İBRAHİMİ GELENEK

ibrahimi-gelenek

Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyetin ortak ifadesi olan İbrahimi gelenek, adını İbrahim peygamberden almaktadır

Ezgi DEMİRSU

Ortadoğu kaynaklı olan ve dünyanın hemen hemen tüm alanlarına yayılma başarısı gösteren bir dini gelenektir İbrahimi gelenek. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyetin ortak ifadesi olan İbrahimi gelenek, adını İbrahim peygamberden almaktadır. Semitik kökenli olan bu üç dinin atası olarak kabul edilen İbrahim Peygamberin çıkışından başlayarak bu üç dinin kısa tarihini vererek İbrahimi geleneği tanıtmaya ya da kısa bir özetini vermeye çalışacağız.

Hz. İbrahim (MÖ. 1700 – )

Her şeyden önce İbrahim peygamberin yaşadığı dönem olan MÖ.1700’lü yıllar merkezi uygarlık sisteminin maddi anlamda yarattığı sorunların manevi alana da yansıması, buna karşı peygamber geleneğinin devamcısı olarak İbrahim peygamber şahsında bu manevi alanda yaşanan sorunlara bir çözüm bulma arayışı bu geleneğin özünü oluşturmaktadır. Peygamberlik özünde Merkezi uygarlık sisteminin yarattığı toplumsal sorunlara çözüm bulma arayışıdır. Sümer ve Mısır kaynaklı olan tüm bilgeliklere, bilge çıkışlarına peygamber denilmektedir. Hz. İbrahim’de yaşanan toplumsal sorunlara tıpkı kendisinden öncekiler gibi bir çözüm bulma arayışındadır ve bu geleneğin bir sürdürücüsü olarak hareket etmektedir.

Hz. İbrahim’in Aryen mi yoksa Semitik kabile geleneğinden mi olduğu tartışma konusudur. Bulunduğu mekan Ruha veya Urfa’dır. Bu alan farklı etnik ve dini yapıların iç içe yaşadığı bir alan olmaktadır. En son ortaya çıkarılan Göbeklitepe kalıtları da bu topraklarda bulunmuştur. Bunun gibi nice kalıntı da daha gün yüzüne çıkarılmayı bekliyor. Klanların, neolitik devrimle beraber genişleyen insan topluluklarının oluşturduğu kabile toplumsal sisteminin mekanı olan bu coğrafya daha nice bilinmeze cevap oluşturacak belgelerin ortaya çıkarılmasını beklemektedir.

Hz. İbrahim tahminen MÖ. 1700’lerde Urfa’dan ayrılıp Filistin’e doğru bir göç hareketi başlatır ve kabilesini ya da ailesini alarak Urfa’yı terk eder. Urfa’yı terk etmesinin nedeni de Urfa’nın yönetici gücü olan ve Nemrut ismiyle tanımlanan kişiye karşı koyması, ona başkaldırmasıdır. MÖ. 1700’lerde Urfa, Babil uygarlığının bir kolonisi durumundadır. Urfa, Babil devletini temsil eden ve onun memuru olan Nemrut denen kişilerce yönetilmektedir. Hz. İbrahim’de diğer birçok kabile gibi kendi kabilesiyle birlikte Urfa’da yaşamaktadır. Kendisi tüccardır, özellikle koyun tüccarlığı yaptığı bilinmektedir. Babası ise Nemrut sarayında çalışan bir zanaatkardır. Yani hem babası devletle içli dışlıdır hem de İbrahim peygamber tüccarlık yapmanın getirdiği bir ayrıcalığa sahip olmakta, ayrıca kendi kabilesinin önderi konumundadır.

Anlatılan ve herkesçe bilinen Hz. İbrahim’in yakılma hikayesi bize birçok yorum yapma imkanı vermektedir. Kendisinin Nemrut’a başkaldırdığı, şehir tapınağında bulunulan putları kırdığı ve buna karşı ceza olarak kendisinin ateşe atılması, bu ateşten kurtulma ve şehri terk edip Filistin topraklarına göç etmesi bilinenler arasındadır.

Şimdi buradan ele alarak birkaç belirleme yapmak mümkündür.

Birincisi, tapınakta bulunan putlar birer tanrı temsili olmakta ve en büyük put Babil yöneticisini temsil etmektedir. Bunun yanında diğer putlarda farklı sınıftan olan yönetim kademesini temsil etmektedir. Yine her kabilenin kendisi için kutsal saydığı ve heykelini yaparak tapındığı nesne de burada yerini almaktadır. Dolayısıyla maddi gücün temsili olan manevi güç kendi temsilini putta bulmaktadır. Ne kadar yönetici güç ve sınıf varsa, yine ne kadar farklı etnik topluluk varsa hepsinin temsiliyeti tapınaktaki putlar aracılığıyla yapılmaktadır. Hz. İbrahim’in tapınakta bulunan putlara yönelmesi, özellikle en büyük putu kırması Babil devletini, onun Urfa’daki yöneticisi olan Nemrut’u tanımadığını ve ona başkaldırdığını ifade etmektedir. İnsanların tanrı olamayacağı fikrinin eylemsel olarak gösterilmesini de ifade etmektedir bu çıkış. İnsanın köle değil ancak tanrının kulu olabileceği fikri de buradan kaynağını almaktadır. Tanrı kralların olamayacağı, insanın ancak tanrının elçisi ve kulu olabileceği fikrinin güçlü temelini de yine İbrahim peygamber başlatmıştır.

Yine put kırmak yeni bir manevi güç yaratmayı gerekli kılmaktadır. O nedenle Hz. İbrahim kendi kabilesi için yeni bir tanrı arayışına girmekte, bu tanrıyı putlarla değil de, göklerde olan ve ancak düşüncede kabul edilen bir gerçeklikte bulmaktadır. Böylece göğe çıkarılan ve ancak düşüncede varlığı bilinen bir tanrı inşasına girmektedir.

Yeni bir tanrı arayışı aynı zamanda yeni bir yönetim arayışını ifade etmektedir. Hz. İbrahim artık Babil egemenliğinde yaşamak istememekte, kabilesini bu baskı altında kurtarmak ve o dönem görece daha özgür bir alan olan, tampon bölge niteliği taşıyan Kenan Eli’ne ( Filistin-İsrail) doğru yol aldırmaktadır. Kabile kültüründe özgürlük bir varoluş koşuludur. Hiçbir kabile köle yaşama tahammül edemez. Neolitik devrimde oluşan kabile sistemi özünde en özgür, en demokratik, ahlaki ve politik toplum örgütlenmesidir. Bu gerçeklik onun oluşunda vardır. Dolayısıyla Hz. İbrahim’in neden Babil yönetimine isyan ettiği gibi bir soru sorulduğunda bir diğer cevap olarak da, toplumsal biçim olarak kabilenin özgürlük demek olduğu, köleliğe asla tahammülünün olmadığı ve buna karşı her zaman bir direniş içinde olma gerçekliği diye verilebilir. Zaten İbrahimi çıkış da bir yurt arama, bir yeni yönetim arama, ama esas olarak özgürlüğün çağrısına cevap olma çabasıyla hareket etmiştir.

İkincisi, o dönemde kabile inanışında var olan tanrıya kız ya da erkek çocuk kurban verme törenini ortadan kaldırması, insan yerine hayvan kurban verilmesi şartını getirmesidir. Dönemine göre çok devrimci bir adım olan bu hayvan kurban edilmesi o kadar güçlü bir etkiye sahiptir ki, günümüzde bu gelenek İslamiyette kurban bayramı olarak devam ettirilmektedir. Elbette hayvan kurban verilmesi de kabul edilecek bir durum değildir, ancak şunu da biliyoruz ki, toplumsal geleneklerin kendi dönemlerinde bir anlamı olduğu, zaman geçtikçe anlamını yitirmeleri gerçekleşse de, insanların onları bırakması o kadar da hızlı gerçekleşen bir durum olmadığı, ancak güçlü bir zihni değişim yaşanırsa bunun sağlanabileceğidir. Yoksa ol demekle olunmuyor, kalk demekle hiçbir adet, töre, gelenek ortadan kalkmıyor. Toplumsal yasalar farklı işliyor.

Üçüncüsü, Hz. İbrahim Filistin topraklarına yerleşip kendisi için küçük bir toprak parçası satın aldıktan sonra giderek nüfus olarak kabilesinin artmasıdır. Torunu olan Hz. Yusuf Mısır Sarayına köle olarak satılıyor. Orada kadınların desteğiyle sarayda vezirliğe kadar yükseliyor. Böylece Mısır devleti içine de yerleşilmiş olunuyor. Bu durum Hz. Musa dönemine kadar da böyle sürüp gidiyor. Mısır’daki durum yarı köle yarı özgür kabile olma biçimindedir. Üçyüz yıl Mısır’da kalındıktan sonra İbrahim’in daha da büyümüş olan kabilesi tekrardan bir başkaldırı ve göç hareketine başlıyor. Bu sefer Mısır yöneticisi olan Firavun’a karşı bir başkaldırı vardır. Bunun sürdürücüsü ya da lideri de Mısır Sarayında önemli bir konumda bulunan ve Mısır Firavunu II. Ramses’in arkadaşı olan Hz. Musa’dır.

Hz. Musa (MÖ. 1300 – )

MÖ. 1300 ve sonrasında İbrahimi geleneğin ya da İbrani kabilesinin öncülüğünü Hz. Musa yapmaktadır. Kendisi Mısır sarayında yer almaktadır. Fakat kendi kabilesinin mensupları yarı köle bir konumda yaşamaktadırlar. Bu duruma karşı Hz. Musa’nın itirazları ve yeniden özgür kabile insanları olma ya da yaratma amacıyla Mısır’dan ayrılıp tekrardan Kenan Eli ya da ünlü deyimleriyle “Vaat edilmiş topraklar, Vaat edilmiş cennet topraklar”a doğru bir göç hareketi başlatıyor. Hikayesini bildiğimizden bu çıkışı birkaç noktadan ele alıp değerlendirebiliriz.

Birincisi, Hz. Musa’da tıpkı Atası Hz. İbrahim gibi kendi tanrısını aramaktadır. Yani kendi kendisini yönetmek, kölelikten kurtulmak, Mısır firavununun kölesi konumundaki kabilesini özgürleştirmek istemektedir. Bunun için yoğun bir ideolojik, örgütsel, siyasi çaba vermektedir. Kendi kabilesini ikna edip Mısır’dan çıkardıktan sonra tam kırk yıl Filistin çöllerinde dolaştırdığı bilinmektedir. Filistin diyarında Tur dağında nihayet aradıkları tanrıları Musa’ya görünür ve ona yapılması gereken 10 Emir’i iletir. On emir sadece İbrani kabilesine indirilmiştir. Tanrı İbrani-İsrail-Yahudi kabilesinin tanrısıdır. Metafiziktir, göklerdedir, düşüncede ve inançta varlıklaşır, ama sadece İbranilerin tanrısıdır. Özünde 10 Emir İbrani kabilesinin uzun mücadeleler sonrası kazandığı toplumsal örgütlenme ilkeleri ve siyasi programdır. Emir olduğu için askeri bir içerik taşımakta, sıkı bir örgütlülüğü zorunlu kılmaktadır.

İbrani kabilesinin tanrısı kabilenin sadece kendisine inanmasını şart koşuyor. Nemrut-firavun gibi kendilerini tanrı kral ilan eden tüm tanrıların reddedilmesi gerektiğini, sadece kendisine tapınılması gerektiğini emrediyor. Bu da özünde Musa’nın kendi kabilesinin ya da giderek kavminin dünya görüşü ve toplumsal ve siyasal programının oluşturulmasını ifade etmektedir. Etnik din, etnik yapı ve yönetim giderek somutluk kazanıyor.

10 Emir kendinden önceki mitolojilerde var olan söylence dilini aşan bir dil içermektedir. Dili çok nettir ve somuttur. Kesin ilkeler koymakta, her ilke kesin doğru olarak sunulmakta ve böylece yeni bir dinin temeli atılmış olmaktadır. Elbette İbrani kabilesinin ya da günümüzde Yahudi ırkının kutsal kitabı olan Tevrat (Ahdi Atik-Kıtab-ı Mukaddes) ancak MÖ. 600’lerde son halini almıştır. O nedenle çok uzun bir mitolojik söylemi bağrında taşıdığı gibi, daha sonraki süreçte Med, Pers, Fenike, Grek vb. uygarlık güçlerinin dini söylem ve yaşam pratiklerinden de çok şey alıp bunu kendi dünya görüşleri içinde harmanlamışlardır.

Hz. Musa’nın bir diğer amacı da kendi kabilesine bir devlet oluşturmaktır. Bunun için çok yoğun çaba sarfediyor. İdeolojik birliği yaratmak kadar, aynı zamanda siyasi ve toplumsal birliğini oluşturmak temel hedefi olmaktadır. Sayı olarak çok az olmaları onları o dönemin uygarlık güçleri karşısında zor durumda bırakmaktadır. Bu nedenle hem düşünsel alanda (ideoloji-bilim) hem de maddi alanda (sermaye-para) kendilerini oldukça yetkin kılmak zorunda kalıyorlar. Zayıf yanlarını bu iki unsurla gidermek, bir denge oluşturmak istiyorlar. Ve bu çaba günümüzde de halen devam etmektedir. Bildiğimiz kadarıyla tüm ideolojik hareketlerin içinde mutlaka Yahudi düşün insanları bulunduğu gibi, maddi anlamda da en son kapitalizmin gelişiminde de oynadıkları öncülük rolüyle Yahudiler bu geleneklerini sürdürmekte ve kendilerini tarihle birlikte var kılmaya çalışmaktadırlar. Ama bilgi ve sermaye biriktirmek beraberinde kendilerine de yoğun bir karşıt hatta düşman güçler yaratmaktadır. Soykırımlara uğramanın bir nedeni de biraz da bu aşırı biriktirmeden kaynaklı oluşan tepki olmaktadır.

Sermaye ve bilgi güç ve iktidar demektir. Bu ikisini de Yahudiler üç bin yıldır çok iyi bir biçimde sürdürmektedirler. İktidar yeni iktidarlar doğurur ve giderek bir çatışma gelişir. Bunun sonu soykırım olmamalı elbette, ama iktidar geleneğinde bir kabileyi, topluluğu tümden ortadan kaldırma, erkekleri öldürme, kadın ve çocuklara el koyma bir iktidar kuralı olmaktadır. Böylesine bir gücü elinde tutmak onun kötü sonuçlarına razı olmayı baştan kabullenmek demektir. Elbette bunu belirtirken Yahudi kavmini bir bütün ele almıyoruz. Yahudi kavminin içinde olan üst kesimi, iktidarcı kesimi belirtiyoruz. Yoksa her sınıflı toplumda olduğu gibi Yahudi toplumunda da yönetici üst sınıf iktidarla haşır neşir olurken, halk kesimi kendi varlığını koruma mücadelesi vermektedir. Tarihi iki nehir akışı olarak ele alan Önder APO demokratik uygarlık nehri ve ondan doğan ve bir kol olarak süren merkezi uygarlık nehrini tarihin akışı olarak ele almakta ve böyle yorumlamaktadır. Dolayısıyla Yahudi kavmi de kendi içinde bu nehrin akışına benzer iki kol olarak hep bir mücadele içinde akışını sürdürmektedir. Bilebildiğimiz kadarıyla tüm iktidar güçlerinin yanı başında Yahudiler olduğu gibi, aynı şekilde ilerici, direnişçi, sol-sosyalist güçlerin içinde ve öncü düzeyde Yahudiler de bulunmaktadır. Tümdenci yaklaşmıyor, farklılığı hep göz önünde bulunduruyoruz.

MÖ. 1020-950 yılları arasında Davut ve Süleyman peygamberler döneminde bir Yahudi krallığı kuruluyor. Ama kısa bir sürede yıkılıyor. Bundan sonrasında bir daha Yahudiler bir krallık ya da devlet olarak kendi toprakları üzerinde bir siyasi birlik oluşturamıyorlar. Ta ki 1948’de İsrail devleti kurulana kadar!

Hz. İsa (0- MS. 33)

Kutsal kitap İncil’de Hz. İsa Mesih (kurtarıcı) olarak tanımlanır. İncilin anlamı ise Müjde olmaktadır. Bu iki kelimeye baktığımızda var olan toplumsal sorunların ne kadar ağırlaştığını ve insanların tanrıdan bir kurtarıcı bekledikleri, bunun müjdesini almak için çırpındıklarını, bir belirti gördüklerinde yönlerini hiç tereddüt etmeden oraya çevirmeye hazır olduklarını çıkarsayabilmekteyiz. O halde Hz. İsa’nın yaşadığı coğrafyanın siyasi, askeri, sosyal durumuna bakmak bize Hıristiyanlığın çıkışı hakkında fikir sahibi kılacaktır.

Hz. İsa’nın kendisi de bir Yahudi olmaktadır. Ancak alt tabakada olan bir Yahudi. Yaşadığı yer günümüzdeki Filistin topraklarıdır. Bu coğrafya o dönemin iki hegemon gücü olan Roma ve Sasani güçleri arasında tampon bir bölge gibidir. Daha doğrusu Hz. İsa’nın yaşadığı dönemde Filistin’de hakim olan güç Roma İmparatorluğu olmaktadır. Fakat Sasani imparatorluğu da her zaman aktif bir güç olarak bölgeye müdahale etmektedir.

Hz. İsa İbrani kabilesinin yoksul bir üyesidir. Yaşadığı coğrafyada Roma İmparatorluğunun bir bütün Akdeniz kıyısında yarattığı toplumsal sorunların aynısı varlığını sürdürmektedir. Roma imparatorluğu Akdeniz kıyılarında ve içlerinde kabile sistemini giderek dağıtmış, sınıflaşma, kentleşme ve iktidarlaşma eliyle komünal değerleri giderek aşındırmış bulunmaktadır. Yine zorla askere alınan farklı etnik yapıdaki insanların ordudan giderek kaçması ve kendisini gizleme çabası da bir diğer yaşanan durumdur. Kabile ve kavminden kopartılmış ve şehirlere taşınmış binlerce insan yoksulluk içinde yaşamakta, açlık içinde debelenmekte ve bir kurtarıcı aramaktadır. Tabi burada kadının durumu daha bir beter olmaktadır. Kadın daha fazla sömürülmekte ve baskı altına alınmakta, köleden beter bir durumu yaşamaktadır.

Diğer yandan Roma ve Sasani İmparatorluklarının kendi arasındaki çatışmaları bölgeyi çok olumsuz etkilemektedir. Roma’nın dayandığı Grek felsefesi toplumsal sorunlara cevap verememektedir. Diğer yandan Sasani İmparatorluğunun resmi öğretisi olan Zerdüştlük de kendi dönemine göre reforme edilemediğinden o da bir çözüm sunamamakta, iki güç birbirleriyle çatışırken, aynı zamanda çözümsüzlüğü de giderek derinleştirmekteler.

Bu iki güç arasında çok yoğun çatışmalar ve savaşlar yaşanmaktadır. Artık değerin sınırlı olması, farklı tekellerin kendi aralarında ve yeni doğan tekelci güçlerle bir mücadele içine girmesi anlamına gelmektedir. Tüm savaş artık değerin farklı ellerde toplanması ya da bunun paylaşımı üzerine verilmektedir. Ki savaşın temelinde de artık değere el koyma amacı vardır. Son tahlilde savaş sermaye ve iktidarın el değiştirme aracıdır.

Elbette tüm savaşlar artık değer için değildir; bir de halkların kendi öz varlıklarını korumak için verdikleri savunma savaşları vardır. Savunma savaşları; kendi topraklarını, özgürlüğünü, kendi üretim güç ve ilişkilerini; yani toplumun kimliğini, ahlaki politik yapısını, varsa demokrasisini korumak için halkların verdikleri mücadeledir. Meşruiyetini de buradan almaktadır.

Bu tekel savaşları belki uygarlık tarihinde bir motor gücü rolünü oynayabilmektedir. Yeni geliştirilen teknikler, teknolojik gelişmeler beraberinde örgütsel ve eylemsel yeniliklere de yol açmaktadır. Ama halklar açısından ise tekel savaşları hep tahribat, yıkım, yoksulluk, göç, vb. sorunlar demektir.

İşte Hz. İsa böylesi bir çatışma ve sosyal sorunların olduğu bir coğrafyada ve ortamda gözlerini dünyaya açmış ve çarmıhta can verene kadar da bu sorunlara çözüm gücü olmak için çaba harcamıştır. Her şeyden önce Hz. İsa’nın dini bir BARIŞ dinidir. Çünkü savaşın tahripkar, yoksullaştırıcı yönünü görmüş, yaşamış, bunun aksine barış’ın üretim, zenginlik, esenlik, refah olduğunu bilerek, bunda ısrar etmiştir. İşsizliğin, yoksulluğun, açlığın kaynağının tekel savaşları olduğunu bildiğinden Barış’ı esas almış ve bu İseviliğin ya da Hıristiyanlığın temel ilkesi olmuştur.

Yoksul kesimlerden, işsizlerden, kölelerden, kadınlardan, bir cümle tüm ezilenlerden yana tavır alan İsevi hareket, aynı biçimde bu kesimlerden büyük ilgi ve destek görmüş, adı gibi kurtarıcı ve müjdeleyici bir hareket olmuş, etrafında onlarca halkı toplamış, uğruna nice bedeller ödenerek kurumsallaşması sağlanmış, manastırlarda, yer altı şehirlerinde üslenerek bu dinin savunucuları kendilerini hem korumuş, hem de bu görüşü farklı farklı kavimlere, topluluklara, coğrafyalara yayma başarısı göstermişlerdir.

En nihayetinde İsevi dinin toplumsalcı, barışçı, kardeşlikçi yanı üçyüz yıl boyunca kendisini büyük bir coğrafyada kabul ettirdikten sonra, iktidar güçleri tarafından çembere alınıp iktidar çıkarlarına aracı kılınır. MS. 325 yılında Doğu ve Batı Roma’nın resmi dini olarak kabul edilir ve bundan sonrasında Hıristiyanlık da iki nehir akışında kendisine yer bulur: Egemenlerin nehrinde çıkarlar temelinde kullanılan ve özünden boşaltılan Hıristiyanlık ve ezilenlerin nehrinde direnişçi, barışçı ve umut veren Hıristiyanlık olarak.

Elbette burada ilk Hıristiyan olan halkları da dile getirmek gerekmektedir. Asuriler, Ermeniler, Keldaniler ve Anadolu Helenleri ilk Hıristiyan olan halklar ya da kavimlerdir. Ne hazindir ki bu halklar Türk, Arap ve Kürt kavimleri tarafından yine bu coğrafyada katliamlara uğramış ve varlıklarını koruma mücadelesi verir olmuşlardır.

Hz. Muhammed (MS. 571-632)

İsevi hareketten sonra Ortadoğu coğrafyasında bazı dini çıkışlar olmasına rağmen, dünyayı etkileyen ve büyük bir taraftar toplayan çıkışlar için altıyüz yıl geçmesi gerekti. Arap yarımadasında, günümüz Arabistan’ında bu çıkış gerçekleşti. Son İbrahimi çıkış olarak değerlendirilen bu çıkışın peygamberi Hz. Muhammed ve dini de İslâm’dır.

Hz. Muhammed’in doğdu yer Suudi Arabistan’ın Mekke kentidir. Kendisinin bulunduğu coğrafya üç büyük imparatorluk tarafından kuşatılmış olan ve Arap kabilelerinin mekanı olan Arabistan’dır. Doğuda Sasani imparatorluğu, Batıda Bizans imparatorluğu ve Güneybatıda ise Habeşistan imparatorluğu tarafından çembere alınmış bir coğrafyada büyümüş ve ticaretle geçimini sağlayan bir ailenin ya da kabilenin çocuğudur. Ticaretle uğraşması onun etrafındaki uygarlık güçlerini tanımasını getirmiştir. Yine Şam ile Mekke ticaret yollarında bulunan çeşitli dini bilginlerden de gerekli bilgileri almış, Yunan Felsefesini tanımış, Sümer ve Mısır mitolojisinden de haberdardır. Kabile toplumunun bir üyesi olarak pagan dini geleneklerini de iyi bilmektedir. Dolayısıyla Hz. Muhammed’in düşünsel olarak belli bir birikime sahip olduğu, yeni bir toplum için gerekli olan sosyal, siyasal, ideolojik donanıma kendisini erdirdiğini, bir anlamda ilk büyük dini kavramları inşa eden Sümer rahiplerinin son büyük temsilcisi olma unvanını hakkettiğini söylemek mümkündür.

Hz. Muhammed hem dıştan gelen uygarlık saldırılarına karşı kendi toplumunun savunusunu yapmak, hem de var olan Arap kabileleri içindeki sorunları çözmekle karşı karşıyadır. Amacı da bu tür sorunlara karşı yeni bir çıkışla cevap vermek, diğer bir anlamda yeni bir toplum ütopyası, toplumsal program oluşturmaktır.

Musevi ve İsevi dinin rahiplerinden etkilenmekle birlikte, bunların kendi Arap toplumunun sorunlarına çözüm getiremeyeceğinin farkındadır. Yine kendi kabile dininde var olan sorunlara bir çözüm üretemeyeceğini, hatta sorunun kaynağının bu inanış ve zihniyet yapısı olduğunu iyi görmektedir.

Hz. Muhammed hakkında da şunları belirtmek mümkündür:

Birincisi, kendisi kutsal kitaplarda söylenen “son peygamber” vurgusundan cesaret alarak yeni bir dini çıkışa cesaret etmiştir. Bu nedenle zaman aşımına uğramış ve artık güncelliğini yitirmeyle karşı karşıya olan İbrahimi geleneğin diğer iki unsurunun ilkelerini güncellemiş ve gerçekçi kılmıştır.

İkinci olarak, Allah kavramı islamiyette çok önemli bir kavramdır. Özünde Allah kavramı yeni bir toplumsal ütopyanın ve programın adı olmaktadır. Allahın sıfatları yeni toplumun temel ilkelerini ortaya koymaktadır. Kutsal kitap Kur’an ve Hadisler ideolojik ve siyasi bir programdır. Yeni bir ahlakı vaaz etmektedir. Ekonomik ilkeler kadar savaşın nasıl yapılmasına ilişkin temel kurallar da içermektedir.

Üçüncüsü, Arap kabilelerini merkezi uygarlık güçlerine karşı örgütleyebilmek ve harekete geçirebilmek için güçlü bir ideoloji kadar, araç olarak da fetih kavramını işlemiştir. Fetih kavramını meşrulaştırma girişimi ise Cihad kavramında gizlidir. Cihad, islamiyeti yayma aracı olarak kullanılmaktadır. Fakat bu cihad kavramı içinde ağırlıklı olarak savaş ve fethetme giderek öne çıkmıştır. Özellikle günümüzde İslamiyet adına yapılan savaşlarda ganimet hususu birincil olmaktadır. Çünkü bir yerin fethedilmesi tüm maddi birikimlerine el konulmasını getirmektedir. Dolayısıyla İslamiyet adına savaşa katılan her bir birey aynı zamanda maddi anlamda da bir kazanım sağlayacaktır. Şayet savaş arenasında ölürse manevi anlamda ödülü de şehit olma ile ödüllenmektir. Yani Allah’ın cennetine doğrudan gitme. Cennet ise bu dünyada var olmayan ama özlenen bolluk yaşamının öte dünyada varolan halidir. İnsanlar yokluk içinde yaşarken ganimetle ya da cennet fikriyle onu harekete geçirmek pek de zor olmasa gerek. Hz. Muhammed eyleme yönlendiren bu iki kavramı çok özenle işlemiş ve başarı da sağlamıştır.

Dördüncüsü, Arap kabileleri içinde kadına biçilen aşağı statünün Hz. Muhammed tarafından reformdan geçirilmesidir. Tam içeriğini bilmesek de, öyle olup olmadığını tam kanıtlayamasak da, ama o süreçte kız çocuklarının diri diri gömüldükleri, öldürüldükleri söylenmekte. Arap kabilelerinin üç kutsal tanrıçası olan Menat, Uzza, Lat dururken, insanlar bu üç tanrıçaya taparken, diğer yandan kız çocuklarını diri diri gömmeleri insanı düşündüren bir yan olmaktadır. Ama öyle olduğu söylenen, kız çocuklarının diri diri gömülmesi geleneğini Hz. Muhammed ortadan kaldırıyor. Bir nebze de olsa kadının toplum içindeki statüsünü yükseltiyor.

Kısaca da olsa İbrahim peygamberden başlayıp Hz. Muhammed’e kadar var olan İbrahimi geleneği açmaya çalıştık. Son olarak bu geleneğin merkezi uygarlık sistemi içindeki rolü, olumlu ve olumsuz yanlarına da değinmek gerekmektedir.

a) İbrahimi gelenek toplumsal sorunları çözme temelinde bir çıkış olmasına rağmen, bu sorunları çözmede başarısız kaldığı bazı hususları şöyle ifade edebiliriz:

Bir, merkezi uygarlık sistemi içinde bir çıkış olması ve iktidarı sınırlandırma hedefiyle ortaya çıkmasına rağmen bunu başaramamış, aksine bu geleneği esas alma temelinde devlet sayı ve büyüklük olarak artmıştır.

İkincisi, savaşlara karşı olmasına rağmen, tekel savaşları giderek derinleşmiş, bir birikim aracı olarak devam etmiştir.

Üçüncüsü, geleneksel Hanedanlık tipi yönetimler çoğalarak devam etmiştir.

Dördüncüsü, devlet ve iktidar karşısında Toplum’un ağırlığı azalmıştır. Toplumsal ahlak ve politikanın alanı giderek daralmıştır. Mezhepler daha çok bu daralmaya karşı ortaya çıkan toplumsal örgütlenmelerdir.

Beşincisi, kadın ve gençler üzerinde erkek egemenliği artarak devam etmiştir.

Altıncısı, tanrının seçkin kavmi, kabilesi gibi nitelemeleri dillendirmesi milliyetçiliğin kökeni olmaktadır. Kabile ve kavim milliyetçiliğinin bu tarzda yayılması beraberinde soykırımları getirmiştir. Ermeni, Asuri halklar Hıristiyanlığı ilk kabul eden toplum olduklarından kendilerini ayrıcalıklı görmüşlerdir. Yahudiler zaten tanrının seçkin kavmidir. Araplar kendilerini Kavmi Necip olarak değerlendirirler. Bu durum Ermeni, Asuri, Yahudi soykırımlarının temelinde yatan zihniyetin kaynağını ele vermektedir.

b) İbrahimi geleneğin toplumsal sorunların çözümüne yönelik yaptığı olumlu katkıları da şöyle ifade edebiliriz:

Birincisi, insanların tanrı olamayacakları fikrini hafızalara nakşetmeleri. Böylece Sümer ve Mısır uygarlıklarının ideolojik öğelerini reformdan geçirmiştir. İnsanlar tanrı olamaz ancak tanrının gölgesi, peygamberi, kulu olabilir söylemi bunu ifade etmektedir.

İkincisi, tanrı-kul, efendi-köle ilişkisine karşı çıkmasına rağmen bunu tam aşamıyor. Fakat kabile kültürünün özgürlükçü yanının baskın olması bu gelenekte sınıflaşmaya ve köleleşmeye karşı büyük bir direnişi ve reddedişi getiriyor. Tevrat-İncil ve Kur’anda köleleşmeye karşı çıkış vardır.

Üçüncüsü, ekonomide daha eşitlikçi bir yapı öngörülmüştür. Sadaka, zekat, vakıf gibi kavram ve kuruluşlarla aslında ekonomik anlamdaki eşitsizlikler bir anlamda azaltılmaya çalışılmaktadır.

Dördüncüsü, siyasi alanda tanrı kral yerine tanrı gölgesi kral unvanı geliştirilmiş ve iktidarın gücü sınırlandırılmaya, yumuşatılmaya çalışılmıştır.

Bir bütün bakıldığında İbrahim peygamberden başlayıp Hz. Musa, Hz. İsa ile devam edip Hz. Muhammed’le son sözünü söyleyen İbrahimi Gelenek özünde ideolojik, sosyal, siyasal ve ekonomik alanda toplumun yaşadığı sorunlara bir çözüm arayışı olduğu, merkezi uygarlık sisteminin yarattığı bu sorunlara karşı bir düzeltme hareketi niteliği taşıdığı, kısacası döneminin güçlü bir sosyal demokrasi hareketi, partisi olduğunu belirtmek yerinde olmaktadır.

Bu geleneğin iktidar kesimleri tarafından kullanılmasının ne kadar savaş, yoksulluk ve acı getirdiği günümüzde Ortadoğu somutunda yaşanan durumda çok iyi görülmektedir. Yahudi-Hıristiyan ve İslam toplumları, toplulukları adeta yan yana yaşayamaz hale getirilmek istenmektedir. İsrail-Filistin çatışması yine en son IŞİD adlı çete örgütünün Ortadoğu’ya kuduz bir köpek gibi saldırtılması İktidarın ne kadar çirkin bir durum olduğu ve yapmayacağı kötülüğün olmadığını göstermektedir. Öte yandan, Kültürel yönü ele alındığında bu geleneğin inançları bu temelde işletildiğinde halklar arasında bu coğrafyada birlikte yaşanabileceğinin örnekleri de her gün yaşanmaktadır. Kültürel İslam, Kültürel Hıristiyanlık ve Kültürel Yahudilik kavramlarıyla yaklaşılırsa İbrahimi geleneğin yeniden doğru bir güncellenmesi yapılmış olur ve bu sefer bir peygambere gerek olmadan bu başarılabilir. En nihayetinde peygamber bilge olmanın diğer adıdır, toplumsal sorunlara çözüm bulanlar peygamber olarak tanımlanır; günümüzde PKK hareketi ve Önder APO bu İbrahimi hareketin özüne uygun olarak pratikleşen gerçek güçler olmaktadır. O halde PKK bir İbrahimi harekettir. Önder APO bu geleneği bilgece bir duruşla en iyi temsil etmektedir. Bu geleneği günümüzde en iyi güncelleyen kişi olmaktadır. Bunu da inkar etmek her halde mümkün değildir.