KOMÜNÜ OLMAK – KOMÜNSEL YAŞAMAK

KOMÜNÜ OLMAK

İnsana uygun yani insani yaşam için gerekli olan şey, kom ve komünlü yaşamdır. Bunu reddederek, komüne dâhil olmayarak insan kalacağını sanmak, liberalizmin yarattığı bir illüzyondur sadece

Adullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi

Kendi farkına varan doğa olarak insanın bilmeye dair edimleri, evren ve onun yoğunluklu bir gerçekleşmesi olan insan hakkındaki bilgilerimizi, hiyerarşik devletçi sistemin yarattığı yedi bin yıllık özsel boşalmaya rağmen arttırmaktadır. Bilgileniyoruz ve bilgilendikçe evrenle ontolojik olarak zaten var olan ama bizim yeterince fark edemediğimiz bağlarımız güçleniyor. Gerçekte “bir” olduğumuzu anlıyoruz. Bize ulaşan milyarlarca yıllık evrenin oluşma hikâyesini hissetmeye başlıyoruz ve “ben evrenim” diyebilecek düzeye gelmeyi arzuluyoruz. Onu tanıdıkça kendimizi, kendimizi tanıdıkça onu tanıyoruz. Dahası “sonul” gibi görünen bir gerçekleşme olmamıza rağmen bizdeki oluşum ilkelerinin nasıl da geldiğimiz kaynak olan doğa ananın belirlediği çerçevede işlediğini görüyoruz. Bu çerçevede eko-sistemimiz olan komünal yaşam hakkında birinci doğadan öğrendiklerimiz temelinde konumuza giriş yapabiliriz.

Toplumsallık, eko-sistemimizdir

İnsan toplumsaldır; böyle kurulmuştur, kendini de böyle kurmaktadır. İnsan olmak ve insan kalmak için toplumsal olmak bir zorunluluktur. Bu her zaman böyle olmuştur ve olmaya da devam edecektir.

Her şey, herkes dâhil olduğu eko-sistemin sınırları ve gereklilikleri çerçevesinde yaşar. Gelinen yer (doğa, ana) ve onun gereklilikleri görmezden gelinerek tümden bağımsız, yaşam kurallarını o türün kendisinin koyduğu bir yaşamı en yetkin bir canlı olarak insan da dâhil hiçbir varlık gerçekleştiremez. Tüm oluşlar kendi eko-sistemleri tarafından sınırlandırılmışlardır. Eko-sisteminin gerekliliklerine göre yaşamayan, onları yok sayan türler, yok olmakla karşı karşıya kalır. İnsan ise diğer varlıklardan farklı olarak kendisi ile birlikte tüm canlılığın, hatta gezegenimizin sonunu getirebilecek bir potansiyele sahiptir.

İnsan dâhil tüm türler açısından kaynak olan doğa, yarattıklarına nasıl bir yaşam yaşamaları gerektiğini kodlar. Her canlı, doğadan kendisine kalan ve doğanın bir gerçekleşmesi anlamına gelen duygusal zekâ ile doğada yaşamaya koyulur. Beslenme, korunma ve çoğalma tüm canlılarda görülen ve türün devamı için kesinlikle çözülmesi gereken doğal, yaşamsal sorunlardır. Türün yaşamını nasıl devam ettirebileceği, yaşam ilkelerinin ne olacağı, beslenme, korunma biçiminin nasıl olacağı genlerinde içkindir. Bu sayede türün yeni nesilleri her şeyi yeniden öğrenmek zorunda kalmazlar. Öncelleri kendi adlarına da öğrenmiş ve kodlama biçiminde onlara aktarmıştır. Bu ilke doğanın genel evrimsel işleyişi çerçevesinde böyledir. Yoksa her şeye yeniden ve sıfırdan başlamak gerekecekti ki bu da esasında yok oluş anlamına gelirdi.

Burada doğanın bileşenlerinin basit birer nesne oldukları, yaşamlarına dair hiçbir belirleyiciliklerinin olmadığı sonucu çıkarılmamalıdır. Tersine canlı evren anlayışının bir sonucu olarak her varlık yaşam faaliyeti içinde aktiftir; bir seçişe, değişen doğasal koşullara göre kendini uyarlama inisiyatif ve kapasitesine sahip olarak yaşamının iplerini belli yönleriyle elinde tutmaktadır. Zaten sonraki nesle kalan da bu aktivitelerin bir kodlaması olmaktadır. Ancak tüm bu aktiviteler türün dâhil olduğu eko-sistemle uyumlu olmak, onunla çelişmemek zorundadır.

Doğa (ana–kaynak), kendisinin sureti olan insana da ancak toplumsal olması halinde yaşayabileceğini söylemiştir. Bu yönüyle onun yaşamını devam ettirebilmesinin koşullarını belirlemiştir. En “zayıf” varlıklardan biri olarak insan, doğanın zorlu koşullarında ancak bir arada yaşayarak, birbiri için yaşayarak, toplumsallaşmak suretiyle güç biriktirerek yani komünal olarak var olabilecektir. Bundan kopuş ya da bunun geliştirilmemesi yok oluş anlamına gelecektir. O nedenle insan olmak ile toplumsallaşma eş zamanda, birlikte gerçekleşen olgulardır.

İnsanlaştıran, insan kılan, geliştiren toplumsallaşmadır. Bu yönüyle toplumsallaşma insan türünün varlık koşuludur. Toplumsallaşma, insan eko-sisteminin koyduğu kuraldır. Yani doğa, “İnsana toplumsallaşırsan, gücünü biriktirirsen, komünal olursan yaşayabilirsin; yoksa yok olur gidersin”, diyor. Bu, en “ilkel” (kastedilen ilk haldir) ve “zayıf” olunan dönemde de öyleydi, bugün de böyledir. Özcesi toplumsallık esas alınıp ona göre yaşanmadan insanın var olması, varlığını devam ettirebilmesi ve gelişmesi mümkün değildir. Bugün doyumsuz bir bencillikle yanılsamalı bir güçlenmeyi yaşayan insan, eğer insanlığa, doğaya kısacası kendi dışındaki doğalara karşı duyarlılığını tümden yitirirse, verdiği zarardan vazgeçmezse veya daha fazla zarar verirse, insan türünün yok oluşu pek çok doğal var oluşta görüldüğü gibi gerçekleşecektir. Bu yönüyle her zaman insanlaştıran en temel olgu olarak toplumsallık önemini ve varlığını devam ettirmektedir.

Bu açıdan toplumsallaşma, toplum olarak yaşama, başkası için yaşarken kendisi için de yaşıyor olma, başkası-kendi ayrımını karşıtlık üzerine kurmama, bir ve bütün olma, insan türünün doğası olmaktadır. Denilebilir ki insan türü için tarihsel ve toplumsal olmayan hiçbir şey yoktur. Bir oluş olarak insana ve onun yaratımı olan her şeye; analitik düşünce, dil, kültür ve yaşam çeşitliliğine bakıldığında bunların hiçbirinin bireysel olmadığı, tümünün toplumsal olduğu görülür. Özcesi insan açısından toplumsal olmayan, tarihsiz olan hiçbir şey yoktur.

“Bugün “insan” deyince, kültür oluşturabilen ve sorunlarını bu sayede çözerek yaşayan bir canlı anlaşılmaktadır. Tek başına bir insanın bir toplu iğne bile yapamayacağı aşikâr olduğuna ve günümüz kültür ürünleri de tamamen toplumsal hayat sistemi ürünleri olduğuna göre, toplumsal davranamayan kişilere “insan” denilmesi, insan tanımına uymamaktadır. Dolayısıyla, “insan hakları, vs.” gibi kavramların çok dikkatlice kullanılması gerekmektedir.”(1)

Yazarın “insan hakları” gibi kavramsallaştırmalar karşısında dikkatli olmamızı istemesi boşuna değildir. Kapitalist modernitenin liberalizmin ayartıcı gücünü kullanarak insanı toplumsuzlaştırarak “hak sahibi” kılma safsatalarını en etkili araç olarak kullandığı günümüzde, yapılan uyarı çok yerindedir. Dikkat edersek Kürt sorununun çözümü için de egemenlerin bulduğu formül, “Kişi hak ve özgürlükleri” temelinde sorunun çözümüdür. Kişi haklarını vermeye hazır olan egemenlerin “ekonomik, sosyal ve kültürel hakları” tanımaya yanaşmamaları ise işin özünü vermektedir.

Önder Abdullah Öcalan’da “Ben toplumun farklı topluluklardan, gruplardan oluştuğuna ve bu grupların eşitliğine inanıyorum. Benim demokrasi anlayışım, birey demokrasisi değil, topluluk demokrasisidir.”(2) derken aynı görüşte olduğunu ortaya koymuş oluyor. Toplumun bireylerin toplamından değil de, toplulukların (kom, komün) toplamından oluştuğunu söylemek oldukça önemli ve ezberleri bozan bir değerlendirmedir.

Evrensel oluşum kom halindedir

Bu bir insan icadı olmayıp, oluşun dilinden kaynaklanan bir durumdur. Gerçekten de doğanın tüm gerçekleşmelerine bakıldığında oluşun hep ikili ve toplu halde olduğu görülür.

Tüm oluşların anası olarak ele aldığımız enerji-madde denkleminde olup bitenler bize oluşun kom (topluluk) halinde olduğunu gösterir. Ne enerji maddesiz anlamlaşabiliyor, şeyleşebiliyor ne de madde enerjisiz var olabiliyor. Oluş için ikisinin birliği gerekiyor.

Ruh bedenin anlamı, canlılığı iken, beden de ruhun formu, gerçekleşmesi, kendini görünür kılması oluyor. Burada da ancak kom halinde gerçekleşebilen bir oluşa tanıklık ediyoruz.

Dışarıdan bakıldığında tek gibi görünenin bile aslında Hallac-ı Mansur’un dediği gibi, “çokluğun birliği” olduğunu görüyoruz. Bunu tüm maddelerin temeli olan atom parçacıklarının davranışında görebiliriz. Tek gibi görünen herhangi bir atom, farklı yüklerdeki proton, nötron ve elektronların birliğinden oluşan bir komdur, komündür.

Klasik deyimle en küçük canlı olarak tanımlanan hücrenin de pek çok farklı organelin bir araya gelmesinden oluşan bir kom olduğunu hepimiz biliriz.

İnsan organizmasının ise yüz trilyon hücreden oluşan bir komünler komünü olduğunu bugün bilimin verileri ortaya koyuyor.

Bu birlikte yani kom halindeki gerçekleşmeyi daha farklı bir boyutta kadın-erkek ikilisinde de görmekteyiz. Anlamlı ve özgür yaşamı ikisinin doğalarına uygun birliğinde görürken, salt birinden kurulu bir insan toplumsallaşmasına tanık olamıyoruz.

Devam edersek, toplumun çok renkli, çok sesli pek çok komdan (topluluk) oluştuğunu, gerçek toplumun da tüm bu komların özgür birer komün olarak birbirini tamamlaması ile oluştuğunu görüyoruz.

Neden komün ve komünal yaşam?

Daha da uzatabileceğimiz ama gerekli görmediğimiz bu komlu haller, bize göstermektedir ki oluş kom’ludur, komünaldir. Bu nedenle de kom’lu ve komün’lü bir yaşamın olması gerektiğini, insanlaşmanın ve insan halinde kalmanın ancak böyle mümkün olabileceğini söylediğimizde, aslında ikinci doğa olarak bağrından çıktığımız birinci doğayla uyumlu olmamızın selametimiz açısından şart olduğunu vurgulamış oluyoruz. Zira “Toplumsal hayat, insanlar tarafından, doğadaki genel hayat sisteminin bir devamı olarak oluşturulmaya çalışıldığına göre, bu oluşum için de doğa ve dünyaya uyumlu bir bilgi sistemine gereksinim vardır, çünkü bilgi olmadan doğada hiçbir şey oluşturulamamaktadır.”(3)

İnsan için varlaşma ve var kalma bilinçle kurulan bir durum olduğuna göre, bu bilincin doğru olması hayati önem taşır. Adorno’nun “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” veciz sözünün geçerliliğini bir daha tüm yakıcılığıyla hissettirdiği bir noktadayız. İnsana uygun yani insani yaşam için gerekli olan şey, kom ve komünlü yaşamdır. Bunu reddederek, komüne dâhil olmayarak insan kalacağını sanmak, liberalizmin yarattığı bir illüzyondur sadece. Önder Abdullah Öcalan’ın da “Komüne üye olmayana selamım yok.” söylemi ile dışarıda olması halinde yapacağı işlerin başına “Köy komüncülüğünü” koyması, kom ve komün kavramlarının taşıdığı anlam ve önem nedeniyledir.

Önder Abdullah Öcalan, doğru yaşam için toplumsal-insansal doğaya uygun doğru teoriyi ararken, karşısına komlu ve komünlü yaşam çıktığından bunları belirtmektedir. Kom ve komünün bir tercih olmanın ötesinde bir zorunluluk olması da zaten bundan kaynaklanıyor.

Burada bireyin bir hiç olduğu veya hiçbir etkisinin olmadığı savunulmuyor. İnsan bireyinin biyolojik ve toplumsal bir oluş olarak zaten komlu olduğuna, yine yaşamın her alanında (ailede, çalışma yerinde, örgütte) bir kom halinde olması gerektiğine vurgu yapılıyor. Gerçek bireyleşmenin de yolu gösterilmiş oluyor böylelikle. “Özgür ve demokratik komün veya topluluk, demokratik ulus bireyinin gerçekleştiği temel okuldur. Komünü olmayanın, komünsel yaşamayanın bireyselliği de gerçekleşemez. Komünler son derece çeşitlidir ve toplumsal yaşamın her alanında geçerlidir. Farklılıklarına uygun olarak, birey birden çok komünde, toplulukta yaşamını gerçekleştirebilir. Önemli olan bireyin yeteneklerine, emeğine ve farklılıklarına uygun olarak komünal topluluk içinde yaşamayı bilmesidir.”(4)

Burada önemli olan kom ve komün kavramlarına felsefik içeriklerine uygun olarak yaklaşmanın yanı sıra yaşamın da bir bütün olduğunu bilerek, onun tüm alanlarında komün halinde yaşayabilmek, davranabilmek ve çalışabilmektir. Komün halinde yaşamayı tüm sorunların çözüm anahtarı olarak görmek kadar, komün halini yaşamın sağlık, eğitim, ekonomi, güvenlik, kültür, bilim vb. her alanına yaymak da yeni sorunların ortaya çıkmasını engelleyecek esas faktördür.

Tüm bunlar yaşamın ancak komün biçiminde olabileceğini ve yaşamın her alanında mutlaka komünleşmeye gitmek gerektiğini ortaya koymaktadır. Kaynağını toplumsal doğadan alan hakikat rejimimizin bize söylediği en temel hakikatlerden biridir bu. Peki, komünal yaşam olarak da okuduğumuz bu toplumsallık kendini nasıl kurumsallaştıracak, nasıl kalıcı kılacaktır?

Komünal yaşam ahlak ve politikayı gerektirir

Toplumsallık bu insanlaştıran, geliştiren ve esas olan rolünü politikayla oynar, gücünü de ahlakla gösterir. “Birey komüne veya bağlı olduğu toplumsal birimlere karşı sorumluluğunu ahlaki olmanın temel ilkesi sayar. Ahlâk topluluğa, komünal yaşama saygı ve bağlılık demektir. Komün veya topluluk da bireylerine sonuna kadar sahip çıkarak onları korur ve yaşatır. Zaten insan toplumunun temel kuruluş ilkesi bu ahlaki sorumluluk ilkesidir.”(5)

Doğası komünal olan yaşamdaki değerlerin içselleşmiş olması nedeniyle ahlak, oldukça işlevsel ve doğru yolda tutandır. Hem tam bir katılımı isteyen hem de sınırlayıcı ama özgürlükçü bir karakterdedir. Hatta ahlakı “Özgürlüğün kendisini kurallara kavuşturarak katılaştırması” olarak da ifade edebiliriz. Toplumsallaşma, komünalite, büyük sorumluluk bilinci, özgürlük, eşitlik, adalet, dayanışma, sevgi, gücünü ortak güçle birleştirme, katılım şeklinde çoğaltabileceğimiz esas ahlaki davranışlardır.

“Komünün veya toplulukların demokratik karakteri kolektif özgürlüğü, diğer bir deyişle politik komün veya topluluğu gerçekleştirir. Demokratik olmayan komün veya topluluk politik olamaz. Politik olmayan topluluk veya komün ise özgür olamaz.”(6)

Bu çerçevede politika, herkesin var oluşunu borçlu olduğu toplumun gelişmesi için kafa yorması, düşünmesi, tartışması, karar alması özcesi en aktif bir şekilde kendini toplum işlerine katmasıdır. Politika toplum için en iyi işi bulmak iken, ahlak bu işi yapmaktır. Bu nedenle de politika bulur, ahlak uygular. Bu politika ve ahlakın doğasının birbirinden çok farklı olduğu anlamına gelmez, ikisi kom halindedir, birlikte var olurlar. Her ikisi de özünde toplumu oluşturan, geliştiren asıl öğelerdir. Toplumun toplum halinde kalmasını sağlayan çekirdektirler.

Çokluğun birliği

Toplumun doğasında, yani toplumun başlangıç halinde, özünde inanışlar ve duyuşlar ortaktır, birbiri için yaşama esastır. Herkesi yürüten, yöneten ruh aynıdır. Bu toplumda iktidara, sınıflaşma-tabakalaşmaya neden olabilecek bir farklılaşma olmadığından, yetenekler birbirini tamamlama ve güçlendirme temelinde kullanıldığından, herkesin yeri önemli olduğundan organiklik vardır. Toplumun kendisi canlı bir organizma olarak anlamlı ve uyumlu bir bütünlük şeklinde oluşmakta ve gelişmektedir. Nasıl ki milyarlarca hücre dokuları, dokular organları, organlar da canlı bir organizmayı oluşturuyorsa, toplum da tüm tekillerin kendi farklılıkları temelinde bir’i oluşturmalarıyla oluşur.

Buradaki bir’de yani toplumda farklılıkların yok olması, başkasının egemenliği içinde erimesi, önemli ve gerekli görülmemesi, önünün kesilmesi, potansiyelinin açığa çıkmasının engellenmesi söz konusu değildir. Eşitsizliğin, sömürünün, hâkimiyet ve tahakkümün, mülkiyetin olmadığı; komünalizmin, birbiri için yaşamanın, dayanışmanın temel yaşam felsefesi olduğu, kimsenin özne-nesne ayrımına tabi tutulmadığı, eşitsizlerin eşitliğinin sağlandığı, doğa ve onun tüm bileşenleriyle uyumluluğun görüldüğü,yarattığı değerler anlamında insan  ve toplum olmanın özünü oluşturan bu sisteme tüm bu nedenlerden dolayı “Organik toplum” denmiştir.

Bu toplumda her şey tıpkı gelinen yerdeki yani birinci doğadaki gibi özü birlik ve dayanışma olan ve Schrödinger’in “kuantumun en önemli ilkesi” olarak tanımladığı “temel birlik ilkesi” çerçevesinde işlemektedir. Çokluğun birliğidir yaşanan.

Toplumsal doğanın bu özelliğinden dolayı rahatlıkla diyebiliyoruz ki toplumun tüm formları (klandan başlayarak kabile, aşiret, milliyet ve millet) devlet dışıdır. Bu aynı zamanda toplumsal inşaların neden devlet dışı inşa edilmeleri gerektiğini de açıklamaktadır. Devletçi sistem toplumsal doğayla özsel bir uyuşmazlığı yaşar. Tüm toplumsal formlar özleri gereği devlet dışıdır. Yani egemenliğe, iktidarcılığa, cinsiyetçiliğe, milliyetçiliğe, sınıfçılığa özcesi özne-nesneye oturan her türden parçalamaya yapısı ve özü itibariyle kapalıdır. Birlikte var olma, kolektif olma, ruhsal-düşünsel birlik, simbiyotik ilişki (karşılıklı beslenme), dayanışma, yardımlaşma, bir ve bütün olma, özcesi komünal yaşama insan türünün var oluş koşulu olan toplumun tüm formlarının (klan, kabile, aşiret, kavim, ulus) ortak ve karakteristik özelliğidir. Buna uygun olmama durumu insan türü için yok oluş anlamına gelmektedir.

Genelde hiyerarşik devletçi sistemin, özelde de kapitalist modernitenin gelinen aşamada insanlığa yaşattığı “dinozorlaşma” durumu tam da budur. Yanı sıra bu zihniyet ve ona dayalı gelişen sistem, tam bir kırım sistemidir. Her türden zenginliğin, farklılığın “tek” içinde yok edildiği bir gerçekliğe sahiptir. Bu yönüyle de bu sistem herhangi bir ayrım gözetmeksizin tüm topluma karşı tam bir savaş halindedir ve yaklaşımı faşistçedir, tekçidir. İşte bu farklılıkları yok eden kırımcı sistemin panzehiri demokratik ulusun komlu, komüncü anlayışı ve ona dayalı örgütlenmesidir.

Demokratik ulus toplumun çoklu yapısına dayanır

Devletçi sistemin özellikle de onun ulus-devlet biçiminin aksine demokratik ulus anlayışı toplumu çoklu bir yapıda görür. Toplum gerçek anlamda da pek çok farklılıktan oluşmaktadır. Denilebilir ki toplum (onun bugünkü formu olan ulus) sayısız farklılığın oluşturduğu birlik’tir. Bu anlayışta farklılıklardan herhangi birini esas, diğerlerini tali haline getirme; birini büyütme, diğerlerini küçültme; birini güçlendirirken, diğerlerini zayıflatma yoktur. Tüm farklılıklar var olmaları itibariyle değerlidir, gereklidir ve bütüne güç katan tekillerdir. Yani tekil-evrensel ya da parça-bütün ilişkisi birbirine karşıt şekilde değil, ancak birlikte var olabilen olgular olarak ele alınır. O nedenle toplumu oluşturan tüm farklılıkların varlıklarını sürdürmeleri, birbirini beslemeleri, birbirlerine güç katmaları olmazsa olmaz kabilindedir. Bu çerçevede toplum için “farklılıkların eşitlik temelindeki birliği” demek en doğru tanımlardan biri olabilir.

İşte demokratik ulus anlayışı temelinde toplumun ahlaki ve politik olan özüne uygun halde yeniden inşa edilmesine ihtiyaç vardır. Bunun için de her şeyden önce yaşamın kurucu unsuru olan zihniyetin doğru olması gerekir. Yani toplumsal gerçekliklerin inşa edilmiş gerçeklikler olduğundan hareketle devlete götüren ve bu yönüyle devletçi sistemi güçlendiren parçacı zihniyetten kurtulmak olmazsa olmazdır. Zihniyette egemenlikçi sistemin hakikat diye yutturmaya çalıştığı her türden şeye karşı olmak; günümüz biliminin de giderek daha fazla doğruladığı ve hakikatin kaynağını temsil eden ahlaki politik toplumun düşünüş tarzına göre olmak gerekir. Yaşamın cinsiyetçilikten, iktidarcılıktan, her türden egemenlikçi yaklaşımdan, bir bütün olarak hiyerarşik devletçi sistemden arındırılması gerekir. Bu çerçevede sağlıklı toplum komünsel yaşayan toplumdur.

Demokratik ulus, gücünü açığa çıkaran toplum demektir

Hiyerarşik devletçi sistem oluştuğu günden beri en fazla da insanları politika dışı bırakarak kendini güç haline getirmiştir. Toplum için en iyi işi bulma, kafa yorma, düşünme olarak tanımladığımız ve ahlaki-politik toplumda toplumun tüm üyelerinin en temel işi olan politika, hiyerarşik devletçi sistem döneminde egemen sınıfların tekeline alınan bürokratik idarecilik haline getirilmiştir. Devletçi sistemlerde kafa yorma, düşünme işi tüm toplumun sayılmaz; çünkü bilinçlenen, güç haline gelen ve bu temelde kendi sorunlarını çözen bir toplum herhangi bir egemene ihtiyaç duymayan toplumdur. Böylesi bir durum da egemenlerin sonu anlamına geleceğinden, tüm merkezi uygarlık tarihi boyunca egemen güçler en fazla da bilmenin gücünü ellerinde tutmak istemişlerdir.

Merkezi uygarlık sisteminin kapitalist modernite aşamasında bugün insanların gittikçe daha az düşündüklerini gösteren istatistikler mevcuttur. Her şeyin programlanmış ve maniple edilmiş bir şekilde hazır olarak sunulduğu bir dünyada insanın çok düşünme ihtiyacı duymayacağı açıktır. Öyle ki insanların ne yiyeceğinden tutalım, ne giyeceğine, ne hissedeceğinden nasıl tepki vereceğine kadar her şey egemenlerce hazır hale getirilmektedir. Sürüleştirilmiş ve güçten düşürülmesi itibariyle de karılaştırılmış toplum gerçekliği tam da budur. Daha da detaylandırılabilecek tüm bunlar insanların politika dışında bırakılmaları sonucunda gerçekleşmektedir. Böylesi bir durumda insanda olan bir güç insandan alınmaktadır. İnsanın potansiyelinin açığa çıkması engellenmektedir. Bunun da insanın ölümü anlamına geldiği açıktır. İnsankırım bir de böyle geliştirilmektedir.

Toplumun sağlıklı işleyen bir organik yapıya tekrardan kavuşabilmesi için tüm bileşenleriyle birlikte tekrardan politika yapar hale gelmesi gerekir. Politika yapamayan, yani düşünemeyen, kendi yaşamı hakkında tartışamayan, karar alamayan, aldığı kararları uygulayamayan toplumlar eksik, hastalıklı toplumlardır. Böylesi toplumlar tüm bileşenlerinin gücünden yararlanamadığı için aynı zamanda güçsüz ve kendisine yetemeyen toplumlardır.

Toplumu cins, sınıf, din, kimlik, etnisite, vb. farklılıkları dikkate alarak, ancak hepsini kapsayarak örgütlü hale getirmek politik insan olabilmek için şarttır. Toplumun maruz bırakıldığı toplumsal sorunlardan kurtulabilmesi için toplumu oluşturan tüm bileşenlerin kafa yorması, tartışması, kararlar alması ve bunları uygulaması gerekir. Bu doğrudan demokrasinin uygulanması anlamına gelir. Bu da nerede bir insan varsa, onun kendisini içinde ifade edebileceği, katacağı bir örgütü gerektirir. Bu da somut olarak bir ağ gibi kurulması gereken komünlerdir. Yani çare komünü olmakta ve komün oluşturmaktadır. Sayısız komün ve meclisin oluşturduğu demokratik ulus örgütlülüğünde kimse halk adına karar almamaktadır. Sorunu tartışan da kararı alan da kararı uygulayan da halkın kendisi olmaktadır.

Bu o güne kadar bastırılmış, kendisini ifade etme olanağı tanınmamış veya bulmamış olan toplumun tüm kesimlerinin kendi potansiyeline göre kendini gerçekleştirme fırsatı bulması anlamına gelmektedir. Kadın, gençlik, emekçiler, değişik toplumsal katmanlar, farklı etnisiteler, inanç grupları, alt-kimlikler gibi tüm toplumsal kesimler böylelikle kendilerini komünler halinde örgütlemiş olurlar. Toplumsal özden kaynağını alan demokratik konfederalizm de zaten bu komünlerin toplamı (komu) anlamına gelmektedir.

Demokratik ulusta tüm farklılıklar örgütlüdür

Demokratik ulus örgütlülüğü parçalı toplumsal yapıyı hiyerarşik devletçi sistemin bir ürünü olarak gördüğünden, toplumdaki farklılıkları özne-nesne ayrımına tabi tutmadan birlikte olması gereken olgular olarak kendi biriciklikleri içinde ele alır. Onların varlığını sağlıklı toplum için bir gereklilik olarak görür. Bunun için de tüm farklılıkların özgünlükleri temelinde kendilerini örgütlemeleri gereğine inanır.

Merkezi uygarlık sisteminin başından beri hedef tahtasına oturtulan ve yaşamın tüm alanlarından alabildiğine uzaklaştırılan kadın, demokratik ulus örgütlülüğünde toplumun hem ideolojik hem de eylemsel öncüsü olarak yerini almaktadır. Toplumsallaşmanın asıl yaratıcısı olan kadının gücüne dayanmayan hiçbir toplumun sağlıklı olması ve gerçek gücünü açığa çıkarması mümkün değildir. Olması gereken, özüne uygun bir şekilde kadının toplum içindeki belirleyici yerini almasıdır ki demokratik ulus örgütlülüğü tam da bunu gerçekleştirmenin adıdır.

Hiyerarşik devletçi sistem tarafından ezilen, geri, amatör, cahil görülerek tahakkümün bir nesnesi haline getirilen gençlik de sağlıklı toplum için kendi özgünlüğü temelinde örgütlülüğünü sağlamak durumundadır. Gençliğin dinamizminden yararlanamayan toplumların akışkan olması, güç haline gelmesi mümkün değildir. Gençlik de tıpkı kadın gibi toplumdaki öncülük konumuna kavuşabilmesi ve toplum için çalışabilmesi için gerekli örgütlülüklerini bu örgütlenme tarzında oluşturmaktadır.

Toplum özünde canlı bir organizma olduğundan onun tüm hücre, doku ve organlarının birbirini tamamlama temelinde sağlıklı çalışması gerekir. Gerçek toplum, tüm organları (gençlik, kadın ve tüm farklılıklar) bir ahenk içinde çalışan toplumdur. İşte devletçi sistemden kurtulmanın adı olan demokratik ulusun gerçek anlamda gerçekleşebilmesi için toplumu oluşturan tüm bileşenlerin canlılık perspektifi temelinde işlemesi, potansiyelini açığa çıkarması gerekir. Böyle olduğu takdirde devlete hiçbir alanda (eğitim, sağlık, ekonomi, güvenlik) ihtiyaç duymayan, devletçi sistemi tarihin çöp sepetine atacak denli kendini çözüm gücü haline getirmiş bir toplumsal gerçeklik ortaya çıkar.

Böylesi bir toplum aynı zamanda tarih boyunca demokratik komünal değerler çerçevesinde egemenlikçi sisteme karış mücadele etmelerine karşın, başarıya ulaşamamış tüm toplumsal kesimlerin özlem ve arzularının da gerçekleşmesi; özgürlük, eşitlik, adalet ve demokrasinin de yaşam bulması anlamına gelecektir.

***

Yararlanılan kaynaklar

(1)HAYATIN TANIMI, BİREYSEL VE TOPLUMSAL HAYATIN OLUŞUMLARI

(2)KCK SÖZLEŞMESİ

(3)HAYATIN TANIMI, BİREYSEL VE TOPLUMSAL HAYATIN OLUŞUMLARI

(4)Abdullah ÖCALAN-DEMOKRATİK UYGARLIK MANİFESTOSU 5. Cilt

(5)Abdullah ÖCALAN-Age.

(6)Abdullah ÖCALAN-Age.