DEMOKRATİK ULUSTA SAĞLIK POLİTİKALARI – II

Çarpıtılmış Sağlık ve Sağlık Hizmeti

Sağlık-Kültür ilişkisi

İnsan toplumsal ve sosyal bir varlık olmasıyla kültürü, zaman içinde biriktirdiği deneyimleri ve kominal bağıdır. Bu birikimler, evrimseldir, ahlakidir ve elbette evrim süreci de kendini yenileme olgusudur. Toplumlar ve bu toplumları oluşturan her bir öğe doğayla karşılıklı etkileşim içindedir ve bu etkileşim eylemleri doğanın yarattıklarına karşı insanın yarattıklarını da içerir. Kapitalizm de kültür ve ahlaki değerler üzerinden toplumsallığa iki yönlü müdahale ederek kendisine toplumsal bir mühendislik rolünü oluşturur. Bu şekilde toplumu istediği şekle getireceğini düşünür.

Birincisi: Zamana Müdahaledir: Kapitalist sistemde zaman ölçülebilir hale getirilmiş kendi nitel değişken akışkan doğasını terk etmiştir. Zaman geçmişle gelecek arasında doğrusal bir hareket sayılmaktadır. Şimdi geçmişten koparılmış zaman nesneleştirilmiştir. Bu tümü ile toplumsal bellekte bir unutuştur. Oysa zaman akışkandır ve canlıdır. Yani zaman geçmiş, şimdi ve gelecektir. Zamana müdahalenin sadece bir boyutu ile bunu biraz açarsak, 19. Yüzyılın ortalarında başlayan betonlaşan kent gelişimi bir zamana müdahaledir. Bu betonlaşma ile toplumsal hafızayı geçmiş ile gelecek arasındaki bağı kopartmaya dönük, dışarıdan bir müdahale ile zamana müdahaledir. Bu müdahale ile kimliğe ve kültüre müdahale ile kimliksiz ve kültürsüz bir toplum yaratılmak istenmiş ve yaratılmıştır. Bu Avrupa’da gelişen liberal gelişimin altını büyük ölçüde güçlendirmiştir. Bu gün Avrupa’da şekillenen toplum, geçmişinden kopuk bireysel anlayışların da temeli bundan kopuk değildir.

İkincisi: Biriktirdiklerine Müdahale: Kapitalizmde her şey metadır, üreten ürettiğinin sahibi değildir. Aktiflikler pasifliğe, öznellikler nesnelliğe dönüştürülmüştür. Kapitalist sistemde ulus devlet anlayışı ile tüm kültürel ve ahlaki değerler devletin kontrolündedir. Yapma gücü birleştirici ve üretenleri bir araya getiren kolektif yaşam iken, yaptırma gücünün devlet tasarrufu birleştirici değil ayırıcıdır. Birlikte yapma kültürünün yok olması ile toplumsallık azalır. Kapitalist bir toplumda toplumsal ilişkiler bireyler arasındaki ilişkiler olarak varlık bulur. Yaptırma gücünün tasarrufu düşünceyi farkındalıktan, üreteni işten, bir bireyi bir diğer bireyden, özneyi nesneden ayırır. Bu sistemde, kapitalistin kendisi de özne değildir, her şey sermayenin boyunduruğu altındadır ve sermaye öznedir.

Bu gün post modern kapitalist örgütlenme modelleri üzerinde kendini var eden egemen anlayış toplumsal hayatı bireylere bölerek bu karşılıklı etkileşim sürecini bireysel özgürlükler adına ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Aşırı bireyselleşmeye vurgu yapılan yenidünya düzeni beden üzerinden kendini var etmektedir. Hiyerarşik, iktidarcı, devletçi yapıların toplumu var eden kominal bağı inkâr etmesi ve yerine salt devlet vatandaşlığını yerleştirmesi bireyin çevresini; toplum ve doğa olmaktan çıkararak her şeyini devlet haline getirip doğayla yaşam arasındaki bağın yıkımına, önemsiz kılınmasına sebep olmuştur. O nedenle toplumsal özgürlük değil, bireysel özgürlük olan liberalizmlerle varlığını devam etmektedir.

Tarihsel varoluş boyunca  “sağlık” kavramı toplumsal süreçlerle birlikte çeşitli değişikliklere uğramış ve yorumlanmıştır. İlk çağlardan beri, sağlığın toplumsal bir mesele olduğu, sağlık bilgisinin toplumun içinden birileri, özellikle şifacı kadınlarla nesilden nesille aktarılan deneyimler bütünü olarak geldiğini biliyoruz.

Bugün sağlık kavramı ve sağlık sistemine baktığımızda; sağlıkla ilgili tanımlamaların ve bu tanımlara bağlı olarak gerçekleştirilen pratik süreçlerin sadece tıp fakültelerinde ve hastanelerde ortaya çıkan tek merkezli, “bilimsel” olanın kabul gördüğü indirgemeci bir mekanizma olduğunu görülmektedir.  Oysaki sağlık kavramı toplumsal doku ve kültürel yapıdan bağımsız değildir. Toplumların, coğrafi koşulların ve üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı birikimler ve yaşantılar vardır. Bir siyah ırk için bir beyaz, bir beyaz ırk için de bir siyah ırk sağlıksız görülebilinir. Bu açıdan hastalık ve tedavi kavramları kültürel ve geleneksel durumundan arındırılarak indirgemeci yaklaşımlarla tamamıyla mekanik bir arz talep döngüsüne dönüştürülmüştür. Sağlığın, bu şekilde üretim-tüketim ilişkisine dönüştürülmesi ve nasıl ulaşılacağına karar vericinin iktidar olması, bağımlılığı getirmiştir.

Kapitalist tıp anlayışı, normal yaşam döngüsündeki her evreyi hastalık tanımlamalarına sokup, kendine yeni müdahale alanları yaratmıştır. Modern tıbbi pozitivizmin etkisiyle yaşamayı ölümden kaçınmak için olası bütün yolların kullanılması olarak algılatmaya çalışması günümüz sağlık hizmetlerinin temel sorunu olmuştur. Ayrıca son yıllardaki sağlık tartışmaları; bilginin oluşumu, planlama, finans konusu, insan yaşamının % 1’lik kısmına denk gelen bu döneme sıkıştırılmıştır. Toplumda sağlık harcamalarının büyük bir kısmı bu döneme ayrılmıştır. Bu durum sağlık endüstrisinin buraya yatırım yapmasına neden olmuş, “yoğun bakım” üniteleri temel sağlık hizmetleri konumuna yükselmiştir. “Ölüm anı” “sağlık hekimlerince yoğun bakım ünitelerine mahkûm edilmiştir. Ölümü bekleyen kişi makineler arasında, soğuk-donuk bir şekilde ölümü beklerken, yakınları ise hastane kapısında beklemeye mahkûm edilmektedir.

Hegemonik sağlık algısının en çok kendisini hissettirdiği alanlardan birisi olan kültürel alanda yapılan çok yönlü saldırılar sağlık algısından bağımsız değerlendirilemez. Toplumsal yaşama, yaşam tarzına ve beslenme tarzına yönelik ve dile yönelik hegemonik, tek tipleştirici, tüketici ve asimile etmeye dönük çok yönlü saldırılar sağlığı olumsuz etkilemektedir. Kapitalist modernitenin dile de saldırısı çok yönlüdür.  Ulus-devlet aracılığıyla çeşitliliği ortadan kaldırıp tekleştirmesi; toplumsal dokuyu yok ederken; tüm birikimlerle birlikte sağlık bilgisinin birikimini de yok etmektedir. Ayrıca dil üzerindeki baskı-asimilasyon yoluyla bir başkası olmaya zorlanmak, insanın gelişim sürecine vurulan en büyük darbedir. Bu bireyi sağlıksız kıldığı gibi bir bütün olarak toplumu da sağlıksızlaştırmaktadır. Diğer taraftan modern tıbbın kadınların yüzyıllarca biriktirdiği sağlık bilgisini erilleştirip, aynı zamanda dar akademik sınırlara hapsetmesi, laboratuvarcılığa indirgemesi; bunun dışında kalan tüm bilgi ve birikimi ötekileştirmiş ve toplumsal sağlık bilgisinin yok olmasına neden olmuştur.

Sağlık-İktidar ilişkisi

İktidar olmak birikmiş zenginliklere, onları daha da artırmanın kurum ve kurallarına, gücüne ve yöntemlerine sahip olmayı ifade eder. Devlet ise; artı değer ve ürünler başta olmak üzere toplumların bin bir emekle biriktirdiklerine tarihin ilk hiyerarşik ve sınıflı toplumlarından beri el koyma faaliyetidir. Bu faaliyetlerin gerçekleştiği kurum ve kurallardır. İktidar işte bu kurum ve kuralları istedikleri gibi dolduran, işleten gurupların eylemi olarak işlev görür.

Toplumsal yapı içinde ataerkil ilişkinin güç kazanması bir zorunluluk olmadığı gibi saf bir çıkış da değildir. Belki de insanlık tarihinin gördüğü bu en büyük karşı devrim, büyük aldatma-yalan ve zor ile gerçekleşmiştir. Doğal Toplum olarak ifade ettiğimiz, kominal toplum denilen ana kadın etrafında şekillenen toplumsal yapının ortaya çıkardığı birikimin üzerinde yükselen Sümer Rahip Tapınakları esas olarak devletin ortaya çıktığı zemin olmaktadır. Toplumsal ilişkilerde ataerkil, güç hiyerarşi ve sınıfsallık iç içe gelişmiş, devletin prototipi olan Sümer Rahip Tapınakları ise bu zemin üzerinden yükselmiştir. Tarihsel kuruluş içinde, üretim tekniklerinde yaşanan gelişme, bol ürün elde etme imkânı, kalabalıklaşan nüfus ve ortaya çıkan işbölümü biçiminde gelişen nesnel koşullar, yeni bir toplumsal örgütlenmeyi doğurmuştur.

Toplumsal sistemde yaşanan bu değişikliği bir zorunluluk olarak ele almak doğru değildir, hiyerarşi ve ona dayalı devletleşme büyük zorbalık ve aldatmalarla sağlanmıştır. Egemen erkek karakterli sömürü sisteminin kendi hakikatini yaratma ve tüm topluma dayatma anlayışının sonucu olan kendisini mutlaklaştırma çabalarının aksine, tarihsel-toplumsal süreçte bir direniş geleneği hep var olmuş, tarih bu iki ana hat üstünden şekillenmiştir. Toplumların hafızasından çok yoğun Kadın ve doğa katliamlarıyla silinmeye çalışılan bu gerçekliği ve direniş mirasını sahiplenerek sağlığı ele almak hayati önemdedir.

Sağlık alanında bağımlılık ilişkileri üç düzeyde ele alabiliriz:

1-Bedenin Bağımlılığı

2-Sağlık Hizmetine Bağımlılık

3-Sağlık Bilgisine Bağımlılık

Bedenin Bağımlılığı: Modern tıp, insanı nesneleştirerek ve bedeni parçalara bölerek vücut bütünlüğünü yok saymıştır. Oluşturulan bilgi yığını ile toplumun bedenine dair bilgisi muğlaklaştırılmış, olan bilgisi de yok sayılarak bedenine yabancılaştırılmıştır. Kendine dair beden fonksiyon ve süreçlerini en iyi bilmesi gereken birey, beden denetimini bir başkasına (doktoruna) bırakmak zorunda kalmıştır. Gelişen bu yabancılaştırılma ve beden yönetimi en büyük bağımlılığı doğurmuştur. Beden yönetimi temel yönetim bilimi haline gelmiştir. Sağlık alanında bu yönetimin parçası olan milyonlarca sağlık profesyoneliyle erillik ve hiyerarşinin gelişmesi sağlanmış, iktidarın derinlemesine yayılımı geliştirilmiştir.

Sağlık Hizmetine Bağımlılık: Toplumsal birikim olarak da değerlendirebileceğimiz sağlık, toplumun merkezi uygarlığa dâhil olmadığı yerlerde kendi kendine yetebilmektedir. Böylesi toplumlarda deva arayışı, doğayla uyumlu bir şekilde ve ona zarar vermeden aranabilmektedir. Devletli toplum, özellikle ulus-devlet toplumu devletin merkezine taşımak için geliştirdiği politika ve uygulamalarla toplumda var olan birikimi tüketmeye, dönüştürmeye ve el koymaya çalışmıştır. Zamanla bunu devlete ait bir birikim olarak devşirmiştir. Temel savunma araçlarından birini daha toplumun elinden alarak, deva aramayı devletin işi olarak tanımlamış, topluma “sağlıklı olmak için bana muhtaçsın” denilmiştir. Sağlık hizmetini, ücretsiz de olsa ancak bu hizmeti “devlet verir” anlayışının yerleşmesi sağlanmıştır. Hatta birey ve toplumun sağlıklı veya hasta olduğuna ancak devlet karar verir noktasına gelinmiştir.

Sağlık Bilgisine Bağımlılık: Modern tıp geliştirmiş olduğu akademik pozitivist bilim aracılığıyla gerçeği sadece laboratuvar ortamında elde edilmiş bilgiye indirgemiştir. Tıp tarihinin bir gelişmişlik örneği olarak sunulması, erkek egemen zihniyetinin yargısıdır; ancak kadın perspektifinden bakıldığında, bu yargı tersine döner; çünkü erkek hâkimiyetinde oluşan, değer yargıları ve özel mülkiyet eksenli büyüyen ve şekillenen modern toplum; kadının statüsünü alaşağı etmiş, özgürlüğünü ve üretkenliğini kısıtlamış ve elinden almıştır. Kadın ve doğanın tahakkümü etrafında şekillenen sömürü düzeniyle birlikte toplumları kendi özünden koparmayı hedeflemiştir. Ana kadın dönemde, toplumu yönlendiren, eşitlikçi bir anlayış ile paylaşımı ve birlikte yaşamın devamını sağlayan kadın iken, erkeğin özel mülkiyet ve iktidarı ile birlikte toplumun niteliği değişmiştir. İnsanların yönetilmesi ve yönlendirilmesi gereken bir grup olarak algılanması, aynı zamanda onları yaşama dair yeteneklerinden ve bilgisinden etmiş, yaşamak için bilgi ve yeteneği elinde tutan devlete bağımlı kılmıştır. Bilim devlet elinde artık bir güç olmuştur.

Toplum dengesini ortak yaratılan değerleri gasp ederek kadın aleyhine bozan erkek, iktidar zihniyetiyle aynı tahakkümü doğa üzerinde de kurmuş, ortaya çıkan hiyerarşiye dayalı sömürü düzenini beslemek üzere, kendini parçası olduğu doğanın da üzerine yerleştirerek “her şey insan için” anlayışını toplumsal yapıya hâkim kılmıştır.

Cinsiyetten kaynaklanan mesleki ayrım kadınların “kadınsı işlere” yoğunlaşmalarına, yani yatay bir mesleki ayırım yapmalarına neden olmaktadır. Meslek eğitimi sırasındaki sosyalleşme sürecinde kadınlar, hangi alanların kendilerine daha açık olduğunu, hangi alanlarda kendilerini daha kolay ifade edebileceklerini, kendi toplumsal cinsiyet özellikleriyle var olabileceklerini öğrenirler. Literatürde de kadınların uzman meslekler alanında yer alma biçimlerinin, toplumsal cinsiyet rollerinin bir uzantısı gibi görüldüğü ve kadının ev içindeki rollerinin mesleki yönlenmesinde etkili olduğu ifade edilmektedir. Tıpta da toplumsal cinsiyete dayalı bir işbölümü mevcuttur. Hipokrat anlayışı olan bu iş bölümü güncelliğini korumaktadır. Bu anlayışla teşhis-tedavi rolü olan doktorluk erkeğe, bakım-hizmet rolü olan “melek” leştirilen hemşirelikte kadına verilmiştir. Florence Nightingale’le “melek hemşire” kutsanmıştır.

Tıp tarihinde sağlık hizmetleri ile ilgili bilgi birikimin artması, bilgi birikimin toplumsallıktan bireye doğru evrilmesi ve sağlık bilgisi ve hizmetinin kurumsallaşması ile birlikte kadının sağlık alanında edilgen bir konuma geldiğini görürüz. Sınıflı toplumlarla birlikte sağlık bilgisi ve sağlık hizmeti de otoritenin siyasal hegemonya sürecinin bir parçası olarak işlev görmüştür. Otoriter kurumsallaşmanın aracı olan devletin şekillenmesi ve kapitalizm ile birlikte ulus devlete dönüşmesi ile birlikte sağlık hizmetleri de kurumsallaşmasını hızlandırmıştır. Doğal toplum sürecinde kadının daha çok rol aldığı sağlık hizmetleri süreç içerisinde devletin kurumsallaşması ile erilleşmiş, kadını sağlık hizmetlerinin dışına itmiş, edilgen konumlarda sınırlı tutmuştur.

Gelinen noktada, sağlık her ne kadar kadın emeğinin yoğun olduğu bir alan olsa da, erkek egemen kapitalist sistemin bir parçası olarak diğer tüm alanlardaki gibi, sisteme uygun hiyerarşik, erkek egemen bir örgütlenmedir. Kapitalizmin erken aşamalarında siyasal işlev ve emeğin yeniden üretimi rolü üstlenen sağlık hizmetleri, yirminci yüzyılın son çeyreğinde doğrudan sermaye birikimine katkı sağlar hale gelmiştir. Erken yıllarda emeğin yeniden üretimi aşamasında kadın emeğinin rolü büyüktür. Kadın bu rolünü hem daha fazla doğurarak, hem ev halkının beslenmesi, bakımı, eğitimi süreci ile görmüştür. Bakım rolü sağlık hizmetleri içerisinde de kendini göstermiş emek yoğun faaliyet alanı olan bakıma yönelik işlevlerde kadın emeği hemşirelik şeklinde ciddi işbölümüne tabii olmuştur. Kafa emeği ve karar verici süreçlerle ilgili tıbbi bakım hizmetleri ise tamamen erkeklerin hegemonya alanı olan hekimlerle sürdürülmeye başlanmıştır. Geleneksel sağlık hizmetlerindeki doğal iyileştiriciler olan kadınlar gün be gün sağlık hizmetlerinin dışarısına atılmıştır.  Sağlık hizmetlerindeki bu işbölümü aynı zamanda hiyerarşik anlayışın devamında da rol oynamıştır. Sağlık hizmetlerinin doğrudan sermaye birikimine katkı sağladığı metalaşmış sağlık hizmetlerinde kadın ucuz emek gücü olarak işlev görür hale gelmiştir.

Tıpta, erkeğin kadını dışlayan ve eksilten kör hâkimiyet savaşı, erkek tarafından kazanılmış gibi görünse de aslında kaybeden sadece kadın değil; toplumun kendisi olmuştur. Erilleşen tıp, sağlık alanında bilgi üretimin de erilleşmesine yol açmıştır. Erilleşen tıp, her geçen gün büyüyen tıp endüstrisi ile karşımıza çıkmaktadır. Endüstrileşen tıp sağlık hizmetlerinin insana, doğaya yabancılaşmasına da yol açmıştır.

Ulus-devletlerdeki milliyetçilikler etnik, dini, cinsel, kültürel farklılıklar üzerindeki tekçi anlayışı ile sağlığı olumsuz etkilemekte, dahası sağlık hizmetlerine erişimi engellemektedir. Bu sorunlar özellikle bir halkın, bir topluluğun yok sayılmasında, anadilin kullanılmasının yasaklanması,  korunmaması ve geliştirilmemesinde karşımıza çıkmaktadır. Bu ayrımcı politikalar sağlıklı olma halini, sağlıklı olma potansiyelini gerçekleştirmeyi ve sağlık hizmetlerine erişimi engellemektedir.

Anadilde sağlık hizmeti verememek toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan kadınlara ve çocuklara,  sağlık hizmeti ulaştıramamak demektir. Kendini anadiliyle ifade edememe,  ağrısını, sıkıntısını, derdini anlatamamak, sağlıklılık hali için gerekli olan bilgiye erişememe demektir. İnsanların ana dillerinde sağlık hizmeti alması önündeki yasal engeller sağlık alanında da hala varlığını devam ettirmektedir. Cezaevlerinde insani olmayan koşullarda yaşayan binlerce hükümlü ve tutuklunun sağlığa erişimi de hukuki ve gayri insani keyfi gerekçelerle engellenmektedir.

Kapitalizm son dönem politikaları ile bir yandan ekosistemi, yaşam ve çalışma ortamını sağlıksız kılarken, bir yandan da sağlık hizmetlerini metalaştırarak bir tüketim nesnesine dönüştürmüştür. Aynı zamanda yoğun teknoloji kullanımı ve aşırı uzmanlaşma ile sağlık hizmeti kompleks bir hal almıştır. Bu durum toplumu bilgisiz kılarak ve bilgisiz halinden yararlanarak sağlık hizmetine olan talebin kışkırtılmış olarak karşımıza çıkmasına neden olmuştur.  Sağlık son yıllarda sadece bir tüketim ilişkisine indirgenerek piyasaya açılmış ve karın yüksek olduğu bir yatırım alanına dönüştürülmüştür. Metalaştırılmış sağlık hizmetleri ile insan bedenleri sermaye birikim sürecine katkı sağlayan nesneler haline gelmiştir. Sağlık hizmetleri, nitelik ve nicelik olarak bireylerin gelir durumuna göre yararlanacağı bir metadır artık. Zenginler ve nitelikli işgücüne sahip olanlar, kar esasına dayalı işleyen bir sektöre dönüştürülmüş sağlık hizmetlerini diledikleri gibi kullanabiliyorken, yoksullar ödeme güçleri oranında sağlık sorunlarına çare arayabilmektedir.

Sağlık eğitimi mevcut sağlık anlayışının yansıması olarak her şeyi salt bireye indirgeyen yine çözümü dahi salt bireyde arayan birey-toplum, birey-doğa ilişkisi ve etkilerini tamamen göz ardı eden bir anlayışla verilmektedir. Sağlığı yaşanılan ekolojiden, toplumun özgürlüğünden bağımsız ele alan, salt bireye, onun fizyolojik ve psikolojik durumuna indirgeyen anlayışla yürütülen sağlık eğitimleri ile sistemi yeniden üreten sağlıkçıların yetiştirilmesi hedeflenmektedir. Sağlık emekçilerinin eğitimlerinin yapıldığı kampüslerde, öğrenciler, kampus sınırlarına sıkıştırılmış, buralara hapsedilmişlerdir. Öğrenciler bu şekilde toplumun sorunlarından habersiz bir eğitim süreci yaşamaktadır. Bu durum halkla sağlık öğrencilerinin arasına derin bir uçurum koyulmasıdır. Halka hizmet verecek olan sağlık öğrencilerinin toplumu tanımadan toplumun ve doğanın yararlı bir hizmet üretmesi mümkün değildir. Bütün eğitim sisteminde olduğu gibi piyasacı, cinsiyetçi özelde ise hekim merkezli ve uzmanlaşma odaklı eğitim anlayışı görülmektedir.

Yine mevcut eğitim sistemi içindeki ayrımcı cinsiyetçi yaklaşımlar, aynı meslek grupları arasında bile sorunlara neden olmaktadır. Belli meslek gruplarının kadınlar tarafından yapılamayacağı anlayışı bizzat eğitim sistemiyle oluşturulmaktadır. Bu sağlık alanında toplumsal rollerin yeniden üretilmesine hizmet etmektedir.

Nasıl ki hekim merkezli bir sağlık sistemi iktidar alanı oluşturuyorsa eğitmen merkezli bir sağlık eğitimi de öğrenciyi edilgen kılmaktadır. Bu durum aynı zamanda kalıplarla öğrenen, analiz ve değerlendirme yapma yetisi tam gelişmeyen sağlıkçılar yetişmesine neden olmaktadır. Eğitmenin iktidarı düşünen, eleştiren, kendini ifade eden bireylerin gelişmesine engel olurken, itaat etme anlayışlı bir sağlık emekçisi yetiştirilmesine neden olmaktadır. Bu durum eğitim sürecinin ötesinde sağlık hizmet üretiminde kendini göstermektedir.

Yaşamın bütün alanlarında olduğu gibi sağlık eğitiminde de bir metalaşma süreci yaşanıyor. Eğitim merkezi olan üniversitelerin, bahsedilen metalaşma sürecinden geçerken, eğitimin bundan nasibini alması kaçınılmazdır. Sağlık öğrencileri hem sağlığın hem de eğitimin metalaşmasını birlikte yaşamaktadırlar. Bu durum eğitim kurumlarını ve sağlık hizmeti üreten kurumları işletmeye dönüştürmektedir. Metalaşan sağlık hizmetleri sağlık emekçisi sayısını artırmanın ve kontrol gücünün azalmasını hedeflemektedir. Sağlık emeği üzerindeki bu politikalar her gün yeni açılan tıp fakülteleri, sağlık yüksekokulları, sağlık meslek yüksekokulları ve mevcutlarının da kontenjanlarını artırması ile yeni üniversitelerin kurulması ile kendini göstermektedir. Niteliğe değil niceliğe önem veren bu politikalar sonucu sağlık emekçilerinin eğitimi gün be gün kötüye gitmektedir. İşletme haline dönen eğitim kurumları aynı zamanda ücretli hale gelmekte, toplumun büyük kesimleri nitelikli eğitimin dışında kalmaktadır. İlkokuldan başlayan eğitimdeki fırsat eşitsizliği üniversite aşamasında daha da derinleşerek karşımıza çıkmaktadır.

Kapitalist modernite eğitim ve sağlığın ulus-devletleştirilmesini yaşamsal saymaktadır.  Toplumun var oluşsal, sağlıklı ve aydınlıklı gelişmesinin bağlı olduğu bu iki alan denetim altına alınmadan, üzerinde tekelci hâkimiyet inşa edilmeden, genel egemenlik ve sömürünün sürdürülmesi çok zordur.

Sadece çıplak militarist zorla toplumun mülksüzleştirilemeyeceği bilindiğinden, eğitim ve sağlık üzerindeki denetim tekeller açısından olağanüstü önem taşır.

Tüm bu gerekçelerle sağlıkta gelenek kavramı halkların tarihsel sağlık bilgisi birikimi, toplumsal belleğidir. Bin yılları bulan iktidarcı yaklaşımlar toplumsal belleği (birikimi) kesintiye uğratmış, görünmez kılmış, aşındırmış, istismar etmiş, metalaştırmıştır. Sağlık algısındaki iktidarcı tehditlere, sağlık hizmetindeki siyasal işlevlere günümüzde sermaye birikim gücünün aracısı olma hali eklenmiştir. Bu sebeple güncel sağlıkla ilgili eleştirel bakış çok daha fazla önem kazanmıştır.

ROJAVA SAĞLIK KOMİTESİ