21. Yüzyıl Devrimi – Demokratik Özerklikte Ekonomi – 3

3-21-yuzyil-devrimi-demokratik-ozerklikte-ekonomi-c

RÊDÛR ÎDÎR

“Başkasını ezen özgür olamaz.” Kürdler ilk defa deneyimlemedikleri bir bayrak altında toplanma ve diğer halklarla yeni bir yaşam biçimi belirleme anlayışında ağır bedeller ödedi. Bu bedel sonucunda da önemli kazanımlar elde etti Rojava’da. Fakat madalyonun diğer yüzü oldukça kötü bir sonucu gösteriyordu. Askeri anlamda olmasa bile ekonomik anlamda bir yıkımla yüzyüze kalan canlarından evlerinden olan yüz binlerce Kürd savaş alanlarından tehcir ediliyor, evleri boşaltılıyor ve Kürdler tüm örgütlerine rağmen buna karşı duramıyordu.

Öz yönetim denildiğinde aklımıza militarist bir kavram yerleşmesi Türkiye Cumhuriyeti’nin bize kötü bir hatırasıdır. “Her Türk asker doğar” sözüne özdeş biçimde öz yönetim denilince hep öz savunma anladığımızdan mıdır bilemem ama Kürdler, PKK dışındaki tüm örgütlenme biçimlerine sırt çevirmiş durumda. Gerilla’ya destek had safhadayken HDP vekillerine öfke var. Belediyelere kayyumlar atanıp gasp edilirken Kürdler suskun. Bu durumu Öcalan güzel biçimde özetlemişti, biz ne anladık orasını zaman gösterecektir.

3-21-yuzyil-devrimi-demokratik-ozerklikte-ekonomi-d

ABD’den gelen silahlara ya da TOW’lara MANPADS’lere gözümüzü dikerken bizler elimizdeki en önemli silah olan belediyeleri kaybetmeyi ağzımıza bile anmayacak hale geliyorsak orada bir sorun vardır. Halkın kendi gücünden daha büyük bir silah yoktur. O güç ise örgütlülükle ortaya çıkacaktır.

Şehirler yağmalanır, bombalanırken bizler ne kadar yardım kampanyaları düzenlesek de eksik olan şey belediyeler ve diğer kurumlamıza sahiplenme olmadı. Belediyeler atıl kaldı, halk küstü ve kayyumlar atanırken kimimiz iş yapmayan belediyelere ve millet vekillerine işaret ederek oh bile çektik. Yanlış olan belediyecilik miydi kişiler miydi? Belediyeler bizim kurumlarımızdı ama ne şehirler yağmalanırken ne öncesinde ne de sonrasında bir işe yaramadı çünkü felce uğramıştı.

3-21-yuzyil-devrimi-demokratik-ozerklikte-ekonomi-a

Belediyeciliği biz Türkiye şartlarına göre yorumladık, belki de bu halkta küskünlük yarattı. Belediyeciliğin hakkını hukuğunu bilemem ama çözüm süreci devam ettiği zamanlarda Kürdlere bir rehavet çöktüğü kesin. Çünkü sonuçları oldukça ağır olan şeyler yaşadık, sustuk. Evet bu savaş bitmedi bu süreç yeniden alevlenecek ama bu süreçten bir ders çıkararak öz yönetim kavramını silaha indirgememek en büyük kazanım olacaktır. Silahın ve ordunun önemine dair 1. ve 2. yazılarımda belirttiğim için silahı tu kaka ilan edecek değilim aksine en önemli unsur fakat tek unsur olmadığını aktarmaya çalışacağım bu yazımda.

Kürdleri bekleyen süreç kapitalizmin bir sistem olarak hayat bulduğu 1800’lerin sonu gibi bir süreçtir. Bu sürecin en önemli unsuru ordu, ekonomik sistem ve devlet aygıtıdır. Biz ordu unsurunu hakkıyla vermişken, Spartaküs ordusu gibi ekonomik sistem oluşturamazsak yenilmeye mahkum bir girişim olarak kalacağız.

Kürdistan’ın şehirleri kapitalizmle acı bir şekilde tanıştı; özellikle de 1990’larda köy boşaltmalar had safhadayken. Kürdler köylerden devletin ekonomik ambargoları, yayla yasakları, köy boşaltmaları nedeniyle hızla şehirlere göçediyordu. 1990 Amed, Wan ve diğer illerdeki nufüsla 2000’leri kıyaslarsak aradaki uçurumu göreceğiz. Bu kadar göçün nedeni doğal olarak 1990 – 2000 arası süren kirli savaştı. Göç sonucu Kuzey Kürdistan’ın illerinde gettolar oluştu; baraka evler, gecekondular yani çarpık kentleşme. Bu insanların hemen hemen hepsi köylüydü ve ellerinden gelen iş yoktu. Halde hammallıktan, Türkiye metropollerinde inşaat işçiliğine, sezonluk işlere, yaz aylarında yine Adana, Mersin, Ordu gibi yerlere gidip tarımda istihdam edildi, yani bir bakıma ucuz iş gücü olarak. Tabi bu süreçte inşaat baronluğundan savaş ya da uyuşturucu baronluğuna uzanan yolda devletçi Kürdler de peydah oldu Galip Ensarioğlu, Sedat Bucak v.s. Herkes şu ara Reza Zerrab davasından ötürü Erdoğan yargılanacak dese de 90larda devletin tankla helikopterle bu baronlar aracılığıyla uyuşturucu kaçırdığı  o dönemdeki BM raporlarına bile girmişti. Kısmetim gemisi ise bu trafik ifşa olacak diye batırılmıştı MİT tırları gibi. Çiller yargılandı ve aklandı.

Proterleşen köylü Kürdler şehirlerde barınmadan eğitime sağlıktan ulaşıma insani hiçbir hizmete ulaşamıyor ve kaderlerine terk ediliyordu. O dönemde bu sürece müdahale edecek belediyeler yoktu fakat bugün var(dı), kullanılamadı. Çünkü biz HDP’yi CHP gibi seçimden seçime anımsayan bir kitle olduk çıktık. HDP ise çözüm sürecinde popüler oldu ve kariyeristlerin saldırısına maruz kaldı. Amed adaylarından biri sırayı beğenmediği için (amacı millet vekili olmakmış demek ki) çekildi ve onun yerine geçen aday HDP’yi bile şaşırtan biçimde vekil oldu. Ahmet Hakan’ın bile HDP’li olduğu dönem herşey güllük gülistanlıktı. Birçok korucu aşiret reisi HDP’ye geçiyordu, avukatlar, doktorlar, gazeteciler… kimler yoktu ki listede. Kariyeristler için önemli olan şey halka hizmet değildi ki halkı sürece dahil edemediler. Kürdistan’ın eşsiz coğrafyası savaşla tarumar edilmiş, köylülük yani tarım ve hayvancılık çökmüş herşeyi hızla tüketen bir şehir yaşamı Feodal Kürd aşiretçiliğini yerle bir edip kapitalistleştirirken HDP’li olsun olmasın bir başka BARONLAR türemişti: Müteahhitler.

3-21-yuzyil-devrimi-demokratik-ozerklikte-ekonomi-e

Kürd kadınları, şehirlere ve apartman dairelerine hapsolurken en büyük kadın cinayetleri bu dönemde yaşanıyordu, ama biz kadınları siyasete katmayla övünürken yine aynı kadınları köylü işçi kadınları ekonomiye katamıyorduk. Kadın kooperatifleri üzerinden ya da üretim tüketim kooperatifleri üzerinden istihdam sağlayamıyorduk ama elit kadınlarımız da siyasette boy gösteriyordu. Kürdistan Özgürlük Hareketi “Cihangir Solculuğu” hastalığına yakalanmış gibiydi. Kadınlara pozitif ayrımcılık namına siyasal kota uygulanırken en büyük kadın cinayetleri bu dönemlerde yaşanıyor halen berdel, başlık parası gibi Ortaçağ uygulamaları yaşanıyordu. Kürdistan Özgürlük Hareketi bir çözüm önerisi olarak kendini lanse etti, eksiği, günahı ve sevabıyla. Bunlar da bu günahları düzeltme çabası olarak okunmalı. Öz yönetim denilen kavram sadece belediye başkanlığını alıp CHP vari işlere imza atma olarak okunmamalı ya da salt silaha indirgenmemeli.

Kadının özgürlüğü, insanlığın özgürlüğüdür. Kadınların siyasal hayattaki karşılığı ekonomik olmadığı müddetçe bir kadın boşanma hakkı ona bahşedilse de kurtulamaz kölece yaşadığı bir evlilik ilişkisinden dayaktan öldürülme korkusuyla. Kaldı ki boşansa ne olacak? Nerede iş bulacak nasıl yaşayacak? Bu anlamda öz yönetim kavramı sadece kadınların da belediye başkanı olmasıyla ölçülemez. Kadınların sosyal-siyasal hayata olduğu kadar ekonomide de yaşam bulması gerekiyor. Kapitalizmin çarkları dönerken en çok ezilenler ise Kürd kadınlarıydı şüphesiz ki. Kadınların bu anlamda mücadelesi Kürdistan’ın kaderini belirleyecek en temel unsurdur ki KÖH bu anlamıyla çok büyük kazanımlara imza atmıştır. Fakat bunlar yeterli midir? Hayır!

Düzenin çarkları işlerken inşaat baronları 90’larda ekilen biçilen Amed kırsalını parselleyip parselleyip satarken kadınlar Sur’da sattıkları bir tandır ekmekle evi geçindirmeye çalışıyordu. Amed’in yoksulları tüm KÖH’ü sırtlanırken bir kısım şarlatan ise onları hakir görüp Ofis’te suşi yiyordu. Eskiden olsa bizim partimiz  DEP, HADEP onların partisi DYP diye avunan proleter Kürdler artık aynı parti için çalışıyordu ama ama sömürü bir başka biçime bürünmüştü.

“Konformist Tasfiyeciliğin Tasfiyesi” yazısını okuyanlar sonrasında ise yazının DİKTATORYAL biçimde kaldırılmasına seyirci kalanların yüzünü tükürülmesi gerekiyordu oysa yerinden istifa etmeyi akıllarından bile geçirmedi yazıyı kaldıran DİKTATORYAL akıl. YPS’yi inşaat yapamadığı için devlete ihbar eden bir müteahhit vekil varken kime dert yanacaksın ki? Ya da türlü oyunlarla direnişleri teslimiyete götüren gazeteci kılıklı şarlatanlar en önemli yerlerdeyken YPS’nin kahramanlarına ne söz düşecekti?

3-21-yuzyil-devrimi-demokratik-ozerklikte-ekonomi-f

Şehirler yağmalanırken ortaya çıktı bu acı tablo; Kürdler aslında örgütsüzmüş (PKK dışında bir örgütlülüğü yokmuş var olanları ise kariyerist konformist lümpenler işgal etmiş seni beni tasfiye ediyor). Milyon dolarlık projeler imzalanırken Kürd proleteryasının bir tandır ekmeğin parasıyla geçindiğini birçok kişi unutmuş. Her mahalleye 5 10 tandır yapamayacak kadar aciz noktaya düşmüş. Tandır deyip geçmeyin, bugün 100 binlerce Kürd evsiz barksız sokakta ekmeğe muhtaç bu kış ayında. Kırklar Dağı’na proje yapıp milyon dolarları akıtanlar makarna, ekmek tedariği yapacak bir atölye kurup kadınlara istihdam sağlamayı unutmuş.

Biz Demokratik Modernite’yi yeteri kadar anlamamışız, hele hele ekolojik toplumu hiç! Şehirlerde yaşam tüm hızıyla kapitalistleşirken Öz Yönetim kavramını anlayamamış KDP ya da CHP türevi bir kalkınma adımları atılmış. Şehirlerdeki gettolar yerine kentsel dönüşüm rantları ortaya çıkmış özgür ruhlu köylüler binalara hapsedilmiş, kira, aidat, maaş avm dengesine oturtulmuştu. Hızlı şehirleşmenin getirdiği sorunlar da kapitalizm ekseninde çözülüyor herkes Türkiye’yi düşman ilan ediyor ama Türkiye’nin 1980 dönemi gibi herşeyi metalaştırıyordu. İş olanakları olmayan Amed, Wan gibi metropollerde insanlar açlıklı yüzyüze kalıyordu. Seçimden seçime HDP’ye oy verme süreci insanları siyasetten uzaklaştırıyor, okur yazar seviyesi devlet politikası ve açlık sonucu düşük kalan insanlar yerine Kürdistan elitleri HDP’de sandalye bulabilir hale geliyordu.

HDP, Öz Yönetim ya da Ekolojik Toplum tezini doğru anlamadı mı bilemem ama bu süreci “eş başkanlık” ya da “kadın kotasına” indirgemek yerine bu sistemi bir seçilen seçen noktasına indirgememek en doğru siyaset olmalıydı. Üretime katmak ya da yönetime dahil etmek tek başına ele alınması gereken süreçler değildi. Birlikte yürütülmesi gereken süreçlerdi. Merkezi devlet aygıtının bürokratik aygıtının gücünü yerele devredebilmek ve o gücü pay edebilmek için mahalle komiteleri kurulabilinirdi. Bunun için mutlaka bir seçimin olması gerekmez. Bu süreci yaşamın her alanına dahil edecek bir aygıt – kavram (Öz yönetim oldukça net bir kavramdır) seçim olsun olmasın yaşamı örgütlemek anlamına gelecektir. Seçimden seçime mahalle komiteleri kurmanın bir anlamı olmaz, hele hele yoksul Kürd proleterleri için süreç “oy istemekten” öteye geçemez.

Bu sorun başlı başına bir sistem sorunudur ve bu sistemi değiştirecek şey anlık şeyler değil uzun süreli bir mücadeledir. Karar alma sürecine dahil edilmesi gereken halka “Buyrun evet ya da hayır oy verin ve Hevsel Bahçeleri’ni imara açalım” demeye eş hale gelir. Bizim yapmamız gereken şey belediyeleri halkın tüm ihtiyaçları ekseninde örgütlemektir. Belediyeler, kooperatifler, sendikalar halkın kendi organlarıdır. Referandum vari bunu yapalım mı yapmayalım mı demek yerine mahalle komiteleriyle halkın ihtiyaçlarını belirleyerek bir tüketim ve ona göre üretim şablonu çıkarabilir, bu doğrultuda halkla ortaklaşarak onları üretime ve tüketime dahil ederek halkı belediyeleştirebilir. Ben bu süreci gelecek anayasa referandumuna benzetiyorum AKP halka soracak evet mi hayır mı? Evet derse bu anayasayı halk mı yapmış olacak? Hayır derse mevcut anayasa halkın ihtiyaçlarına yanıt mı bulacak? Öz yönetimi plebisit eksenine indirgemekte böyle bir şey olurdu. 1970-1980 Türkiye Sendikal Hareketi bu tarz seçim ve plebisitlerle nasıl işçilerden soğutuldu ve sarı sendikalaştıysa ama sorsan eski solcu binlerce yöneticisi varsa HDP’de sarı HDP’lileşmeye başladı. Sendikalara güven tükendi ve halk kendini sol örgütlerle ifade eder hale geldi. Sınıfsal mücadele dip yaptı, sendika üye sayıları 0 noktasına ulaştı, grev – direniş gibi kavramlar yerine basın açıklamaları moda oldu. Sendikaların bu süreci karşısında da işçi sınıfı yüzünü bir daha sendikalara dönmedi. Türkiye Sol Hareketi’nin yaptığı hatalardan ders çıkarmak gerekiyor.

İhtiyaca karşılık veremeyen kurumun halk gözünde bir karşılığı yoktur olamaz. Hiç kimsenin gitmediği kültür merkezi-sinemanın bir anlamı yoktur ve yıkılmaya mahkumdur. Sendika, belediye, kooperatif, kültür merkezi halkla ne kadar bütünleşmişse halk onu o kadar sahiplenir. Bugün kayyumlar atanırken belediyeler işgal ediliyor ve halk buna sessiz kalıyorsa o hata kesinlikle belediyelere aittir. Hiçbir halk yoktur ki kendi işine aşına sahip çıkmasın. Sorun siyasal bir sorun olsaydı halk umudunu hepten yitirir ve PKK’ye sırt çevirirdi ama bu durumun böyle olmadığı ayan beyan ortadadır.

Belediyeler gider yeni belediyeler seçimler gelir. Tekrar tekrar mücadele edilir, kazanılır, kazanımları korumak için yeniden yenidem mücadele edilir. Mevzuunun esası mücadele ettiğimiz kurumlar ne kadar halk kurumları olduğudur. Gayemiz ulus devlet ekseninde bir devlet kurmaksa evet bu savaşın da sonu kazanımdır, ama sorun bir sistem değişikliğiyse ortada ciddi bir sorun vardır. KDP türevi bir ulus devlet kurduğumuzda ne Kürd halkı özgürleşecek ne de Kürd halkını ezen diğer uluslar.

Güney Kurdistan ya da Türkiye’de yaşanılan sorunlar Kuzey Kürdistan için de geçerli olacaksa ulus devlet kurmanın anlamı nedir? Bir Barzani bir Ensarioğlu seçimle geldiğinde tüm halkların derdine derman mı olacak yaşam? Saddam Hüseyin Irak’ından ya da Hafız/Beşar Esad Suriye’sinden farkı ne bu durumda kurulacak Kurdistan’ın? Arap Baharı sürecinde halkın yönetimlere duyduğu öfkeden ve yönetimin şeffaflaşma isteğinden bahsetmiştik o halde Güney Kurdistan’daki Barzani diktasından ne farkı olmalı bu “Demokratik Konfedaralizm”in, “Ekolojik Toplum”un?

Sorunun köklerini daha micro şeylerde aramak daha doğru olacaktır. Bugün Kürdistan’ın verimli coğrafyasının omurgası köylüler iflas ediyor ve şehirler büyüyorsa trafik, enerji, kirlilik vs. bu sorunun esasını şehirlerdeki araç sayısıyla ölçmek hatayı baştan görmemeye odaklanmak demektir. Ekolojik Toplum kurmanın yöntemi, mühendisliği uç noktalara kadar zorlamak olmamalıdır. Bugün dünya mirası sayılan Hasankeyf enerji ihtiyacı bahaneleri ile tarumar edilip suya gömülüyorsa bunun sorumlusu kimdir? Hasankeyf köylüleri mi yoksa hangi ulus olduğu önemsiz bir devlet mi?

Demirtaş merkezi devlet aygıtını küçültmek gerek dediğinde kastı biraz da buydu. Türkiye örneğinde olduğu gibi kararları bir koltukta alan Ankara bürokratları benzeri bir bürokratlar ordusuna mı boyun eğmeliyiz? Merkezi ulus devlet kurarak bu devasa sorunun çözümü için devasa proje mi üretmeliyiz? Yoksa biriken yüzlerce yıllık sorunun çözümünün merkezde değil yerelde olduğunu mu görmeliyiz?

Konuttan sağlığa trafikten enerjiye tüketimden üretime her alanda yaşanan sorunun çözümünün artık merkezi devlet aygıtında olmadığını anlamamız için kaç tane daha devasa devlet kurmalıyız? Tarih sahnesinden silinen binlerce devletten birini daha kurup yıkmak için daha ne kadar örnek gerekiyor? Merkezi devasa ordular, merkezi devasa projeler, merkezi devasa belediyeler, devasa AVMler, devasa problemler yozlaşan ve asimile olan kültürler. Karşısında ise tükenmiş bir dünya var.

Bürokratik aygıt bizi tüketiyor, bu araç bizi yozlaştırmadan evvel oturup bu süreci doğru okumalı ve ona göre adım atmalıyız. Mekanik bir devlet ve onun yerine geçecek kurumlar yerine organik halkın ihtiyaçlarına yanıt veren kurumlar kurmalıyız: ordular, yönetim araçları mahkemeler v.s. bu süreci bir partiye oy verme sürecine evirmemeli bir kurtarıcı beklememeliyiz. Bu sorun hepimizin sorunu ve çözümü de herkesin sürece dahil edilmesiyle çözülecektir. Kobanê ya da Şengal’deki gibi beklememeliyiz. HPG olmasaydı bugün Şengal gibi bir yerden bile bahsedemeyebilirdik. Şengal halkı Öz Yönetimi ne kadar anladı bilemeyiz bunu zaman gösterecek ama kurbanlık koyun ve kurtarılacak bir halk olmaktan sıyrılıp öz yönetim – öz savunma kavramını ne kadar anlayabilirsek bu ceberrut devlet aygıtı ve IŞİD gibi ortaçağdan kalma örgütler ya da emperyal politikalara o kadar çabuk refleks gösterebiliriz.

Bundan sonraki yazılarımda ekonomik veriler ve çözüm önerilerine değinerek bir çözüm önerisi olan Demokratik Konfederalizm’i anlatmak istiyorum. Şu ana kadar yazılanların tamamında mevcut sistemi analiz etmeye çalıştım. Fakat bir başka konuya daha değinmek istiyorum.

KÖH medyasını yıllardır takip ederim, kurulduğu günden bu yana kadar. Son süreçte “Konformist Tasfiyeciliğin Tasfiyesi” adlı yazıdan bu yana bir öz eleştri olmadı. Konudan bağımsız görülse de eleştirel nitelikteki bu yazıya tahammül edemeyen düzen sevdalısı biri tarafından bürokratikleşmiş MEDYA grubundaki “arkadaşları” vasıtasıyla müdahale edildi ve yazı kaldırıldı. 1990 yılında yayın hayatına başlayan Yeni ve Özgür Ülke gazeteleriden beri aynı yüzlerle bir biçimde sürdürdü. Değişimin vakti geldi. Bizler burada yazan bir avuç insan olsak da bu sürecin artık bittiğini ilan edenler gibiyiz. Binlerce forum blog sayfasından biri gibiyiz; bağımsız. KÖH medyasındaki bedel ödemiş saygıdeğer arkadaşlar da şunun farkına varmalı ki artık bu süreç sizinle devam etmeyecek. Bürokratik medya haline gelmiş gazeteden televizyona her yerde koltuk bulan bu arkadaşlara sitemimdir ki o yazıyı kaldıran zinhiyetle KÖH medyasını bombalayan zihniyet arasında fark yoktur. Bu süreci özeleştri ve istifa ederek atlatamazsak yeni yeni “Deli Ersin” vakaları yaşamamız olasıdır. Biz devrimciler olarak kastlaşmış kafa kol ilişkisine dayanan bu düzenin tamamına karşıyız.  Belki de Öcalan’ın “Derin PKK çıkabilir” sözündeki kasıt buydu. Bilmiyorum anlamını fakat ben bunu anladım, bizzat kendisine sormayı çok isterdim. Aşiret reisliğinden millet vekilliğine uzanan yolda kendini yazar olarak niteleyen bir şarlatanı onlara yıllık emeğe ve şehitlere tercih etmekte bu davaya bir ihanettir. O yazıyı kaldırmak KÖH medyasında bir utanç nedenidir. Değişim en baştan başlayacaksa ve biz değişime karşı durmayacaksak KÖH medyasına bir değişim kaçınılmazdır. Siz saygınlığınızla ve davaya ihanet etmeyecek bir tutumla üzerinize düşenleri yapmakla sorumlusunuz. Cizre’de Sur’da 40 yıllık bu mücadelede verilen kanların sorumluluğu üzerinizde.

Değişmeyen tek şey değişimdir. Arap Baharı’nın Muhammed Bouzazizi olacaksak eğer siz de bu sürecin Hüsnü Mübarek’i olmayın. O yazıya gereken değeri lütfen hakkıyla gösterin.