Kaos ve Kargaşa mi, Siyasi Çözüm mü?

01-kaos-ve-kargasa-mi

Suat Bozkuş

suatbozkus@gmail.com

Türkiye’nin birikmiş bir çok ağır sorunu var. Sorunların olması çok da önemli değil. Çünkü her ülkenin  sorunları var. Önemli olan bu sorunların halkların katılımıyla, demokratik siyasetle mi yoksa halkları susturarak, diz çöktürerek dikta yöntemleriyle mi çözüleceğidir.  Aslında birinci yoldan başka çözüm yoktur.  Ama kafası tekçi kireçlenmeyle malul olan Türkiye egemenleri zaten uzun yıllardır ikinci yolda inat ettiği için sorunlar çözülememiş ve çığ gibi katlanarak kangrenleşerek büyümüştür.

7 Haziran 2015 seçimlerinde,  halk sorunların çözümü önünde engel olan tek parti ve tek adam diktasına son vererek yeni bir çığır açılmasını istedi.  Bu tek tekçi kafa aşılmadıkça bir umut yoktu. Türkiye’nin bütün farklılıklarının eşit olmasa da temsil edildiği bu meclis yeni bir dönem açabilirdi. Bu nedenle 7 Haziran seçimlerine umutla, heyecanla girildi. HDP’nin yeni yaşam çağrısı geniş ve farklı toplum kesimlerini harekete geçirdi. Egemen Erdoğan çetesinin bütün engellemelerine, saldırılarına rağmen HDP barajı geçerek meclise girdi. HDP’nin, içinde yer almasa da dışarıdan destekleyeceği bir siyasi çözüm hükümeti kurulabilir ve meclis bir kurucu meclis gibi çalışıp yeni bir anayasa yapabilirdi. Halkların ve tüm ezilenlerin özlemi buydu ve gerçekleşmesi mümkündü. Böylece bütün sorunlar bir anda çözülmese de siyasi çözümde birleşmek ve bütün sorunlara toplumun katılımıyla siyasi çözüm bulmak yoluna girilebilirdi.  Ama olmadı, tek tekçi Erdoğan çetesi ve onun arkasında birleşen ırkçı-dinci-mezhepçi ve hırsız-uğursuz  çetesi halkların iradesini tanımadı. Halkların iradesi gasp edildi. Seçim sonuçları geçersiz hale getirildi. Halka yönelik olarak kanlı bir imha ve diz çöktürme operasyonları başlatıldı.

Seçim kaybetmiş olan Davutoğlu hükümeti yenisi kurulamadığı-kurdurulmadığı için aylarca göreve devam etti. 1 Kasım seçimlerine girerken oluşturulan seçim hükümetinde göstermelik olarak HDP’liler de bakan yapılmıştı ama hiç bir yetkileri yoktu. Zaten hukuk dışı saldırılar sonucunda istifa ettiler. Bu gecekondu hükümetle seçimlere gidilirken, Kürdistan’da Diyarbakır’ın göbeği olan Sur başta olmak üzere, Cizre, Şırnak, Lice, Nusaybin, Yüksekova gibi bir çok şehir yerle bir edildi. Katledilen insan sayısı hala belli değildir. Bir çok cenaze kayıptır. Çöpe dökülen yıkıntılar arasında bir çok cenaze parçası bulunmuştur. Bu kanlı ve zalim katliamlar arasında 1 Kasım 2015 seçimleri yapılmış ve AKP birinci parti olarak ilan edilmiştir. HDP bütün saldırılara rağmen barajı gene aşmış ve Meclisteki 3.parti olmuştur.

Bu karanlık dönemde Erdoğan pervasızca “Kim ne derse desin, fiilen başkanlık sistemine geçilmiştir” diyordu. Çünkü MHP ve CHP görünürde sabahtan akşama kadar, her türlü küfür ve hakaretle, suçlamayla gürlüyordu.  Hesap soracaklarını, yüce divana göndereceklerini ilan etmişlerdi ama perde arkasında Erdoğan’ın arkasında duruyorlardı. Anayasanın Erdoğan tarafından açıkça ihlal edilmesi ve keyfi bir kararla sistemi fiilen değiştirmesi bile tepki çekmedi. Çünkü MHP ve CHP “Bölücülüğe karşı” sonuna kadar hükümetin yanındaydı.Savaş tezkerelerine de evet diyorlardı. “Milli davalarda milli takım ruhuyla birleşmek”  Türk siyasetinin müzmin özelliğiydi. “Milli” davaların başında ise Kürtlerin ezilmesi geliyordu.

15 Temmuz’daki karanlık darbe teşebbüsü bu milli ruhu zirveye çıkaran bir bahane oldu. Bu Erdoğan’a kendi ifadesiyle tam da Allah’ın lütfu oldu. İlan edilen OHAL ile Erdoğan darbesi alenileşti, resmileşti. Sadece HDP’yi değil tüm muhalifleri susturma aşamasına geçildi. Her türlü muhalefet hatta tek tük farklı sesler bile susturulmalıydı. Üniversiteler, sendikalar, sivil toplum örgütleri ve medya tek tek susturuldu. Tüm topluma gözdağı vermek için şarkıcı Sıla, modacı Barbaros Şansal’a karşı yapılan linçler bunun göstergesidir. HDP’li vekillerin dokunulmazlığı kaldırılırken,  CHP hiç utanmadan “Anayasaya aykırı ama EVET” diyebilmiştir. Bu utanç verici milli mutabakat sonucu halkın iradesi gasp edilmiş, HDP eşbaşkanları, milletvekilleri,  HDP’li belediye eşbaşkanları esir alınmıştır.

Bu faşist terör ortamında Erdoğan diktası anayasa değişikliği adı altında diktatörlüğün ayağına dolanan her türlü engeli temizleme peşindedir. Bütün darbeciler gibi Erdoğan da diktasını bir anayasa ile taçlandırmak istemektedir. İşte mecliste bin bir sahtekarlık ve zorbalıkla geçirilen anayasa değişikliğinin anlamı budur. Her türlü kuralsızlık, sahtekarlık ve zorbalık mubah sayılmaktadır. Sanki bu anayasa geçince Türkiye kurtulacaktır.  Oysa gerçek tam tersidir. Esas felaket ve kaos o zaman başlayacaktır. Bugüne kadar siyasi çözüm umuduyla sabırla direnen halk kitleleri, bu umutlarını tümden yitirirlerse neler olur göreceğiz.

Erdoğan 14 sene önce %32 oyla meclisin % 65’ini alarak iktidara geldiğinde çok rahattı. Çünkü içeride ve dışarıda reformcu, çözümcü, AB yanlısı reformların öncüsü, demokratik-ılımlı İslam yoluyla örnek-model ülke olmayı vaat ediyordu.  Geniş çevreler inanmasa bile Erdoğan’a şans verilmesinden yanaydı. Geleneksel devlet, hem Kürt meselesinin çözülmesi hem de İslam ülkeleriyle ilişkilerin gelişmesi için AKP’ye açık çek veriyordu. Başbakan olamayan yasaklı Erdoğan’ın kurtarılması amacıyla yapılan anayasa değişikliği için Baykal-Erdoğan ikilisinin cansiperane işbirliği hatırlardadır.

Kürt açılımı, Alevi açılımı, Roman açılımı, Azınlıklar açılımı vb. kampanyalarla bir çok aydın çevrenin ve halkın sempatisi, desteği kazanılmıştır.

“Arap baharı”nı baştan endişeyle karşılayan Erdoğan, sıra Irak ve Suriye’ye gelince iyice heyecanlanmıştır. Bunu da Allah’ın bir lütfu olarak görmüştür. Fırsat bu fırsat deyip felaket bölgesine doluşan hırsız-gaspçı çeteleri gibi Irak ve Suriye’ye dalma hayaline kapılmıştır.  “Bakiye topraklarımıza sahip çıkma, Lozan’da yapılan yanlışları düzeltme” adına TC’nin kuruluş ayarlarıyla oynama pahasına, iki ay sonra  Şam’da Bayram namazı kılma lafları edilmiştir. Yalaka medya kolaylık olsun diye Halep, Musul ve Kerkük’e plaka bile hazırlamıştır. Bu hayaller Kürtlere karşı Sünni-İslam temelinde bir Yeni Osmanlı projesine dayanıyordu. Buna derinlikli strateji dediler. “Laiklik bitti, 90 yıllık parantez kapandı, hilafet ilan edilmeli” dediler. DAİŞ ile yapılan kanlı işbirliğinin sebebi de buydu. Ne var ki bütün bu projeler Rojava devrimiyle iflas etti. Artık Erdoğan’ın yeni bir vaadi yoktur. Yeni bir yalanı bile yoktur. Hesap verme korkusu yüreğine düşmüştür. Erdoğan’ın etrafındaki soyguncu takımı da kene gibi Erdoğan’a yapışmıştır. Siyasi İslam için artık deniz bitti.

“Muhayyel Yeni Osmanlı Rojava’da, Suriye-Irak çöllerinde medfundur.”

Oyun kurucu olacağız dediler ama oyuncu bile olamadılar. Oyuncak oldular!

Erdoğan ve çevresindeki soyguncu-hırsız çetesi,  hesap vermekten kurtulmak için iktidarda kalmak zorunda olduğunu düşünüyor. Bu nedenle iktidarı kaybetmemek için her türlü hukuk dışı zorbalığa başvuruyor. CHP-MHP gibi geleneksel devletçiler ise Kürtleri ezmek için her türlü desteği vermeyi ve işbirliği yapmayı vatanseverlik sayıyor. Yıllarca Erdoğan’a her türlü hakareti yaptılar ve istifa etmezse yüce divana göndereceklerini söylediler. Ama şimdi hepsini yuttular ve Erdoğan’ı ayakta tutmak için Yenikapı ruhuyla birleşiyorlar. MHP artık kaderini Erdoğan ile birleştirmiş bulunuyor. CHP ise, Erdoğan diktasına karşı yeniden bağırıp çağırmaya başlasa da gerçek muhalefete geçmekte pek niyetli görünmüyor. Çünkü gerçek muhalefet güçleri olan HDP ve sol güçlerden itinayla uzak duruyor. Hala demokratikleşme ve siyasi çözüm yerine inkarcı-imhacı politikaları dile getiriyor.  CHP’nin Erdoğan’a eleştirisi bile hala HDP ile işbirliği yaptığı iddiasıdır.  Aslında bu tartışmalar sadece AKP-MHP için değil, CHP için de bir anlamda son şanstır. Türkiye ya faşist çetenin diktasına son verip demokratikleşme yoluna girecektir ya da göstermelik  demokratik kırıntıları da ezip kapkara faşist bir dikta egemen olacaktır. Tabii ki buna karar verecek olan diktacıların keyfi değil, halkların mücadelesi olacaktır. Bu süreçte CHP’nin rolü ne olacaktır? CHP gene “Mevzuu bahis olan vatansa gerisi teferruattır” deyip faşist darbecilerin her türlü zulmüne evet mi diyecektir yoksa demokrasi güçleriyle birleşip halkların özgürlüğü için şerefli bir rol mü oynayacaktır?

Bu sorular sadece CHP için değil, tüm siyasi hareketler için de geçerlidir. CHP içindeki demokratlar da bu konuda bir yol ayrımına gelmişlerdir. Tercihlerini net olarak demokrasiden ve demokrasi güçleriyle birlikten yana koymak zorundadırlar. Yoksa Erdoğan’ın kuklaları olmaktan kurtulamazlar.

Bu nedenle AKP’de de, MHP’de de çatlaklar çıkmıştır. Bu anayasa değişikliğinin anlamı Erdoğan’a ölene kadar şeflik yani padişahlık vermektir. Yani Erdoğan hiç bir şekilde normal bir seçimle iktidarı bırakmayacaktır. Seçimle gelmiştir ama seçimle gitmeye hiç niyeti yoktur. Bu da  karanlık, kanlı çatışmalar ve kaos içinde bir ülke demektir.

Türkiye’de siyasetçiler hep Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine bağlı olduklarını söylerdi. Şimdi “Yurtta savaş, dünyada savaş” ilkesi egemen oldu.

Gene bütün siyasetçiler her zaman “Kışlaya, okula, camiye siyaset girmesin” derlerdi. Şimdi esas siyaset oralarda yapılıyor. Bu anlayışın sonucunda, 15 senedir tek parti olarak iktidarda olan siyasi İslam şimdi iflasın ve çöküşün zirvesini yaşıyor. Siyasi İslam’ın önde gelen iki lideri Erdoğan ve Gülen ülkeyi kanlı bir çatışmaya sürüklediler. Bu çatışmanın bittiği ya da biteceği sanılmasın. Bu iki taraftan birinin değil esas olarak siyasi İslam’ın bitişi ve çöküşü demektir.

Tek parti huzur-istikrar ve kalkınma demektir dediler. Türkiye tarihinin en kanlı  çatışmalarına sürüklendi. Şimdi de “Tek adam diktası olmazsa memleket bölünür” diyerek halkı tehdit ediyorlar. Bu şantajlarla ayakta kalmaya çalışıyorlar. Türkiye’yi daha büyük felaketlere sürüklüyorlar. Tek adam diktası Hitler, Şah Rıza, Saddam diktaları gibi felaketten başka bir şey getirmeyecektir.

Türkiye bu dikta yöntemleri, tehdit ve şantajlarla ayakta kalamaz, huzura kavuşamaz, hiç bir sorununu çözemez. Ya geleneksel bütün siyasi partiler-kurumlar parçalanacak ve halkların özgürlüğüne dayanan demokratik bir cumhuriyet kurulacak ya da Türkiye çevresindeki komşularından daha kötü bir biçimde çatışma ve parçalanma sürecine girecektir. Bugünkü sürecin beş çelişkisi budur.

Anayasa değişikliği Meclis’ten geçse bile Halkın çelik duvarına çarparak parçalanabilir. Bu nedenle referandumda HAYIR demekte HAYIR vardır. Tüm demokrasi güçleri birleşerek bu gidişata HAYIR ve DUR demelidir.

Bugün tüm ezilenler güçlerini birleştirerek bu karanlık gidişe dur diyebilir, demokrasiden yana olan herkese öncülük ederek demokratik siyaset yollarını açabilir.