FELSEFE ÜZERİNE-8

02-felsefe-uzerine

Sokrates devlet ile onun yasalarının bir sözleşmeye dayandığını söyler. Bu sözleşmeye göre devlet temelde doğal bir kurum olmayıp bireylerin istek ve çabalarıyla oluşturulmuştur. Böylelikle devlet ve yurttaşlar arasında bir sözleşme bulunur. Yurttaşlar içinde bulunduğu topluluğa uygun olarak hareket edip, toplumsal düzene bağlı olan kurum ve yapıları desteklemek ve kendi başlarına hareket etmemekle yükümlüdürler. Devlet temelde iyi ve adaletlidir. Hukuk da bunlara bağlı olarak iyi ve adaletli olmak zorundadır. Bireyin iyiliği, moral gelişimi ve kendisini gerçekleştirmesi bu temele uygun olarak oluşacaktır. Öyleyse devlet ve hukuk sorun üreten bir yapıya sahip değillerdir, var olan sorunlar devleti temsil edenler ile yasaları uygulayanların yanlışlığından kaynaklanmaktadır.

Sokrates bu temelden yola çıkarak devlet temsilini sağlayacak olanların: yasaların, gerçek adaletin ve hayatın amacının ne olduğunu bilenlerden oluşması gerektiğini, bunları bilmeyenlerin ise devleti temsil etmemesi yani yönetmemesi gerektiğini ileri sürmüştür. Kısacası herkesin değil, bir bilgeliğe sahip olanların devleti yönetmesi gerektiğini söylemiştir. Sokrates ‘demokrasi’ kavramını bu açıdan eleştirmiştir. Griek’de köle ve kadınlar dışındaki bütün özgür yurttaşların politik kararlara doğrudan katıldıkları Atina demokrasisinin temelinde yer alan “politik konularda bir kimsenin görüşünün bir diğeri kadar iyi olduğu’ görüşüne hep karşı çıkmıştır. Politika Sokrates’e göre bir sanattır. Tıpkı ayakkabıcılık, kaptanlık gibi. Sokrates siyaset felsefesinde anayasal monarşi veya aristokrasiyi kabul edilebilir tek yönetim biçimi olarak görmüştür.

Sokrates’in insan ve etik anlayışı : Sokrates insanın bir ruh ve bedenden oluştuğu düşüncesinden hareket eder. Insanı belirleyen şeyin ruh olduğu inancından hareketle i̇nsanların öncelikle ruhlarına özen göstermeleri gerekmektedir. Bir anlamda Atinalıları mevcut yaşam biçimleri ve var olan değerlerinden uzaklaştırıp, yeni ve gerçek değerlerin oluştuğu, cisimleştiği yeni ve doğru bir hayat tarzına yönelmeleri için çalışmıştır.

Sokrates bazı sözcüklere yeni içerik yüklemiş, onları yeni bir anlamla felsefe dünyasına sokmuştur. Ruh anlamına gelen psukhe, erdem anlamına gelen arete Sokrates’in kazandırdığı sözcüklerdir. Eudaimonia sözcüğü de böyle bir sözcüktür. Sokrates’in kazandırdığı içerik ise mutluluktur. Genel geçerlilik taşıyan bir tanım üzerinde netlik sağlanamasa bile mutluluk; yaşanan evrenle, duyularla, tutku ve isteklerin yerine getirilmesiyle, elden geldiğince sıkıntısız, acısız yaşamak demektir.

Sokrates buna ek olarak ruhun aklın ve ahlaki yerin karakterin bulunduğu yer olduğunu, bir anlamda teorik ve pratik akıl şeklinde tezahür ettiğini söylemiştir. Öyleyse insan bir beden ve bir ruhtan meydana gelen, bir manevi bir de maddi boyutu bulunan bileşik bir varlıktır. Insanı belirleyen ruhtur, ruhun özü de akıldır. Ruh ölümsüzdür, beden bu durumda sadece bir araçtır. Insanı meydana getiren bu iki ayrı bileşen, ona göre iki ayrı insan tipiyle değer türünün ortaya çıkışına neden olur.

Birinci tip, i̇nsanların gerçekten var olanın beden olduğuna inananlardır. Bu insanlar manevi değerlerin peşinde koşanlardır ve bilinçli ve ahlaklı yaşamak için çaba gösterirler.

Ikinci tip, insanı insan yapan şeyin ruh olduğu bilincinden yoksun olan, mutluluğu bedensel tatminlerde arayan haz, şan veya şeref peşinde koşanlardır. Bu insanlar kendilerini harekete geçiren gücün ne olduğunu araştırmadan, kişisel hedeflerin gerçekte değerli olup olmadıklarını tartışmadan sıradan bir şekilde yaşarlar. Bedenlerinin arzularıyla sürüklenirler, bunlar Sokrates’in gözünde birer “at sineği” gibidirler. Yaşamlarını sorgulamayanlar kendi hayatlarına sahip olamazlar, hayatları onların ellerinde değildir, bu ise kişiyi mutsuzluğa götürecektir bu da bir felaket zincirinin ilk halkasından başka bir şey değildir.

Sokrates’in etik kavramı hümanist ve entelektüalist bir etik kavramı olarak gelişmiştir. Insana ve i̇nsanın gücüne olan sarsılmaz inancı ve irade zayıflığının varlığına inanmamasından kaynaklı olarak hümanisttir denilebilir. Entelektüalist olarak ise aklı ve bilgiyi öne çıkarması denilebilir. Erdemin bilgi olmasının başkaca şeyler yanında esas, tek tek her bir erdemin bir bilgi formu olması demektir. Temel erdem olarak bilgelik teorik veya pratik anlamında neyin iyi veya neyin kötü olduğuna ilişkin bilgidir. Sözgelimi cesaret Sokrates’e göre korkusuzluk değildir, neden korkulup, neden korkulmaması gerektiğine dair bir bilgi olmak durumundadır. Yani Sokrates bütün erdemleri bir bilgi formu olarak tanımlamıştır. Adalet ve ölçülülük de bir bilgi olmak durumundadır Sokrates’e göre. Herkese ve her şeye hak ettiğini vermek, layık olduğu şeyi takdim etmek bir zorunluluktur.

Eğitim felsefesi ve yöntem anlayışı: Sokrates sadece bir felsefeci değil, aynı zamanda bir eğitimciydi de. Eğitimden anladığı bir takım bilgileri insanlara aktarmak değil, i̇nsanların şan ve şerefe olan bağımlılıktan kurtulup hayatlarının iplerini ellerine almaları anlamında özgürleşmelerini, daha adil, daha iyi ve daha doğru bir hayat dönüşümünü sağlamaları verebilmektir. Böyle bir liberal eğitimin ancak felsefe yoluyla verilebileceğini düşündüğü için, buna uygun bir eğitim metodolojisi geliştirmişti. Sokrates bütün i̇nsanların rasyonel varlıklar olduklarını, bu rasyonalitenin bir gereği olarak doğru moral bilgi yardımıyla ahlaken özerk bireyler haline gelebileceklerine inandığı için, insanlara öncelikle moral bilgi bağlamında derin bilgisizliklerini gösterip, sonra da bu bilgiye nasıl erişebileceklerini anlatan bir felsefi yöntem geliştirmiştir.  Ona göre Atinalılar derin bir cehalet içindeydiler ve bundan haberleri de yoktu. Bildiklerini sandıkları bilgiler ise derlenmiş bir kaç bilgiden ibaretti bu nedenle bu hatalı bilgiler onların ahlaki yaşamalarını, doğru bir hayat sürmelerini ve doğru değerlerin peşinde koşmalarını engelliyordu. Bu nedenle bu inanışlarının çürütülmesi gerekiyordu. Geliştirdiği yöntem çok basitti; “tek bir şey biliyorum, o da hiç bir şey bilmediğimdir”…  Bu cümle ile başladığı diyalog karşı tarafın kendisinden bir şey almasının yolunu daha ilk anda kesmekte ve karşıdaki kişi, kendisinin daha bilgi olduğu savıyla, Sokrates’e koşullanmış bilgilerini, gerçek ve kesin bir bilgi diye anlatmaya başlıyordu. Ancak Sokrates’in çürütücü ve (alaysı olarak görülen) ironik tartışma yöntemi bir süre sonra karşıdaki kişinin sahip olduğu bilgilerin yanlış ve eksik olduğunu görmesiyle devam ediyor, sonunda da Sokrates’in tezlerinin doğrulanmasıyla sonuçlanıyordu. Tartışmadaki muhattabı sonunda bilgisizliğini itiraf ediyordu.

Devam edecek…