“Türk Tipi” Diktatörlük (1)

1-turk-tipi-diktatorluk-1

Ali Koçer

Türkiye halklarının içinde bulundukları mevcut sürecin nasıl yaratıldığını ele almanın önemli olduğunu bilmek, dolayısıyla bunu da yazıya dökmek gerekir diye düşündük. Şu anda T.C.’nin rejiminin ne olduğunu, bu rejimin nereden ve nasıl beslendiğini, bu seviyeye ne tür yollar izleyerek geldiğini ve nereye evrileceğini mümkün mertebe anlatmaya çalıştık. Ülkede diktatörlük var mıdır yok mudur sorularının cevaplarını da içeren, iki dizilik yazımızı sizlerle paylaşıyoruz.  

Son dönemlerde savaş ve kaotik ortamın Kürdistan ve Türkiye’de gelişmesiyle birlikte Sovyet Devrimi’nin mimarlarından V. I. Lenin’in o meşhur sözü çokça dillendirilir oldu: Hiçbir diktatör iç savaş çıkarmadan gitmez!

Lenin, bu sözü söylerken dünya sosyalist ve kapitalist blok olarak ikiye ayrılmıştı. Neredeyse Avrupa ve Uzak Doğu ülkelerinin çoğu emperyalist boyunduruktan kurtulmak için bağımsızlık mücadelesi veriyordu. Nitekim birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşları da aynı döneme denk geliyordu. En azından 20. yüzyılın ilk yarısı dünyanın siyasi ve fiziki haritasını belirleme de tarihsel bir dönemeçti. Bu dönemeçte de kuşkusuz siyasi aktörler tarihe damgasını vurdu. Gerek sosyalist bloğun liderleri gerekse de kapitalist-emperyalist bloğun liderleri.

Bugüne geldiğimizde ise, zamanın diktatoryal eğilimlerle yönetilen ulusların veya ülkelerin çoğu, demokratik kurallar çerçevesinde işlemeye çalışıyorlar. Yüksek düzeyde olmasa bile insan haklarına saygılı, demokratik ve hukuki bir düzen oturttukları görülüyor. İnsanlığa yetmese de!.. Elbette bunu yurttaşlarına bir lütufmuşçasına uygulamıyorlar. Rejimlerini demokratize etmeleri; tamamen toplumsal tepkimeleri minimize etmeye bağlıdır. Olası halk isyanlarının nedenlerini, toplumun lehine iyileştirerek, iç savaş ve kaos zeminini zayıflatmaya çalıştılar. Dolayısıyla “Avrupa uygar topluluklar” merhalesine ulaştılar. Fakat sosyolojik çehresi gayet heterojen olan, farklı ve olması gereken tüm renklerden oluşan Türkiye, hâlâ Osmanlı’nın “Türk Cihan Hakimiyet-i Fikri”ni aşmış değil. Öyle ki, adına “Neo-Osmanlı” dedikleri ancak ondan da beter olan Kut geleneğinin mirasçıları tarafından yönetiliyor ülke.

Her farklılığı kökenlere ayırıp, ama tek bir feraset altında toplama hevesinde olan mevcut diktatoryal hükümet, deyim uygunsa bu harekâta karşı çıkanları kıyımdan geçirmektedir. Türklük ve Sünnilik üzerinden ajitatif ve propagandif politikalar üreterek ırkçı hücrelere sirayet edip, hakim ulus ve mezhep dışındaki tüm toplumsal dinamikleri ezmeye çalışmaktadır. Sömürgeci gelenek, son 15 yıllık iktidarında kuvvet ve kudretinin heybetli olduğu süreçlerde kırıntılarla oyalamaya çalıştığı bu dinamikler; doğru ve ilkeli bir hat izleyerek güçlendiklerinde ise, bu kez yok olmaya çanak tutmuş heybetini yeniden canlandırmak için faşist uygulamalar devreye sokmuştur.

Peki bu raddeye nasıl gelinir? Bir diktatörün gelişim evreleri nasıl seyir izler? Ve tabii ki diktatörlük, nasıl bir şeydir?

Tarihte pek çok örneği olan diktatörler ekseriyetle, doğal-bilindik yollardan iktidara yürürler. Yani ortaya çıktıkları ilk aşamada genel bir dil kullanarak, tüm toplumsal ve kültürel farklılıkları kapsayacak politik söylemlerle seçimlere girerler. Girdikleri ilk seçimin, genel seçimler olmasına özen gösterirler ki devletin tüm aygıtlarına derinlikli vakıf olma ve bu aygıtların-kurumların hakimiyetini sağlamak için. Muazzam politik argümanlarla, özellikle yoksul ve emekçi yığınlar üzerinde duygusal ve siyasal bir etki oluştururlar. Neredeyse oportünizmin yeniden icadına yol açabilecek liberal açılımlarla toplumu hem ekonomik hem de politik açıdan kendilerine “aşık” ettirirler. Halkı kendilerine angaje etmek adına, onların dini ve ulusal değerlerini okşarlar. Hele ki halk, böylesi vaat ve söylemleri daha önce hiç işitmemişse veya işitmiş ama yine de ders çıkarmayarak kandırılmaya, hafıza kaybına alışık yapısal bir sorunu varsa, diktatör adayının işi çok daha kolaydır. Nitekim girdiği ilk genel seçimlerde hatırı sayılır bir sonuç ile iktidara gelir.

Genel seçimlerde elde ettiği taban desteğini, bu kez yerel seçimler için kullanmaya başlar. Genel seçimler onun için siyasal, ideolojik bir kazanım olmuştur. Sırada iktidarını köklendirmek için ekonomik kazanım ve kemik kitle desteği yaratmak vardır. Kazandığı genel seçimler ve gireceği yerel seçimler arasında ki zaman zarfını, kendisine oy vermiş seçmenin hiyerarşik durumuna göre değerlendirir. Aydın, bürokrat, teknokrat, gazeteci-köşe yazarları, akademisyen, iş insanı ve diğer kendini sıradan görmeyen tiplere kontrollü bir çerçevede devletin imkanlarını sunar. İktidar olmasında %90-95 arasında büyük bir payı olan işçi, emekçi, öğrenci, memur, esnaf ve diğer kesimleri ise kırıntılarla elinde tutmasını bilir. En önemlisi de onların duygularını sömürerek, kendini onlardanmış gibi göstererek bağını sürdürür.

İktidara gelip hükümet olma durumundan kaynaklı mülki amirlikleri kendi denetime alması, bir diktatör için en önemli eşiktir. Fakat onun kalıcılığı ve doyumunu tatmin eden bir eşik değildir. Sadece zirveye çıkan koca bir basamaktır. Zira onun önünde daha büyük basamaklar bulunmaktadır. O yüzdendir ki idari amirlikleri bir an önce saflarına katması gerekir. Bu noktada da yerel yönetimler elzem ölçüde rol oynamaktadır. Yerel seçimler, diktatör adayının demir yumruk iktidarını pekiştirmesi için bulunmaz bir nimettir. Genel seçimlerden hemen sonra yerel seçimlerden de başarılı çıkmak için pratik adımlara dayalı “hizmetlerine” başlar. İlk iş, tabanın muzdaripliğini giderecek adımlar olmalı. Fen işleri gibi… Karayolları ve ideolojik alanını genişletmek için üniversiteler kurmak gibi… Daha sonraki adımlar ise sağlık, eğitim, emniyet ve diğer başat alanlarda olması gereken, kırıntı sayılabilecek sosyal haklar tanımak. Bu politik ve kurnaz hizmetlerle tabanının gözünü iyice boyamıştır. Geriye artık yerel seçimler kampanyasında bunları referans göstererek propaganda yapıp oy toplamak kalır. Diktatör adayı, maalesef bu aşamada da muradına erer ve yerel seçimlerden de “alnı AK”, gözü pek ve göğsü kabarık bir pozisyonda çıkar! Para sirkülasyonunun en hareketli olduğu idari amirlikleri de ele geçirdiğine göre, artık geriye bu durumu güce dönüştürmek kalıyor. Bu da elbette devlet içinde yaratacağı kadrolaşma hamlesiyle ilgilidir.

Tabanlaşan diktatörlük

Diktatör adayı, tüm bu aşamalardan sonra devletin kurum-kuruluşlarını kontrolü altına almak için ideolojik etki yaratabilecek hummalı bir kadro eğitimini kısa sürede tamamlar. Ya da bu konuda yetkin olan isimleri genelde parayla satın alarak piyasaya sürer. Birimlerden oluşturduğu bu kadrolar birçok alanda ekonomik-politik-ideolojik-örgütsel faaliyetler yürütürler. Bu faaliyetler sayesinde tabana daha kolay ulaşmış olurlar. Temel neden, tabana ulaşarak onları örgütlemek olduğu kadar, yan nedenlerde, bu tabanı elinde tutabilmek için yürüttükleri çalışmadır. Tabanın yaşamsal kaygılarının hepsini gözetir bu kadrolar. Hepsiyle mümkün mertebe ayrı ayrı ilişkilenir, kendi saflarında aktifleştirmenin koşullarını yaratırlar. Madden ve manen tüm desteklerini seferber ederler. Derinlikli olan bu çalışmanın raporunu bağlı oldukları diktatör adayına sunarlar. Bu raporlar neticesinde eğitilecek yeni kadrolar belirlenir ve faaliyet yeni bir evreye girer.

Sokak sokak, ev ev yürütülen bu çalışmalar tabanın dikkatini diktatör adayına ve amaçlarına toplar. Tabana tanınan (aslında hakkı olan) bir takım haklar, diktatör adayına aidiyeti geliştirmenin aracı olarak kullanılır. Nitekim öyle de olur. Taban, artık pozisyon belirme ve buna paralel hareket etmesi gereken noktaya gelmiştir. Bu durum, diktatör adayının palazlanması bakımından önemlidir. Çünkü, kadroların tabanla kurdukları periyodik irtibatlardan dolayı, taban, diktatör adayına ve siyasetine angaje hale gelmiş, aidiyetin seviyesini arttırmış olur. Bu vesileyle de tabanın artık doğrusuyla-yanlışıyla, eksiğiyle-fazlasıyla, etiğiyle-ahlaksızlığıyla, hizmetiyle-yolsuzluğuyla, ılımlılığıyla-despotikliğiyle güvendiği, sevdiği, saydığı, her dediğine onay verdiği bir “insan” tipolojisi çıkar ortaya. Buraya kadar diktatör adayı, tabana kendini kabullendirmek için elinden geleni yapmış, bu anlamda rüştünü ispatlamıştır! Tabanın genel kabulünü ve yer yer geriye düşüşler olsa bile desteğini almış, onları kendine bağlamış olur. Tahakkümünün sınırlarını genişletmek ve ülkeyi tamamen zapturapt altına almak için ihtiyaç duyulan diğer alanları da kendi hakimiyetine katmasının zamanı gelir.

Yarın: “Ordu ve yargının siyasallaşması” ve “Saldırgan diktatörlük” alt başlıklarıyla yazının ikinci dizisi yayınlanacak.

“TÜRK TİPİ” DİKTATÖRLÜK (2)