevini de görmüştür. Kimi komünlerde kentin önde geleni komünün belediye başkanı olmuş ve bir meclisle beraber belediyeyi yönetmiştir.

Kent komününün ilk ortak harcaması kentin etrafına güvenlik duvarlarının örülmesinde yapılmış; herkesten gücüne göre, maddi imkânları ölçüsünde bir pay alınmıştır. Toplumun ortak faydası için toplanan bu parayı ödemeyi red edenler kente alınmamıştır. Kent komünleri böylece toplumsal zeminini güçlendirmiş, tüm toplumun faydasına çalışan bir sistem kurarak ittifakını geliştirmiş ve bu sayede de kraliyetler karşısında özerk kalabilmiştir.

Kent özerkliği konusunda İtalyan kentleri tarihteki en önemli örneklerdendir. Venedik, Cenova, Floransa, Pissa gibi kentler yerel özgürlüklerini uzun süre korumuşlardır. İtalya’da kent özgürlüğünün güvencesi kasabalarda yaşayan yurttaşların birbirine bağlılığının belgesi olan sadakat yeminidir. Conjuratio yani konsül adı verilen bu resmi sadakat belgesini kabul edenler komün oluşturmuş olurlar ve bu komünün yönetimi de komün üyelerince seçilip aynı adla -konsül- anılırlar. Bütün konsüller bir araya gelip Genel Meclisi oluştururlar.

İtalya komününün temeli böylece kasabalarda atılmış olur. Komşu kasabaların komünleri konfederal tarzda bir araya gelip Kent Komününü oluştururlar. Savaş ve barış işleri gibi önemli konularda tartışırlar ve karar vermeden önce halk meclisinin görüşünü alırlar. Daha sonraları diktatörlüğe dönüştürülmüş olsa da ilk uygulamalar kent adına önemli demokrasi uygulamalarıdır ve ileri düzeydedir.

Yerel inisiyatif ve komün deneyiminde İspanya da önemli bir örnek teşkil etmiştir. İspanya 1500’lerin Avrupa’sında katı mutlakıyetçi krallıkların öncüleri arasındadır. 1520’den itibaren İspanyol merkeziyetçiliğine karşı kent ayaklanmaları yaşanır ve komünler kurulur. Kimi kentler vergileri kendileri toplayıp yurttaşlardan milis savunma güçleri oluşturacak duruma gelirler.

Aynı şekilde Almanya tarihinde de yüzlerce yıl boyunca kent konfederasyonları hakim olmuşlardır. Alman köylülüğünün bunda büyük bir rolü olmuş, direnişleriyle kendilerini yönetecek duruma gelmişlerdir. Kentlere de yansıyacak olan bu özgürlük eğilimi sayesinde, diğer ülkelerde kentler saldırıya uğrayıp özerkliklerini yitirirken, Almanya kentleri daha uzun süre bağımsız var olmuşlardır.

Avrupa kent özerklikleri monarşik krallıkların saldırılarına uğrayıp zayıflasa da esas yenilgiyi endüstriyalizm karşısında alacaklardır. Sanayi devrimi kar hırsında sınır tanımayan burjuvazinin elinde kırı, kenti ve kent komünlerini yutan bir canavara dönüşecektir.

Paris Komünü

Paris Komünleri doğrudan demokrasi uygulamasında çok öğretici tarihsel bir örnek teşkil etmiştir. Daha 1790’lı yıllarda yani Fransız Devriminin hemen akabinde mahalle ve kent meclislerine dayalı yönetim modeliyle tüm Fransa konfederasyon haline getirilmek istenmiştir. Halk hareketi burjuvazinin eline geçince komünler halk adına kalıcı sonuçlar doğurmamıştır. Fakat bir halk özgürlük eğilimi olarak hep varlığını korumuştur. Nitekim 1871 Paris komünü tüm kentlerdeki komünleri konfederasyon çatısı altında birleşmeye çağırmıştır.

Paris Komünü, Fransa-Prusya arasındaki savaş koşullarında temelini atmıştır. 19 Temmuz 1870’de Fransa Prusya’ya savaş açmış ve bu savaşta yenilmiş, 2 Eylül 1870’te Prusya ordusuna teslim olmuşlardır. Fransa kralı da esir alınmış, Paris kuşatılmış fakat halk direnmiştir. Ulusal Savunma Hükümeti kurulmuş olsa da Prusya karşısında direnmemiş ve 28 Ocak 1871’de teslimiyet anlaşması imzalamıştır. Bunun üzerine Ulusal Muhafız içerisinden 215 taburun delegeleri toplanıp direniş kararı almış ve Ulusal Muhafız Federasyonu Tüzüğünü kabul etmişlerdir. Bu direniş gücünün başına seçilen 20 kişilik Merkez Komite Komün devriminin yönetimini üstleneceklerdir.

Hükümet Paris halkını silahsızlandırmaya kalkınca 18 Mart 1871 günü halk direnişe geçmiş, iki generali teslim almış ve kurşuna dizmişlerdir. Bu gün Paris Komününün kuruluş günü olarak anılır. Artık Fransa’da iki hükümet vardır. Biri Paris Komününün hükümeti, diğeri de Versailles’e kaçmış olan burjuvaların hükümeti. Hemen ertesi gün Merkez Komite bir bildiri yayınlayıp halkı komün seçimlerine çağırmış, sıkıyönetim kaldırılmış, siyasi tutsaklar serbest bırakılmıştır. Komite 23 Mart’ta ise Komün Programını açıklamıştır.

Buna göre: Emekçiye emeğinin tam değerini sağlamak, yani kapitalist karı ortadan kaldırmak için kredinin, ticaretin ve ortaklaşmanın örgütlenmesi; herkes için parasız, laik ve tam eğitim; toplantı, dernek kurma ve basın özgürlükleri; polisin ve ordunun komünal düzeyde örgütlenmesi esas alınmıştır. Dışarıdan hiçbir otorite kabul edilmemiş ve ister bir yöneticinin, ister belediye başkanı ya da valinin olsun, tüm seçilenlerin seçenler tarafından sürekli denetimi temel bir ilke olarak esas alınmıştır.

26 Mart’ta komün seçimleri yapılmış, Paris’in 20 ilçe belediye dairesinin yöneticileri belirlenmiş; Merkez Komite de yetkilerini resmen Komün yönetimine devretmiştir. Komün yönetiminde işçiler, memurlar, öğretmenler, ressamlar, yazarlar, gazeteciler ve iş adamları yer almış; Komün bünyesinde tüm Paris halkının katılımını sağlayabilen sendikalar, kooperatifler, kulüpler, komisyonlar, kurullar tarzında örgütlenmeler gerçekleştirilmiştir. İaşe, darphane, basımevi, sağlık, posta gibi hizmet alanları ile eğitim, yargı, maliye gibi konularda komisyonlar kurulmuştur. Ayrıca Kadınlar Birliği örgütlendirilmiştir.

Komün yerel yönetim özerkliğini, en ücra köşelere kadar tabandan örgütlenmeyi esas alsa da kendisini çevreye, yerellere yayamamış, sistem Paris’le sınırlı kalmıştır.

Öte yandan Ulusal Muhafız Merkez Komitesi, yetkilerini Komüne devrettiğini açıklamasına rağmen toplantılarını yapmaya devam etmiş, askeri işleri doğrudan yönetmek istemiştir. Dolayısıyla Komün Yönetiminin yanında ikinci bir iktidar gibi kalmıştır. Askeri işlerde Komün iradesini hiçe sayabilmiştir.

Komünün örgütlenme çabalarına rağmen kendi içinde demokratik bir düzeyi tutturduğundan söz edilemez. Bu yüzden kişisel rekabetler, çekişmeler, sık sık görev değiştirmeler yaşanabilmiş; disiplin tam sağlanamamıştır. Bu zafiyetler Komünün zayıf düşmesine yol açmış olsa da halk direnişten yana olmuştur.

12 Mayıs’ta Almanların da desteklediği burjuva orduları Paris’e girmiş ve kıran kırana bir direniş yaşanmıştır. 28 Mayıs’a gelindiğinde halkın kahramanca direnişlerine rağmen, Paris direnişleri kırılmış, toplu kurşuna dizmeler başlamıştır. 30 bin insan katledilmiş, 38 bini esir alınmış ve Paris düşmüştür.

70 günlük iktidarına birçok şey sığdırmış olan Paris Komünü toplumsal mücadeleler tarihinde önemli bir dönemeç olmuştur. Komünal direnişler adına büyük bir esin kaynağı olmakla birlikte ileriki tarihlerde “proletarya diktatörlüğü” tezlerine de temellik etmiştir. Burjuvazinin üzerine yeterince sert gidilmediği, kenti terk edip yeni bir karargâhta güç toplamalarına fırsat verildiği; bankalarındaki paraya bile dokunulmadığı ve neticede fırsat kollayan burjuvazinin gücünü toplayıp saldırıya geçtiği değerlendirilmiştir. Bundan çıkarılan sonuç ise proletarya diktatörlüğünün mutlak gerekli olduğudur. Marks ve Lenin’de Paris Komünü bu tarzda yankısını bulacaktır. Öyle ki, bir anlamda Paris Komününden çıkarılan dersler Sovyet devriminde pratikleşecektir.

Ekim Devrimi Sürecinde Komünlerin Rolü

Tarih 1917 dediğinde Sovyetler Birliği deneyimi komünlerin komünü biçiminde devasa bir sistem olarak karşımızda durur. Komünler ve meclisler halka dayalı olduğu süre boyunca da ihtişamını korur. Sovyet devrimine ilişkin genel bir değerlendirmeden ziyade konumuz açısından sovyet örgütlenmesi ve oynadıkları role bakmakta yarar vardır.

Sovyet kelimesi şura, kurul, meclis veya konsey anlamlarına gelmektedir ki her biri bir komünü temsil edip toplamı Sovyetler Birliğini oluşturmuştur.

İlk sovyet deneyimi 1905 yılında gerçekleştirilirken, 1917 devrim yılına gelindiğinde kitlesel hareket kendi içinden, pratik ihtiyaçlara yanıt olarak sovyet örgütlenmesini geliştirmiştir. Bunların başında Petersburg ve Moskova Sovyetleri gelmektedir. Petersburg Sovyeti devrimci ayaklanma şehirde hakim olduktan sonra kurulmuştur. İşçi ve asker temsilcilerinin ortak sovyetidir. 1917 Mart’ına gelindiğinde Petersburg Sovyetinin delege sayısı 3000’i bulacaktır. Askerlerin ve işçilerin kendi sorunlarını tartıştıkları seksiyon örgütlenmeleri de kurulmuş olup bunların yürütme komisyonları vardır ve iki yürütme komisyonu birlikte Sovyet Yürütmesini oluşturmuştur. Askerler ve işçiler birbirlerinin toplantılarına konuşmacı olarak katılabilmişlerdir. Ayrıca günlük pratik çalışmaları yürütmek üzere işçi ve asker delegelerin eşit sayıda olduğu 600 kişilik bir küçük sovyet oluşturulmuştur. Esas pratikleşme de yürütme komitesi üzerinden sağlanmıştır.

Mart sonlarında üye sayısı 42 olan ve giderek artacak olan yürütme komitesi çeşitli işlere bakmak üzere kendi içinde 15 ayrı komisyon oluşturmuş, bir de gündelik işlere bakması için 7 kişiden oluşan yürütme komitesi bürosunu kurmuştur. Genel kent sovyeti yanında kentin yerel alanlarında bölge sovyetleri de kurulmuştur. Fakat bölge sovyetleri nadiren bağımsız hareket edip esasen genel sovyetin kararlarını hayata geçirmişlerdir.

Petersburg Sovyetinin hemen akabinde gelişmeler hızlanmış ve 25-27 Mart tarihlerinde Moskova Bölge Sovyetleri Konferansı toplanarak Moskova Sovyetini oluşturmuştur. Moskova Sovyetinde işçiler temsil edilmiş, askerler ayrı bir sovyet oluşturmayı tercih etmişlerdir. Kısa süre içerisinde Rusya’nın tüm şehirlerinde sovyetler oluşturulmuştur. Cephede ise asker sovyetleri yaygınlık kazanmıştır. Ayrıca köylerdeki kooperatifler, öğretmenler ve ziraatçılar aracılığıyla örgütlenme yapılmış ve ilk köylü sovyetleri şehirde oluşturulmuş ancak kısa sürede köylü sovyetleri köylerde de yaygınlık kazanarak devrimin önemli organları haline gelmişlerdir. Asker sovyetleri de köylerde tarım komitelerinin kurulmasına yardım etmiş ve bu gelişmeler neticesinde Luga kentinde işçi-köylü-asker sovyeti kurulmuştur.

Ülke baştanbaşa hızlı bir şekilde sovyetlerle örülmüş, yerellerde sovyetlerin birlik çalışmaları başlamış ve neticede Nisan başında 1. Tüm Rusya İşçi ve Asker Sovyetleri Konferansı ile Sovyetlerin birliği sağlanmıştır.

Sovyet kuruluşları hızla yaygınlık kazanıp devrimci bir rol oynamasa Ekim Devrimi mümkün olamazdı. Sovyet kuruluşlarının olduğu her yerde farklı siyasi fraksiyonlar yer almıştır. Hatta çoğu zaman devrimin öncüsü Bolşevikler azınlıkta kalabilmişlerdir. Fakat buna rağmen çok güçlü bir örgütlenme mücadelesi verilmiş ve sovyet komünleri her yerde halkı kendisine çekmiş, Çarlık rejimiyle çatışmış ve 1917 Ekiminde Lenin öncülüğünde Sovyet devrimi gerçekleştirilmiştir.

GÜNCEL DURUM VE SONUÇ:

Komün kavramı, doğrudan toplumsal yaşamın varoluş tarzını içerdiği için iktidarlar kendilerine mal edemezler. Komün, insanlık tarihinde ve günümüzde insanca yaşamanın adıdır. Komünalizm toplumun var oluş tarzı olduğu gibi, komün de toplumsallığını korumanın vazgeçilmez örgütlülüğüdür. İnsan ve toplumsallığıyla bu denli özdeşleşmiş kavram olan komünün, yeniden canlandırılma ihtiyacı bulunmaktadır. Komünal yaşamın yeniden örgütlenmesi demek, yeni bir toplum icat etmek değildir. Toplumun geriletilen, yabancılaşmaya uğratılan, baskılanan özünü açığa çıkarmadır.

İktidarcı sistem gelişimini toplumun değerlerine saldırarak, bu değerlerin tahrifine yönelerek sağlamıştır. Son dört yüzyılda bu saldırılar tarihin hiçbir dönemiyle kıyaslanamayacak oranda yoğunlaştırılmıştır. Bir avuç çıkar sahibinin pervasızlığı, gezegenimizi yıkımın eşiğine getirmiştir. Nükleer dehşet, küresel ısınma, işsizlik ve açlık sorunu şimdiden milyarlarca insanı etkileyen boyutlar kazanmıştır. Bilimsel ve teknolojik gelişmenin ayyuka çıktığı bir çağda, insanların açlık nedeniyle ölüyor olması, kapitalist modernitenin gelişim paradoksunu gözler önüne sermektedir. Karşı karşıya kalınan tablo insani olan hiçbir değerle bağdaştırılamayacak bir muhtevadadır. Daha fazla para kazanma dışında herhangi bir ideal ve amaç gütmeyen, bu uğurda hiçbir sınır tanımayan, bir avuç kapitalist şahsında kaybeden bütün insanlık ailesi olmaktadır.

Bu noktada kapitalist modernitenin ekonomi adı altında adeta altın tepside topluma sunduğu ekonomi karşıtı uygulamalarını kabul etmek ve bu uygulamalara katlanmak durumunda mıyız sorusu gündeme gelmektedir. İnsanlığın sömürü ve baskı cenderesine alınmasından bu yana, öze dönüş arayışı olarak da nitelenebilecek olan komünalite doğrultusundaki arayışları, bu ve benzeri sorulara verilen etkili birer yanıt niteliği taşımaktadır. Tarihte neolitiğin ana vatanı olan Kürdistan ve Ortadoğu coğrafyası başta olmak üzere, dünyanın birçok yerinde komünal bir sistem kurma doğrultusunda gelişen ve halen günümüze ışık tutan destansı mücadeleler, bu kapsam içerisindedir. Yine bu mücadeleler köleliğin, sömürünün ve her türlüsünden eşitsizliğin insanlığın kaderi olmadığını, bunun üzerinden vücut bulan sistemlerin ezel-ebed kendilerini sürdüremeyeceklerini, bilakis baki olanın insanı insan yapan özgürlük ve eşitlik değerleri olduğunu, bu uğurda verilen mücadelelerin insanın tabiatı gereği her daim süreceğini göstermesi bakımından önem taşımaktadır. Nitekim günümüzde gerek toplumun ahlaki ve politik olarak kapitalist modernite karşısında içerisine girdiği yaşamsal düzlemdeki -Ortadoğu toplumu buna en iyi örnektir- direnç, gerekse komünalite doğrultusunda verilen mücadeleler, bu hakikati göstermektedir.

20. yüzyıl, insanlığın komünal yaşam değerlerine en büyük saldırıların geliştiği bir yüzyıl olmuştur. Kapitalist modernite toplumun ahlaki-politik dokusuna karşı en büyük saldırıları bu çağda gerçekleştirmiştir. Toplum bu saldırılar karşısında kayıtsız kalmamış, kendi varlığını ve özgürlüğünü savunma noktasında direniş içerisine girmiş ve bu uğurda büyük bedeller verilmiştir. 20. yüzyılda gerçekleştirilen sosyalizm, feminizm, anarşizm ekseninde verilen mücadeleler bu kapsamdadır. Bu mücadeleler adeta yüzyılın bir bütününe damgasını vurmuştur.

Kapitalist moderniteye karşısında 20. yüzyıldaki en etkili karşı duruş Avrupa’da gelişen ve oradan tüm dünyaya hızla yayılan 68 kuşağı ve sosyalizmden esinlenen ulusal kurtuluş mücadeleleri olmuştur. İsyan niteliği ile ön plana çıkan 68 hareketi kapitalist merkezlerde gelişmiş ve oradan tüm dünyaya yayılım göstermiştir. Kapitalizmin merkezinde gelişen isyan ve reddediş, kapitalizmin toplum, yaşam ve ekonomi karşıtlığınadır. Kapitalist sistem 68 hareketinin mücadelesi karşısında çareyi, baskı ve sömürü yöntemlerini değiştirmekte bulmuş, bu doğrultuda kimi değişikliklere gitmiştir. Halen Avrupa’da belli oranda sürdürülmekte olan sosyal devlet modeli de dahil olmak üzere yürürlükte olan insan hak ve özgürlüklerin gelişiminde 68 hareketinin katkısı belirleyici olmuştur.

Reel sosyalizm şahsında insanlığın alternatif yaşam arayışları birçok konuda olduğu gibi ekonomik alanda da kapitalizmin kötü bir taklidinden öteye gidemeyen Sovyet sistemince bir nevi boşa çıkarılmıştır. Fakat her ne kadar Alternatif bir sistem geliştirilememiş de olsa, kuşkusuz sovyet deneyimi insanlığın özgürlük, eşitlik ve demokrasi mücadelesinde önemli bir yer teşkil etmektedir. Bu anlamda Sovyet deneyimi komünal yaşamı kurma mücadelesinde başvurulabilecek, olumlulukları ve olumsuzluklarıyla, paha biçilmez dersler barındırmaktadır.

Yerel özgürlük eğilimi dünya genelinde oldukça yaygınlaşmış durumdadır. Günümüzde Zapatista Hareketi, Topraksızlar Hareketi, Sosyal Forumlar ya da Larzak Hareketi bu eğilimi kanıtlayan bir niteliktedir. Özellikle bir köyde verilen mücadelenin koskoca bir dünyayı etkileyebileceğini göstermesi bakımından Larzak hareketi çarpıcı bir örnektir.

Larzak, Fransa’nın güneyinde 1000 km’lik bir yaylada kurulmuş olan bir köydür. Yaylanın coğrafi ve iklimsel koşulları koyun yetiştirmek için elverişlidir. 1902’den beri Larzak köyünde askeri alan bulunmaktadır. 1971 yılında Fransız hükümeti bu askeri alanı 3000 hektardan, 17.000 hektara çıkarma kararı alır. Bu karar köyde yaşayanların topraklarından çıkarılmasını gerektirmektedir. Larzak köylülerinin Fransız hükümeti ile çelişkisi bu kararın ardında başlar. Bu karara karşı 10 yıl boyunca uluslararası çapta destek gören şiddetsiz bir köylü direnişi gelişir. Bu zorlu mücadele köylülerin koyunlarını Eyfel Kulesi’nin altına götürmesinden, traktörlerle Paris’e gidilmesine, illegal çiftliklerin inşasından, büyük mitingler düzenlenmesine kadar çok yönlü ve çok renkli bir eylemsel çizgide seyreder. Larzak mücadelesi kısa sürede yöresel olmaktan çıkar, Fransa başta olmak üzere komünal bir sistem arayışı içerisinde olan çevrelerin tüm dünyada desteğini, aktif katılım boyutuyla, kazanır. Direniş köylüler arasındaki her tür fikir ayrılığının, çelişkilerin etkisizleşmesini doğurur, bu anlamda örnek bir dayanışma örneğini açığa çıkarır. Dayanışma salt Larzak köylüleri arasında değildir. Dışarıdan destek için gelenler de bu dayanışmaya katılırlar. Eylem ve etkinlik başta olmak üzere her türlü karar demokratik bir tarzda tartışılarak alınır. Kararların pratikleştirilmesi esnasında ise tam bir birlik ruhu sergilenir. Bir noktadan sonra Fransa şahsında kapitalist sistemle Larzak Hareketi çerçevesinde mücadele yürüten muhalif çevrelerin mücadelesine dönüşür. Fransız hükümeti askeri alanı genişletme kararından 1981 yılında geri adım atmak durumunda kalır. Larzak Hareketi şahsında kazanan Komünal dayanışma ve birlik ruhu olmuştur.

Larzak hareketi sayıca küçük bir topluluğun dahi komünal değerlerde ısrar etmesinin başarının anahtarı olduğunu ispatlamaktadır. Bundan dolayı Larzak mücadelesinin sembolik değeri büyüktür. Toplumsallaşmanın ve komünal değerlerin ilk gelişim gösterdiği Ortadoğu toplumu için de bu durum geçerli olmaktadır.

Günümüzde Ortadoğu tam bir keşmekeş içerisinde debelenmektedir. Merkezi hegomanik iktidarların piyonları konumundaki despotik yönetimlere, halkların tahammül edecek takati kalmamıştır. Kısa süre içerisinde Ortadoğu’nun birçok ülkesinde gelişen devrimler, özünde halkların hegemon iktidarlar ve onların yerli versiyonlarına karşı adil, özgür ve demokratik yaşam arayışının ne denli güçlü olduğunu göstermektedir. Fakat büyük emek ve bedellerle gerçekleştirilen devrimler kısa bir zamanda kendi karşıtlarına dönüşmektedir. Hatta, eskiyi aratacak tablolar açığa çıkabilmektedir. Mezhepsel, kabilesel çelişkilerin aşılamaması nedeniyle, büyük bir mücadele potansiyeli barındıran, islam menşeli Ortadoğu radikalizmi saplandığı çıkmaz sokaktan bir türlü kendini kurtaramamaktadır. Kapitalist moderniteye cepheden karşı durmaktan geri kalınmamakta, ancak buna karşın tarihsel ve güncel olarak Ortadoğu’nun sosyal dokusuna uygun olan bir alternatif sistem geliştirilememektedir. Gelenekçi yapısıyla komünal değerlerin tutucu bir tarzda savunusu içerisinde olan, fakat çözüm geliştirememekten dolayı, kökten karşı olduğu merkezi hegemonik sisteme hizmet etmekten kendini kurtaramayan ve bu durumun neticesinde heba olan devasa bir mücadele potansiyeli,  Ortadoğu’nun yaşadığı temel paradoks olmaktadır.

Tam da bu noktada Ortadoğu’nun kadim halklarından birisi olan Kürt halkının son 40 yılda yaşadığı değişimin başta Kürdistan halkı olmak üzere Ortadoğu halklarına umudu muştulayan bir karakterde olduğu görülebilmektedir. Bu değişimin başlıca mimarı olan Önderliğin “Nasıl ki demokratik federalizm ve demokratik özerklik demokratik ulusun politik yaşam örgütlenmesi ve kurumlaşması ise, komünal ekonomik birlikler federasyonu’da ekonomik yaşamın örgütlenmesi ve kurumsallaşmasıdır. Komünal Ekonomik Birlikler Federasyonu yerel, ulusal ve bölgesel çapta Ortadoğu Demokratik Uluslar Birliğinin ekonomik temelini ifade eder tespiti Ortadoğu’nun içinden çıkılamayan sorunsalına devrimsel nitelikte bir çözüm perspektifini barındırmaktadır.

Bugün, Kürdistan halkı, PKK öncülüğünde Kürdistan’ın dört parçası başta olmak üzere, yaşadığı her yerde örgütlenmektedir. Ve Önderliğin perspektifleri doğrultusunda kapitalist moderniteye alternatif olarak, demokratik modernite yaklaşımı ekseninde demokratik konfederal sistem kurmanın, bu yolla demokratik ulus çözümünü yaşamsallaştırmanın mücadelesini yürütmektedir. Komün ve meclisler oluşturmak suretiyle, örgütsel, siyasal ve ekonomik düzlemde alternatif yaşam kurma faaliyeti Kürt sorunu kadar, Ortadoğu sorununa, yine insanlığın yaşadığı sorunlara çözüm getirecek yegâne çözüm olmaktadır. Adorno’nun “yanlış hayat doğru yaşanmaz” sözü, tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. Zira salt kapitalizme karşı olmak yeterli olmamakta, kapitalizmin sanatından siyasetine, sosyalitesinden ekonomisine kadar hemen her alanda tanınmaz hale getirdiği yaşamı düzeltmek, bunun için de kapitalizm dışı bir alternatif yaşamın inşasına yönelmek gerekmektedir.

Rojava Kürdistan’da yaşanan gelişmeler, demokratik ulus çözümünün asgari düzeyde de olsa, doğru bir tarzda uygulamasıyla, devrimsel bir düzey yaratılabildiğini göstermektedir. Rojava modeli, henüz meclis ve komün örgütlülüğü bağlamında tamamlanamamış da olsa, Kürdistan halkı kadar bütün Ortadoğu halkları için bir model olma iddiasındadır. Rojava devrimi başta olmak üzere, bugün Kürdistan’da gelişen çizgi, en genelde insanlığın özgürlük eğiliminin temsil edilmesi ve 21.yüzyıla taşırılması anlamını taşımaktadır. Fakat bu tarihsel iddiaya rağmen uygulamada yaşanan sorunlar, göz ardı edilemeyecek bir boyuttadır. Tarihin büyük özgürlük yürüyüşüne layıkıyla cevap olabilecek bir düzeyin yakalanabilmesi için komünal bir örgütlülüğün toplumun her zerresinde geliştirilebilmesi gerekmektedir. Bunun için de uygulama sorunlarının süratle aşılması gerektiği açıktır.

Kaynaklar:

  • Abdullah Öcalan: Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü
  • Faik Bulut: İslam Komüncüleri
  • Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi: Komün ve Meclisler Broşürü