DEVRİMCİ HALK SAVAŞI, TASFİYECİLİK VE İHANET

Geçmişte sıradan taktiklerle denendiğinde başarısını kanıtlayan devrimci halk savaşının bunca tecrübeden sonra sonuç almaması düşünülemez. Soykırımlar uygulansa bile sonuç değişmez. Mevcut kültürel soykırım yöntemlerinin bunca teşhir ve tecrit olmalarından sonra varlıklarını…

Abdullah ÖCALAN

Kavram olarak devrimci halk savaşından kuşku duymuyorduk. Böylesi bir süreç yaşanmadan ne kimlik nede özgürlük söz konusu olabilirdi. Bu amaçla tarihsel-toplumda zorun işlevi üzerinde daha ilk başlarda yoğunlaşmaya çalışıyorduk. Kaldı ki her gün, her saat iliklerimize kadar kendini hissettiren çıplak zor güçleri meydandaydı. Zorla fetih sadece bir egemenlik hakkı olarak değil Allah’ın emri gereği de sayılıyordu. Genel de olduğu gibi Kürdistan üzerinde egemenlik kuran güçlerin geleneksel olduğu kadar moderniteye dayalı ideaları bu yönlüydü. Geçmişten beri fethedilmiş bir ülke veya toprak parçasıydı. Tanrının emrinin gerekleri yerine getirilmişti. Modernite unsurları söz konusu olduğunda ilave gerekçelerle egemenlik hakkı asla tartışılmazdı. Azami kâr kanunu ve sanayileşme ihtiyaçları geniş toprakları ve pazarları zorunlu kılıyordu. Ulus-devletçi egemenlik anlayışı asla bölünmez ve başkalarıyla paylaşılmaz güç teorisine dayanıyordu. Sınırla bir karış oynanmazdı. Bir çakıl taşı verilmezdi. Tanrı emrinden daha şiddetli; daha doğrusu ulus-devlet tanrısallığı kendisini eski tanrısallıklardan bin kat güçlendirilmiş egemenlik, merkezi güç, homojen toplum, mutlak köle vatandaş ve her konudaki tekçi (tek vatan, tek dil, tek kültür, tek bayrak, tek marş vs.) anlayışıyla ve emrindeki güçlerle tartışmasız kılıyordu. En ufak bir tartışma, karşı tez, vatan birlik ve bütünlüğüne yönelik en tehlikeli suç olarak yargılanıyor ve en ağır cezayla cezalandırılıyordu. Böylesi koşulların bütün söylem ve eylemleriyle kendisini konuşturduğu, geçerli kıldığı ortamda en ufak karşı ideada bulunmak ancak kendini zor yöntemleriyle savunmakla mümkün olabilirdi. Bu tartışılmıyordu. Tartışılan, bunun strateji ve taktik gereklerine ilişkindi. Nitekim PKK’nin ilk çıkışında meşru savunma araçları tereddütsüz kullanılmıştı. Bir nevi milis güç olarak kendini örgütlemek zorundaydı. Aksi halde bir gün bile ayakta kalamazdı. Kalsa bile diğer güçlerden farkı kalmaz ve tasfiye olmaktan kurtulamazdı. Dönemin devrimci halk savaşları incelenmişti. Özellikle Vietnam ve Afrika deneyimleri en çok incelenen konulardı. Reel sosyalizm ve hegemonik güçler arasındaki şiddetli çatışmaların gündemde olduğu koşullarda ulusal kurtuluş hareketleri büyük başarı sağlamışlardı. Çok sayıda örnek, ulusal kurtuluş teorisini doğruluyordu. O halde kendisi de bir sömürge olan Kürdistan için bu tür ulusal kurtuluş savaşı modelini esas almak kaçınılmazdı. Grup aşamasından Ortadoğu’daki hazırlıklara kadar sürece damgasını vuran bu tür savaş modeliydi. Tüm eğitim toplantıları, konferans ve kongre belgelerinde devrimci halk savaşı incelenen, tartışılan ve karar altına alınan konuların başında geliyordu. Pratik hazırlıklar da bu yönlüydü.

12 Eylül askeri darbesinin uygulamaları, Diyarbakır başta olmak üzere cezaevlerine yönelik korkunç işkenceler, tümüyle toplama kampına dönüştürülen toplumsal yaşam koşulları bir an önce yeni stratejik hamleyi başlatmayı gerektiriyordu. İdamlar devredeydi. Ölüm oruçları başlamıştı. Ne yapılacaksa tam zamanıydı. Gecikmeyi tarih affetmezdi. Zaten öz savunma niteliğindeki eylemlilikler hiç durmadı. Azalan-çoğalan seyir halinde hep devam etti. Yapılması gereken daha üst bir noktayı sıçratmaktı. Bunun da hazırlıkları fazlasıyla gerçekleştirilmişti. Öz güce dayalı halk savaşı stratejisi için fazla beklemek, oyalanmak, oportünizm anlamına gelecekti. Bu gerçeklerle daha 12 Eylül gerçekleşmeden, Temmuz 1980’de Kemal Pir ve Mahsum Korkmaz önderliğinde ilk grubu yeniden ülkeye yollamıştık. Daha sonra İran ve Irak üzeri grup akışları devam edecekti. Dolayısıyla kritik 82 yılı (özellikle Diyarbakır’daki işkence ve ölüm oruçları) bana göre mutlaka yeni hamle yılı olmalıydı. Pratik hamle merkezini ülkeye, Lolan’a kaydırmıştık. Oradan başlatmayı bekliyorduk. Gerekli bağlantılar ve güç aktarımları çoktan yapılmıştı. Beklenti haklı ve gerçekçiydi. Orada önderlik konumunda olanlar halen iç yüzünü tam anlayamadığım gerekçelerle bana göre bariz sağ sapma anlamına gelecek bir tutum içine girmişlerdi. Ortadoğu’daki hazırlık sürecinin aynen tekrarını, yani kopyasını gerçekleştirmekle uğraşıyorlardı. İlk ciddi sapma buydu. Günümüze kadar da etkili oldu. Kaygılarım artmış, ilk ciddi eleştirilere yönelmiştim. Birçok konuşma ve talimatta görmek mümkündür. En son Ocak 1984 merkez toplantısında en kapsamlı eleştirilerle gelişmeler yargılandı. 15 Ağustos hamlesi çok gecikmeli ve aynı yılın geç aylarında çok da becerikli olmayan, hazırlıklarımıza cevap vermeyen tarzda başlatılmıştı. Eylemin kendisinden ziyade tarihsel ve güncel anlamı önemliydi. Dolayısıyla sürece damgasını vurması kaçınılmazdı. Kendini Kürdistan’da klasik Kürt isyanlarını bastırmaya göre konumlandırmış Türk ordusu mevcut strateji ve taktiklerle hamleyi hemen bastıracak güçte değildi. Klasik halk savaşlarının sıradan gerilla taktikleri karşısında çaresiz kalması kaçınılmazdı. İlk gelişmeler bunu kanıtladı. Fakat halk savaşının gerilla taktiklerinin bırakalım ustaca uygulanmasını, sıradan uygulaması bile yapılmıyordu. Tarihsel bir fırsat, hamle boşa çıkarılabilirdi. İç pratik önderlik ısrarla sorumluluk üstlenmiyordu. Dayatmalar karşısında kendiliğinden grup faaliyetleri havasına girilmişti. Tehlikeye ilk defa Mahsum Korkmaz dikkat çekmişti. Kendisiyle hamle sonrasında sıkı konuşmuş ve sorumluluk gereklerini hatırlatarak yeniden göndermiştim. Kemal Pir’in talihsiz yakalanması gibi Mahsum’un da bana göre hala aydınlatılmayı bekleyen tarzda şehadeti hamlenin başarı şansını zayıflatıyordu. İç önderliği çağırdık. O kadar öfkeliydim ki katılma gereği duymadığım 1986 kongresini yaptırarak hepsini Avrupa’ya yolladım. 1987’den 1998 Ekim 9’una, Suriye’den ayrılmaya kadar korkunç ve ardı arkası kesilmeyen hamleleri bizzat hazırlayıp harekete geçirerek, dayatılan oportünizmi ve bunu çok iyi kullanan JİTEM ve kontr-gerillayı boşa çıkarmaya çalıştım. Süreklilik ve güç büyümesi sağlanmıştı. Ama bu çabalar kendi başına zaferi sağlayamazdı. Ancak oportünizmin ve kontr-gerillanın tasfiye planlarını boşa çıkarabilirdi. Öyle de oldu. 1998’in sonlarına geldiğimizde devrimci halk savaşı tarihi hamlemiz tasfiye edilememişti. Ama beklenen zaferin de çok gerisindeydik. İç nedenleri üzerinde kısaca durursak;

a- Devrimci halk savaşı stratejisi ve taktik özellikleri daha ilk adımda bir tarafa bırakılmıştı. Benim Ortadoğu’da üslenmem çağdaş Kürdistan tarihinde belki de ilk defa devrimci halk savaşının stratejik bir gereksinimini karşılar nitelikteydi. Üslendiğim denge durumu, üzerimde herhangi bir dayatmaya imkân tanımıyordu. Halk savaşından taviz vermeye değil, desteklenmeye elverişli konum ve koşulları taşıyordu. Çok önemli stratejik bir konum sağlanmıştı. Halk savaşının geliştirilmesi için hem stratejik ilişkileri hem taktik, özelikle eğitim ve lojistik desteklerin sağlanması açısından çok uygundu. Sonuna kadar değerlendirilmesi doğru ve tarihsel anlam taşırdı. Ülke içindeki ister eski ister yeni taşınmış grupların yapması gereken, aynı rolü üstlenecek bir karargâh geliştirmek değildi. Boşuna ve hazırlıkları boşa çıkaran bir çaba olacaktı. Lolan, Xakûrke, Garê, Zap, Metina vb. kamplar ancak taktik destek rolünü oynayabilirdi. Bekaa’nın rolünü oynayamazlardı. Ne buna güçleri vardı ne de gereksinimleri. Ayrıca İran ve Irak arasındaki çatışmadan yararlanılabilirdi. Aynen YNK ve KDP’nin çatışmaları da doğru temelde ele alınıp devrimci savaşın strateji ve taktiklerine uygun olarak değerlendirilip yararlanılabilirdi. Oportünizm kendini öncelikle bu ilişkilerde gösterdi. Bekaa’daki pozisyonu taklit etmekten, hem de çok geriden ve çok yetersizce öykünmekten başka bir şey yapmadı. Güçler objektif olarak İran’ın, Irak’ın, YNK ve KDP’nin yedeğine sokuldu. Aslında hepsi de devrimci halk savaşı lehine kullanılabilecek ve büyük geleişmelere yol açabilecek bu güçlerle ilişkiler, güçlerimiz üzerinde sağ sapmanın etkisini güçlendirdi. Güçlerimiz hiç beklemediğim birçok sorumsuzluk içine gırtlağına kadar girdiler. Bir yandan uydu ilişkiler diğer yandan başına buyruk sorumsuz ilişkiler her tarafı sardı. Lolan karargâhı Bekaa’daki tarihi çalışmayı hiçe sayarcasına, tarihi kendinden başlatma sevdasına düşerken, içeriye yollanan gruplar ahbap-çavuşluktan öte ilişkileri akıl edemiyorlardı. Çoğu, kontr-gerillacı KDP’nin eski unsurlarının elinde katlediliyorlardı. Yine tedbir geliştirdikleri yoktu. Rahatlıkla hem Güney hem yakın olan Kuzey Kürdistan’da çığ gibi geliştirilecek gerilla birlikleri kendinden geçmiş ahbap-çavuş veya avare asi gruplarına dönüşmüştü. Ancak kendilerini besleyebilecek ilişkiler geliştirebiliyorlardı. Çoğu da oyuna gelip avlanabiliyordu. KDP ile YNK arasında devrimci inisiyatif koyup tarihi adım atmak mümkün iken, halkı kontrollerinden çıkarıp özgürlük savaşına ve olası katliamlara karşı hazırlamak rahatlıkla başarılabilecekken arabuluculuk adı altında kendilerini boşa çıkarıyorlardı. Mehmet Karasungur olayında görüldüğü gibi stratejik darbe yiyorlardı. 1990’lara kadar bu tür ilişkilerle tarihi bir fırsat sadece değerlendirilmiyor, daha da vahimi sağa yatırılıyordu. 15 Ağustos hamlesi onlarca kat daha etkin gerçekleştirilebilecekken hem gecikmeli hem dostlar alışverişte görsün kabilinden baştan savma bir uygulama olarak devreye konuluyordu. Daha iç bölgelerde, başta Botan olmak üzere tüm Kuzey Kürdistan’da uyduruk karargâh düzeni, üçüncü versiyon olarak kendini tekrarlıyordu. Kendilerine bin bir emek ve tarihsel çabalarla ulaştırılan başta eşsiz gerilla adayları ve lojistik olanaklar olmak üzere halkın çok değerli destekleri üzerinde en aşağılık “savaş ağalığı” hesapları kurgulanıyordu. Her sözde üst komutan bir yandan kendisi için en üst düzey komuta hesapları yaparken benzer konumda olanların ayağını kaydırmaya çalışıyordu. Tüm sorun en tehlikeli kim olacak sorusuna indirgenmişti. Çok geniş araç, gereç, ilişki ve para üzerinden rüyada görmedikleri ego hesaplarını hayata geçirmekle uğraşıyorlardı. Zincirden boşanmış, kökü yüzyıllara dayanan aşağılık komplekslerine meydan açıyorlardı. Zirve yapabilecek bir halk savaşı deneyimi bu hesapların kurbanı olacaktı. Başta çok değerli, dürüst, cesur, fedakâr gerilla adayları bu tür alçaklıkların, yerine getirilmeyen sorumlulukların, sorumsuzlukların kurbanı olacaktı. Halk da giderek koruculaştırılacak ve kontr-gerillanın etkisine girecekti. Girecek değil adeta peşkeş çekilip kontrollerine terk edilecekti. Bütün gruplar, ilişkiler, paralar, araç-gereçler sahte komutan ve hempalarını beslemek ve korumak için seferber edilecekti. Yukarıdan başlatılan sağ sapma en alt birim sorumlusuna kadar böylesine zincirleme yansıtılacaktı. Tüm uyarılarımız ve eleştirilerimiz bu zihniyet ve uygulayıcıları tarafından boşa çıkarılacaktı. Daha sonraları neredeyse her bölgede ortaya çıkan “Dörtler”, “Üçler”, “Tekler” çeteci anlayışları bir günde oluşmadı. 2002-2004’teki sayıları binleri aşan hain sürülerinin kaçışında başta yapılan sağ sapmanın belirgin payı vardır.

b- Komuta ve örgütlenme anlayışında kendini bu tür örneklerle iyice sergileyen sağ sapmacı anlayışın savaş tarzına yansıyışı daha çok tahripkâr oldu. Halk savaşını geliştireceklerine, kendilerini korumanın en iğrenç ajanlıktan beter biçimlerine sevdalandılar. En değerli gerilla adaylarını, kendilerini koruma temelinde hiç anlamı olmayan eylemlerle harcarken, gerillayı geliştirebilecek dürüst komuta adaylarını arkadan vuracak kadar alçaklaştılar. Özellikle Dörtlü Çete (Şemdin Sakık, Şahin Baliç, Kör Cemal ve Hogir-Cemil Işık) bu konuda tam uzman kesildi. Ajan tespit ediyoruz adı altında yaptırdıkları işkence sorgulamalarında yüzlerce (büyük ihtimal) dürüst yoldaşı işkenceyle katletmekten çekinmediler. (Terzi Cemal’den Sait Çürükkaya’ya, kaçkıncı birçok elebaşıya kadar) kadro ve savaşçı yeme makinesine dönüştüler. Birer kara delik gibi tüm olumlu, ışık saçan özellikleri yuttular. Halk savaşını geliştirmenin değil önlemenin en kontra elemanlarına taş çıkartacak tarzda unsurlar haline geldiler. Bunların ezici çoğunluğunun ajan olduklarını sanmıyorum. Tek-tük ajanlar olabilir. Büyük kısmının psiko-kültürel etkilerden kaynaklandığını, sağ sapmanın, yetmez devrimciliğin, yerine getirilmeyen sorumluluk anlayışının sonucu olarak geliştiği kanısındayım. Kendi sorumluluk sahamda da aynı ve benzer çok sayıda unsur olduğu halde yeterli devrimcilik, sorumluluk anlayışı en azından günübirlik tahribatlarını önlüyordu. Ortaya çıkan halk-gerilla savaşı değil, ilkel çetecilik anlayış ve uygulamalarıydı. Kendi kendilerine tasfiye uyguluyorlardı. Yaptırdıkları bir kaç eylemi örgüt karşısında kendilerini savunma gerekçesi haline getirmişlerdi. Kaldı ki bunda da şahsi payları yoktu. En fedakâr, cesur gerilla adaylarını kullanarak, harcayarak gerçekleştiriyorlardı. Her biri şahsını, iğrenç dürtülerini koruyacak, tatmin edecek şebekeler oluşturmuştu. Buna dokunan yanıyordu. Tüm müdahale çabalarımız yarı yolda imha oluyordu (Örneğin Şehit Harun ve grubunun Amed’deki imhası). Yaşanan, halk ulusal kurtuluş savaşı olmaktan çıkmış, kişilerin şahsında ilkel, sınıf, aile ve kişiler arası çıkar savaşına, kavgasına dönüşmüştü. Özgürlük ortamı ve şahsı böyle türetiliyordu. Şüphesiz kontra etkilemeleri, sızma ve tahrikleri vardı. Fakat belirleyici değildi. Belirleyici olan devrimci halk partisinin savaş ve yaşam tarzını sabote edip bencil sınıf ve şahsi çıkarlarını tatmin etmekti. Erken veya geç önderlik hesapları yapmaktı. Fırsatın ellerine geçtiğini sanıyorlardı. Sonuna kadar sınıf ve ailevi kimliklerini kullanmaktan çekinmiyorlardı. Sağ sapmanın uygulama gücü göstermediği kolektif önderlik ve yoldaşça yaşam ve savaş tarzının canına okunması karşıt unsurlardan beklenebilirdi. Olan da buydu. Devrim tarihinin hep doğruladığı gibi politik ve örgütsel boşluk zamanında ve yetkince doğru olarak doldurulamazsa, devrim karşıtlarınca, hem de devrim saflarında en devrimsel lafazanlıklarla ve maskeleyici tutumlarla doldurulacaktı. Devrimlerin bu kuralı gerçekleşiyordu. PKK dışında tasfiye olan karşı-devrimci unsurlar, gruplar, onların da arkasındaki işbirlikçi sınıf eğilimleri ve kişilikleri PKK saflarında yeniden dirilip intikam alıyorlardı. Kürt kimliğinde bu yönlü unsurlar tarihseldir. Derine kazılmışlardır. Fırsatçı ve haindirler. En beklenmedik ortamlarda, mekân ve zaman koşullarında marifetlerini sergilemekten çekinmezler. Yeter ki o an çıkarları için elverişli olsun, mekân buna fırsat tanısın. Bunların maskesini düşürmek için daha 1980’lerin başında kapsamlı kişilik, kimlik ve sınıf çözümlemeleri yaptım ama başarısı sınırlı oldu.  Aynı unsurlarca, hayata geçirilmemesi için kendilerince her türlü tedbiri alıyorlardı. Eğitimde yeterince kullanmama, kendilerinde tutma, saklama ve kaybetme sıkça başvurdukları belli başlı yöntemlerdi.

c- Devrimci halk savaşı, halkın savaşı olmaktan çıkarılmış, halka karşı güç, üstünlük savaşına dönüştürülmüştü. Başarılı bir halk savaşı için yeterli olan halk desteği inanılmaz provakatif yöntemlerle ters çevrilmiş, çoğu kesim çareyi kontra güçlere sığınmakta bulmuştu. Rahatlıkla kendi öz savaşları doğrultusunda bilinçlendirilip örgütlendirilebilecek ve on binlerce gerilla ordusuna dönüştürebilecek halktan insanlar doğru eğitim ve örgütlenme biçimleriyle eğitilip örgütlendirilmemişlerdir. Sadece erzak için başvurulan kaynaklara dönüştürülmüşlerdir. Bunu fırsat bilen kontra elemanları, hızla bazı korkunç cinayetleri de devreye sokup halkı hızla kendi güdümlerine sığınmaya mecbur etmişlerdir. Direnen binlerce köyü, milyonlarca köylüyü her şeylerine el koyarak aç sefil yollara, metropollere göçertirmişlerdir. Tarihin en büyük halk tasfiye hareketlerinden birini yaşamışlardır. On binleri aşkın cinayet işlemişlerdir. Mallarına namuslarına el konulmuştur. Gerilla yönetimi, sağ sapmacı, ondan da beter ilkel kalmış egosunu tatminden öteye gidememiş, köylü kurnazları, küçük-burjuva şarlatanları birer soykırım olan bu uygulamaları seyretmiş, hatta yetmez, yanlış uygulamalarıyla en büyük desteği sağlatmıştır. Tarih, halkına karşı bu denli duyarsız, onursuz, zavallı kalan çok az örnek tanımıştır. Tutarlı yeterli, anında devrimci taktik belirleyebilen birkaç gerilla grubu olsaydı bu süreçten rahatlıkla 50.000 kişiyi bulan bir gerilla ordusunu yaratabilirdi. Soykırım sürecine sokulan halka elini bile uzatmadılar. Görülmemiş işkence, gasp, tecavüzlere karşı misilleme hareketleri bile geliştirilemedi. Gerillaya katılım için gelen yüzlerce genç yollarda imha edildi. Kendilerini koruyacak ve besleyecek güç dışında her şeye adeta ihanet edildi. İlgi gösterilmedi. Sağ sapmanın da kendilerine göre ölçüleri vardı. Ortaya çıkan, hiçbir anlayışa sığmayan, sorumsuz, kendini yitirmiş, ya umutsuzluktan ya kendine sevdalıktan tanınmaz kişiliklerdi. Son tahlilde imha ve inkâr kültürünün kusmukları durumundaydılar. Hastalık daha derindeydi. Tedavi yöntemlerinin de kökten kılınmalarını gerektiriyordu.

d- Gerilla taktikleri bir yana bırakılmıştı. Ya Don Kişot vari yel değirmenlerine saldırır gibi en muhkem, en saldırılması zor bir karakola saldırıp kendilerine anlamsız onlarca kayıp verdiriyorlar ya da en az kayıpla azami sonuç alabilecekleri eylem biçimlerini akıllarına bile getiremiyorlardı. Hiçbir planlı halk savaş taktiğini geliştiremediler. Karşı taraf ne yapacaklarını çok önceden çözüp ona göre tedbir geliştirmişken gerillanın esas avantajı olan “nerede, nasıl vuracağı belli olmayan” tarzını bırakıp tersini uyguluyorlardı. Saldırı, savunma taktiklerinin tersi neyse o yapılıyordu. İleri atılma, geri çekilmenin en anlamsız ve en tehlikeli biçimleri yersiz ve zamansız koşullarda deneniyordu. Çok başarı olabilecek ileri ve geri çekilme biçimleri düşünülmek bile istenmiyordu. Yaşanan objektif olarak kontr-gerillacılıktı. 1987 sonrası eski kadroların çekilmesi sonrası örgüt yapısını ele geçirdiklerini sanan sözde yeni kadronun iflah olmaz unsurların marifetleriydi. Sağ sapmadan da öte tam bir laçkalık, sorumsuzluk örneği sergilediler. Örgüt diye bir bağı akıllarına bile getirmediler. Tüm hünerleri kendi kontrolleri dışında tek bir kişiyi bırakmamaktı. Beni bile kontrol altına almak, bu olmazsa tasfiye etmek için akla hayale gelmeyecek planlar peşinde koştular. PKK’yi ele geçirmek, peşinde koştukları tek amaç maddesi haline gelmişti. Ele geçirip ne yapacaklardı? Tasfiyeyi tamamlayıp ellerine geçirdikleriyle, birer bayan veya erkek kollarına takıp ya Güney Kürdistan yönetimine, ya İran devletine o da yetmezse Avrupa’ya kapağı atıp hayal hanelerindeki en aşağılık yaşam güdülerini tatmin etmekti. 2002-2004 tasfiyeciliği bu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya sergilemiştir.

Ana maddeler halinde listeyi daha da uzatmak mümkündür. Göstermek istediğim, halk savaşı adına nelerin yapıldığıdır. Ben bu dönemi değerlendirirken halen parti ideolojisinde ulus-devletçiliğe ilişkin muğlaklık yaşansa da halk savaşı stratejisinin doğruluğuna ve sonuç alacağına dair inancımı korumaktayım. Devrimci halk savaşı bu dönemin tek doğru stratejisiydi. Diğer yöntemler soykırıma hizmet etmekten öteye rol oynayamazlardı. Temel taktik adımlar da genel olarak doğruydu. Ortadoğu’da üslenme, eğitim, lojistik donanım, ülkeye geçiş, geçici üs alanlarında hazırlık, bu amaçlarla taktik ilişkiler doğruydu ve yeterliydi. Olmayan şey pratik önderlik ve sıradan gerilla taktiklerini uygulama niyetiydi. Ustalığı demiyorum. Çünkü bir eşkıya bile olsa mevcut güçle çok ileri düzeyde başarı sağlayabilirdi. Şüphesiz bu duruma düşmenin nedenlerini yıllarca çözmeye çalıştım. Sonuçlarını, tasfiyeci etkilerini önlemek için aynı büyüklükte çabalar harcadım. Harcadık. Kusur halkla ilişkilerde değildi. Halkın desteği başarılı bir savaş için yeterliydi. Kadro ve savaçı eksikliği de söz konusu değildi. Bunlar da fazlasıyla mevcuttu. Araç gereç donanımı, lojistik iç ve dış üslenmeler fazlasıyla yeterli ve elverişliydi. Yalnız kendimin 1980’den 1998’in sonlarına kadar her yıl, her yıl da neredeyse her ay yaptığım toplam kadro, savaşçı aktarımı 15.000’den aşağı değildir. Hepsinin araç-gereç ve mali donanımları fazlasıyla gerçekleştirildi. En ağır sorumlulukları üstümüze alarak üs alanlarına büyük kısmını büyük zorluklar pahasına ulaştırdık. Sorun ve saplantılar, ihanetler ondan sonra dayatıldı. Eldeki tüm göstergeler eğer kendine sevdalanma, sapma ve ihanetler yaşanmasaydı, belki de ulusal bağımsızlık tam gerçekleşmeyebilirdi ama uygun bir çözüme rahatlıkla varılabilirdi. Çalışmalar bunu fazlasıyla hak etmişti.

Bu konuda halen kendimi yargılamaktayım. Eksiğim, yanlışlarım, nedir diye yoğunlaşmamı sürdürmekteyim. Sıkça kendime sorduğum bir soru acaba bizzat pratik önderliği, iç önderliği de bizzat üstlenmeli miydim biçimindedir. Buna halen kolay cevap veremiyorum. Hatta iç önderliğin akıl almaz dayatmaları, bilerek veya bilmeyerek beni içeri çekip objektif olarak tasfiyeye ortam hazırlamaktı diye düşünceler de ileri sürebilmekteyim. Dışarıdaki varlığım birçoklarının kariyer ve tasfiye hesabını bozuyordu. Bunun için kendilerini asgari çalışmalara katmadılar diye de düşünmeden edemiyorum. Ortadoğu’da kalma tarzım hem örgüt içinde hem dışında birçok kişi, güç ve hatta devletin hesabını bozuyordu. Örgüt içindeki güçlerin buna tepkisi, asgari görevlerini yerine getirmeyip boşa çıkarma biçimindeydi. Tüm kadro yapısını, iç önderliği suçlamıyorum. Büyük bir kısmının dürüstlüğünden kuşku duyulamaz. Kadro ve savaşçıların ezici çoğunluğunun büyük cesaret, fedakârlıkla sergiledikleri çabalar elbette tarihsel ve tartışma dışıdır. Dil bile uzatılamaz. Zaten kazanım adına ne varsa bu değerli çabaların sonucu olduğu tartışma götürmez. Sorun neden bu unsurların ortaya çıkan bunca yetersizliğe, ihanete varan gidişlere dur diyemediğidir. Bunda ideolojik ve politik yetersizlikleri çok eleştirildi. Neden bunca yıl bu yetersizliklerini gideremedikleri sorgulanmaktadır. İçeride de olsaydım bu konuda fazla yapacak bir şey yoktu. Kaldı ki dışarıdan daha çok destek olabiliyordum. Gerekli materyaller yazılı ve sözlü (telsiz konuşmaları) olarak daimi hizmetlerindeydi. O halde sorun içte olmamamdan kaynaklanmıyordu. Bunda dış etkenleri ana başlıklar halinde belirteceğim. Ama belirleyici olan iç etkenlerdir.

Halen eğer demokratik siyaset temelinden bir çözüm gelişmezse, devrimci halk savaşı stratejisinin temel kimlik ve özgürlük aracı olarak denenmek zorunda olduğuna ilişkin inancımı korumaktayım. Demokratik siyasetle çözüme inanmaktayım. Bunun için gerekli tek şart T.C. ve muhtemelen Suriye ve İran hükümetlerinin (iktidarın belirleyici güçlerinin) siyaseten çözüm iradeleridir.     Aksi halde gündeme girecek olan eski ama yeniliğini halen koruyan devrimci halk eylemi ve bunun en gelişmiş biçimi olan devrimci halk savaşıdır. Geçmişte sıradan taktiklerle denendiğinde başarısını kanıtlayan devrimci halk savaşının bunca tecrübeden sonra sonuç almaması düşünülemez. Soykırımlar uygulansa bile sonuç değişmez. Mevcut kültürel soykırım yöntemlerinin bunca teşhir ve tecrit olmalarından sonra varlıklarını, uygulamalarını sürdürmeleri beklenemez. Mutlaka ısrarlı olan uygulama güçleri olacaktır ama sonuç aleyhlerine daha da olumsuz olmaktan öteye gitmez. Burada asıl sorun yine eskiden başarılmayan halk savaşının gereklerini doğru ve yeterli yerine getirmektir.

KÜRT SORUNU VE DEMOKRATİK ULUS ÇÖZÜMÜ

kitabından alıntı yapılmıştır