Tarihsel Tecrübeler Işığında Sistem Değişikliği – II

03-tarihsel-tecrubeler-isiginda-sistem-degisikligi-ii

SÎDAR

Türk Ulus Devleti yani Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Osmanlı İmparatorluğu’nun borç yüküyle birlikte sorunlarını da devraldı. Türkiye’nin toprağı Osmanlı’ya göre küçük olsa da esasen bulunduğu alan Osmanlı’nın mirasıydı. Dolayısıyla her iki devletin de stratejik konumlarında büyük benzerlik vardı. Bu benzerliklerden dolayı Osmanlı’nın davranışlarını etkileyen dış öğeler daha küçük ölçekte Türkiye’nin davranışlarını da etkiliyordu. Bununla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularından Mustafa Kemal ve arkadaşları Osmanlı’nın askeri kadrolarından geliyorlardı. Bu durum bir devlet geleneği olarak sürdürülmüş ve gelecekte yetiştirilen kadrolar da bu gelenek tarafından yetiştirilmiştir. Devletin kurucu kadrosunun Osmanlı’nın o şiddetli çöküşüne tanık olması, beraberinde bir dizi sorunları da beraberinde getirdi. Resmi İdeoloji ve Resmi Tarih’in saplantılarını ve tepkilerini belirleyen ve bu sorunların günümüze kadar devam etmesine sebep olan da bu tanıklığın kendisiydi. Türk Ulus Devleti’nin dostunu ve düşmanını belirlemesi de bu tanıklıktan beri geliyordu. Söz gelimi; Ermeni Dölü, Gavur Yunan, Medenileştirilmesi gereken Kürt, Şii ve Alevilerin kafir olarak görülmesi vs. örnek olarak gösterilebilir.

Kurulan genç devletin ilk aşamada karşılaştığı zorluklara, sert bir şekilde şiddetle karşılık vermesi sorunların daha da derinleşmesine sebebiyet verdi. Tek Parti Dönemi’nde daha çok konjonktürel sorunlarla karşılaşan Türkiye, 1950’deki seçimlerle farklı bir döneme girdi. İktidarı kaybeden kurucu parti CHP, iktidarı Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti’ye kaptırdı. Celal Bayar’la Cumhurbaşkanlığını da kazanan Demokrat Parti, elinde bulunan iktidarı kendi açısından daha sağlam temellere oturtmak için hamleler yapmak istediği zaman 1960 yılında ordunun darbesiyle karşılaştı. 1960 Darbesi’nden sonra Muhafazakarlar ve Laiklerin iktidar mücadelesi, darbeler ve muhtıralar döneminin başlamasıyla birlikte devletin yoğun bir karmaşaya sürüklenmesine sebebiyet verdi. Bu mücadele günümüze kadar da devam etmektedir.

Günümüzde devletin “Başkanlık/Partili Cumhurbaşkanlığı” adı altında bir dönüşüme hazırlandığı herkesin malumu. Yeni sistemin tek ihtimal adayı olarak Recep Tayyip Erdoğan, demokrasi vaatleriyle geldiği ülkenin başında tam bir İstibdad Dönemi yaşatıyor. Kürdistan Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın öncülüğünde başlayan Çözüm Süreci kilit noktaydı. Devletin demoratik  bir dönüşüm yaşaması için başlayan Çözüm Süreci’nde yaklaşık 3 yıl boyunca çatışmasız bir ortam yaşandı. Mezopotamya Yayınları tarafından yayınlanan İmralı Notları’nda da Öcalan’ın sık sık buna vurgu yaptığı görülüyordu ve eğer demokratik bir dönüşüm sağlanmadığı takdirde “Darbe Mekaniği”nin devreye gireceği öngörülüyordu. AKP’nin otoriterleşme eğilimleri Gezi Ayaklanması ve Öz Yönetim Direnişleri gibi halk hareketleriyle birlikte Gülen Cemaati’nin 17-25 Aralık Operasyonları ve devamında 15 Temmuz 2016 günü  TSK içerisindeki üst düzey subayların başını çektiği “Yurtta Sulh Konseyi” yönetime el koyduğunu açıklamasıyla devam etti. Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla AKP kitlesinin sokağa çıkması ve ordu içerisinde tereddütte kalan subayların katılmaması sonucu darbe girişimi başarısız oldu. AKP tabanındaki bu hareketlenme yeni bir sürecin habercisiydi. Kendi kitlelerini bir silah olarak örgütleyip kullanabileceklerini deneyimleyerek daha da cesaret kazandılar ve Yenikapı Mitingi’nde, statükonun esiri konumundaki iki parti olan CHP ve MHP’den Milli Mutabakat adı altında aldıkları destekle sistem değişikliği süreci hızlandı.

Gelinen süreçte Türk Ulus Devleti’nin kuruluşundan itibaren kronikleşen sorunlar, bugün bir hamasi siyaset diliyle daha yoğun bir şekilde dile getirilmeye başlandı. Özellikle AKP iktidarının dış politikada duvara çarpması ve sonrasında karşılaştığı zorlukları dile getirirken, tüm dünyanın karşısına “tek” ülke olarak konumlanması ve bunu da “değerli yalnızlık” şeklinde sunması aslında derin bir yalnızlaşmaya sebebiyet verdi. Siyasi, askeri ve ekonomik ambargolar ortaya çıktı. Hızla, tekrar çift kutuplu dünya düzenine yerleşme eğilimi gösteren dünya siyasetinde Türkiye, ABD ve Rusya ile uzlaşma konusunda kaygan bir zeminde yerini aldı. Bunu yaparken de bir kutuptan diğerine kayış eğilimi gösterdiği zaman, hamasi bir dille saldırma gereği hissetti. Bu durum elbette bir çözüm sunmuyor, tam aksine yalnızlığı derinleştiriyordu.

Recep Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarının, Cumhuriyet’in başından itibaren kronikleşen sorunlara çözüm önerisi getireceğine dair bir umut ışığı görünmüyor. 100 yıllık Cumhuriyet Tarihi’nde “Tek Bayrak, Tek Devlet, Tek Dil” pratiğinin hiçbir getirisi olmadı, tam aksine sorunlar daha da derinleşti. “Yeni” olarak sunulan Türkiye Projesi de tekrar bu sloganla referanduma sunulacak. Demokrasi, çoğunluğu elde eden bir odağın her istediğini bu çoğunluğa yaslanarak yapması değil, evvela o çoğunluğun dışında kalanları da hesaba katarak bütünlükçü ve insanın değerlerini gözeterek oluşturulması gereken bir yönetim şeklidir. Halkı tüm renkleriyle kabullenmeyen, tek tipleştirmek isteyen, özünden kopartıp asimile etmeye çalışan, insanı insanlıktan çıkartan bu zihniyete karşı direniş göstermek ve karşısında durmak her şeyden önce insani bir görevdir.

Kaynakça:

Oral Sander – Anka’nın Yükselişi ve Düşüşü

Abdullah Öcalan – İmralı Notları

İoanna Kuçuradi – İnsan ve Değerleri