21. Yüzyıl Devrimi – Demokratik Özerklikte Ekonomi – 1

1-21-yuzyil-devrimi-demokratik-ozerklikte-ekonomi

Rêdûr ÎDÎR

Fransız İhtilali dünyada bir değişimin ilk kıvılcımını yaktığı dönem aynı zamanda büyük imparatorlukların yani mutlak monarşilerin de çöküşüne işaret ediyordu. Fransız İhtilali ile ortaya çıkan ulusalcılık akımı Sanayi Devrimi’yle sürdü ve büyük imparatorlukların yerini ulus devletler aldı. Bu sürecin ekonomik ayağında Sanayi Devrimi’yle birlikte işçi sınıfı-burjuvazi sınıfsal ayrımı yer alırken diğer ayağında ise ordulaşma süreci yer alıyordu.

Büyük imparatorluklar yönetim, ordu ve ekonomisiyle ulus devlet kavramından ayrılıyordu. Bu iki kavramı birbirininin zıttı diye yorumlamak hata olur, biri diğerinin süreksellik içersinde devamıdır. İmparatorlukların çökmesi süreci Fransız İhtilali’yle başlamış kabul edilse de asıl etken bu sürecin devamı olan Sanayi Devrimi’yle ortaya çıkmıştı.

Fransız İhtilali, 1789’da siyasal bir akım yaratmış olsa da ulusalcılık akımı daha çok 19 ve 20. Yüzyıllarda vücud buldu. Bu tarihler aynı zamanda silah sanayiisinin ortaya çıkıp gelişmesine denk gelir. Dikkat ederseniz tüfek-tabanca sanayisindeki büyük üreticiler “1890’lardan bu yana” ibareleriyle satışa sunulur. 100 yıllık süreçte ekonomik, siyasi ve ordu sistemlerinin değişimleriyle imparatorluklar ulus devlete dönüşebildi. Örneğin; Balkanların ya da Libya’nın Osmanlı İmparatorluğun’dan kopuşu bir biçimiyle bu sürece karşılık gelir. Ağır ve sayıca kalabalık imparatorluklar küçük, ulusal bilinç etrafında örgütlenmiş ve tüfekli birliklerin baskınlarına karşılık veremiyor ve kendini savunamıyordu.

Bu geçmişteki devasa ve gücünü büyüklüğünden alan orduların yerini teknolojik olarak yeni bir ordu düzenine işaret ediyordu. Alaylı askerler yerine artık mektepli askerler geliyordu çünkü kılıç kalkan kullanmak için bilek gücü gerekirken, top tüfek kullanmak için teknik eğitim gerekiyordu. Böylelikle eğitim sistemi de farklılaşmaya başladı.

Osmanlı İmparatorluğu ya da Japonya İmparatorluğu gibi kılıç kalkanlı ordu sistemleri barutun-topun-tüfeğin ortaya çıkışıyla güncel ordulara dönüştü. Bu dönüşüm o kadar da masumane olmadı. Son Samuray filminde de izlediğimiz gibi Samuray Ordusu toplarla tüfeklerle dağıtıldı. Benzer süreci Osmanlı İmparatorluğu döneminde de gördük. Selimiye Kışlası günlerce imparatora bağlı topçu birlikleri tarafından topa tutuldu ve on binlerce yeniçeri öldürüldü, Yeniçerilerin yerini Sekban-ı Cedid, Nizam-ı Cedid gibi yeni ordular aldı.

Sömürgelerin bağımsızlık süreci de bu dönemde ortaya çıktı. Ulusal kurtuluş mücadeleleri sürecini Kemalistler kendileriyle başlatsalar da Ömer Muhtar efsanelerini unutmamak gerek, sömürgeci Osmanlı’ya karşı direnen Bulgar, Yunan, Libya halklarını… Osmanlı gibi halklar hapisaneleri birer birer yok oluyordu ulusal kurtuluş mücadeleleriyle.

İmparatorluklar sömürgelerdeki isyanlarla dağılırken, monarşinin mutlak devlet yönetimindeki gücü ise üretim biçimi değişimleriyle çatırdıyordu. Feodal üretim biçimi yerini alan kapitalist ekonomi artı değerin mutlaki monarşi yerine burjuvazide toplanmasını sağlıyordu. 18-19. yüzyıllarda devam eden Sanayi Devrimi ve buhar makinalarıyla yeni sömürgeleri elde eden Avrupa hızla zenginleşiyor, kölelik ve sanayii gelişimi burjuvaziyi kont-kontes-dük-düşes gibi feodal düzen soyluları yerine öne çıkarıyordu.

Jack London ya da John Steinbeck romanlarında 19. yüzyılın sonundaki sosyo-ekonomik sürecini anlatır. Sınıf mücadelesinin de şekillendiği bu dönem sanayii sürecinde işçileşen köylüleri ve yaşam biçimlerini gözler önüne sermektedir.

Soylular köylüler ve askerler yerini güncel ordular işçi sınıfı ve burjuvazi alıyor, bu süreç dünya ölçeğinde bir devrin kapanmasına neden oluyor, feodal toplum yerini kapitalist topluma bırakıyordu. Roma İmparatorluğu’nun yerini Bizans İmparatorluğu ya da Selçuklu İmparatorluğu’nun yerini Osmanlı İmparatorluğu’nun alması meselesi değildi. Bu bir üretim biçimlerinin bir devrimler silsilesiyle değişmesi demekti.

Bu konuya ilerdeki yazılarımda daha geniş olarak değineceğim. Bu örnekleri vermemin sebebi devrimin bir ulus devletin yerini başka bir ulus devletin alması ya da adının Türkiye yerine Kurdistan olması meselesi olmadığını anlatmak içindi.

Devrimin üretim biçimlerinden askeri sisteme, yönetici sınıflarından yönetim biçimlerinin değişimine neden olduğuna işaret etmek istediğim içindir. Bu sürecin sonunda değişen şey sadece devleti yöneten kliklerin ulusal-dinsel-mezhepsel tabiyeti değildi –ki devrimin de böyle birşey olmadığını anlatmak içindir.

Güncel olarak Kobanê Savaşı’yla vücud bulan bir devrimin yönetim biçiminin ne olduğu sorusuyla ortaya çıkan bir soruya yanıt olmak için, bu süreci işlemek gerektiği için tarihsel sürece girmek durumunda kaldım.

Önce Fransa’nın ardında da ABD’nin Vietnam Savaşı’nda yenilmesi dünyada bir sol dalga yarattı. “Kahrolsun Amerika” sloganlarıyla bir çok ülke inlerken bu slogan, var olan emperyalist sömürgeciliğe bir başkaldırıyı ifade ediyordu. Che ve Fidel Castro’nun yarattığı devrim ya da Mao dünya ölçeğinde ezilen sömürüler sınıf ve uluslar için bir ilham kaynağıydı. Ve bu slogan etrafında örgütlenen gruplar, ülkeler, halklar, sınıflar var olan sömürgeci dünya düzenine başkaldırıyordu. Bir alternatif oldu mu olamadı mı soruları ya da hataları neydi vs. gibi daha detaycı binlerce soru olsa da netice de bu sol süreç başarısızlıkla sonuçlandı ve sönümlendi.

Suriye’nin “Arap Baharı”yla 2011 yılında çalkalanması daha doğrusu 100 yıllık Skyes-Picot’un sorgulanmaya başlanmasıyla birlikte Ortadoğu’da farklı bir fikir hayat buldu: Rojava Devrimi ve Demokratik Modernite.

ABD ya da SSCB’nin giriştiği Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan ağır, devasa ordular kimi küçük gruplara yenilebiliyordu. Tanklar toplar helikopterler uçaklar küçük gerilla birliklerine yeniliyor, Ortadoğu’nun statükocu SSCB ya da ABD sömürgesi artığı devletler artık baskı ve zorla yönetemez hale geliyordu. Bu süreç ne zaman başladı? Arap Baharı’yla mı? Yoksa 2000’li yıllarda başlayan, eski Sovyet ülkelerinde cereyan eden Portakal-Turuncu-Kadife devrimlerle mi?

Ulus devletin temsilcilerinden olan Ortadoğu devletleri yerini Avrupa benzeri federasyon devletleri mi alacaktı? Üretim biçimlerini devlet mi belirleyecekti yoksa neoliberal politikalarla birlikte devlet aygıtı küçülecek miydi?

Tüm bu süreç ve sorulara tek tek yanıt vermeyi hedefliyorum bu yazı dizisiyle. Bu yazı dizisi sürecinin sonunda “Demokratik Modernite nedir, ne olmalıdır ya da bunun sosyo-kültürel alt yapısı hazır mıdır?” gibi sorulara yanıt vereceğim.

Tarihsel süreçleri işlerken makro ölçekteki olaylara bakmayı severiz. Fransız Devrimi, ABD’nin keşfi Roma İmparatoluğu’nun parçalanması, insanoğlunun Yuri Gagarin’le uzaya yolculuğu vs. oysa değişim büyük ölçekteki değişimlerle değil aksine küçük şeylerde daha çok etkisini gösterdi.

SSCB’nin uzay gemisindense Kalaşnikof’un icat edilmesi ya da içten yanmalı motorların keşfi ya da daha da basit anlatımla el gırgırının keşfi. Gırgırın, buzdolabının, televizyonun, tuvalet kağıdının icadının çok önemli sayılmadığı bu süreç aksine ev yaşantımızın değişimine işaret ediyor. Bu yüzden biz makro ölçeği devrim diye nitelerken köyde çalı süpürgesinden gırgıra ardında da elektrikli süpürgeye geçişi devrim olarak göremiyoruz. Biz gündelik yaşamdaki küçük değişimleri görmeyerek, büyük olaylarla tarihsel süreci anlatmayı abartmayı severiz.

Traktörün devrim olduğunu iddia etsem eminim ki tüm tarihçiler beni linç etmek isteyecektir. Fakat 20. yüzyılın en önemli icatlarından biri hiç kuşkusuz ki ev hayatlarımızı yaşantımızı hatta şehirleşmeyi ve büyük göçleri anlatan “Taşı toprağı altın İstanbul” sözünün tam karşılığı sanayiileşmenin küçük temsilcileri elektrikli aletler ve içten yanmalı motorlardır. Bu süreci binlerce örnekle daha anlatmak mümkün. Bu teknolojik aletler yaşam biçimlerindeki değişimlere işaret etmekte, öküzün ve atın yerini traktör ve araba almaktaydı.

Yeni dönemi anlatmak için köy tarzı ya da feodal üretim ilişkilerindeki ağalık/beylik sistemlerinin yerini küçük ailelerin almasıyla da anlatabiliriz. Bir kaç aileden oluşan köy ya da aşiretlik sistemlerinin yerini yalnızlaşarak küçülen aile sistemleri almakta devasa aileler birer birer parçalanmaktaydı. Şener Şen’in başrolünü oynadığı “Züğürt Ağa” filmindeki gibi Türkiye’de feodal aile yapılarının yerini daha küçük aileler alıyor herkes “geçim derdine” düşüyordu: “Evden işe işten eve”.

Köy tarzı üretimin yani hemen hemen herşeyini kendi üreten, çok az şeyi dışardan karşılayan toplum dışardan buzdolabı, çamaşır makinası koka kola ya da mazot benzin almaya mecbur kalmış, elektriğin de yaşamımıza girmesiyle de gittikçe daha çok ürüne muhtaç hale gelmişti.

Bunun bir üst basamağı ise üretim araçlarını doğrudan “yurt dışından” karşılamasıydı. Matkaptan televizyonuna uçaktan otobüse elektrikten benzine…. daha büyük ölçekte sanayii ürünlerini dışardan karşılamaktaydı. Ham madde ve sanayii araçlarının yanı sıra silah yedek parça ve hazır yiyecekte giriyordu. Pirincin domates, biber, makarna ve kurufasulye vb. gıdaların yaşamımıza girmesi ABD’nin 11 Temmuz 1946’daki Marshall yardımlarıyla oldu.

ABD’nin 20. yüzyılın başında yaşadığı “Büyük Buhran” ve işsizler ordusu dönemini Türkiye ve Üçüncü Dünya Ülkeleri 1940-1950’lerde yaşıyordu.

Osmanlı devletinin artıkları üzerine kurulan Türkiye sanayileşme sürecini kaçırmış bu nedenle de her konu da dışarıya bağımlı hale gelmişti. Şu an bile inşaattan otomotiv sanayisine, tekstilden tarıma, turizmden gemi sanayisine kadar hemen hemen her konuda dış ülkelere bağımlı olan Türkiye, dünya ekonomik sistemine tam olarak entegre (bağımlı) olmuştur. Bu süreci, Rus Su-24 uçağının düşürülmesi sonrası yaşanan ambargo Türkiye’nin düştüğü bağımlılık sürecini daha iyi anlatamazdı. Ya da Avrupa Birliği’yle yaşanılan restleşme sonrası doların 2.7’lerden 3.90’lara çıkmasına yabancı bir para biriminden bize ne diye sıyrılamamak… Yaşamın tüm alanlarında köylüsünden işçisine patronuna doların yükselmesini soluğuna kadar hissetmek… Bunlardan daha güzel hiçbirşey açıklayamazdı.

1789-1850-1900 süreci birbirini izlerken Ortadoğu’da Osmanlı İmparatorluğu sonrası ortaya çıkan ulus devletler esasında birbirinin kopyasıydı. Irak, Suriye, Lübnan, Türkiye, Libya gibi ülkelerdeki bağımsızlık hareketleri Osmanlı’nın halklar hapishanesi olması sebebiyle zincirlerinden boşalmış gibi fırlamış ve “özgürleşmişti”. Özgürleşmişi tırnak içinde yazıyorum çünkü bu ulus devlet inşaasında Osmanlı’nın iskan siyaseti birçok halkı yerinden sürdüğü gibi devamında kurulan ulus devletler de uyguladıkları nüfus politikalarıyla sorunları derinleştirdiler. Mesela BAAS Rejimi’nin Rojava’da uyguladığı Arap Kemeri politikası, Kürtlerin birbirleriyle olan irtbiatlarını kopartmaya yönelikti. Bu homojen nüfus yapısı Türkiye, Suriye ve Irak gibi bir çok ulus devlette karşımıza çıkıyor ve bu ulus devletler, baskı ve zulümle birçok  ulusu bünyesinde barındırıyordu.

Ulus devletleşme sürecinde bu kozmopolit yapılar “bağımsızlık mücadelelerine” engel oluyordu. Ermeni, Rum, Süryani katliamları bu dönemde yaşandı. Saddam Hüseyin ya da Hafız Esad ya da Mustafa Kemal dönemi aslında birbirinin devamıdır. Ulus devletler inşaa edilirken bu kozmopolit yapı dağıtılmak istendi ve tehcir katliam inkar politikaları izlendi. Arap Kemeri gibi siyasetler bir bölgede toplanan ulus bilince sahip insanların içine kama gibi sokuldu. Arap Kemeri siyasetinin bir başka türevini biz Dersim ya da Ağrı soykırımlarında da görüyoruz. Türkiye ve Osmanlı külleri üzerine kurulan devletler diğer uluslar (Kürdler) kendine ayak bağı olmasın diye onları birkaç parçaya daha bölüyordu.

Osmanlı’nın artıkları üzerine kurulan ulus devletler, yeni uluslar, yeni diller, yeni kültürler yaratmak zorundaydı. Bunları biz CHP’nin 6 okunda çok net bir biçimde görüyoruz. Türkçe’nin zorunlu dil olmasının bir başka versiyonunu biz Suriye, İran ya da Irak’ta da görüyoruz. Araplaştırma politikası Türkiye’deki gibi paralel bir seyir izledi: Türkleştirme.

Osmanlı’nın monarşi devri yerine ulus devletler birbirinin paraleli süreçler izliyordu. Dağılan Osmanlı büyük kılıçlı ordusu yerine teknolojik olarak donanımlı, tüfekli 20. yüzyıl düzenine sahip ordular ortaya çıktı: Suriye Arap Ordusu, Irak Ordusu ya da Türk Silahlı Kuvvetleri gibi.

Osmanlı’nın üretim biçimleri yerine ise daha “modern” üretim biçimleri yani feodalite yerine kapitalist üretim biçimi yer alıyor ve ulus devletlerde ağalar, beyler, soylular, şeyhler ve aşiretlerin yerine milli burjuvaziyi yaratıyordu. Ekonomik, siyasal, etnik, askeri her anlamıyla 20 yüzyıl kapitalizm dönemiydi her anlamda. Üretim ve sanayideki değişim her anlamda bir değişimi gösteriyordu. Aileden orduya devletten yönetime aklınızın alacağı her alanda…

Dünyanın en büyük bayrak sembollerinden biri Kalaşnikof olması tesadüf değildir. 1947 yılında icat edilen Kalaşnikof 2017’ye girdiğimizde bile halen en önemli bir silahtır. Kılıç kalkanın atın yerini alan Mauser (1874), Browning(1879) ya da Mossin Nagant (1882) icat olduğunda koskoca imparatorlukları yerle bir ediyordu. Bu tarihler aynı zamanda otomotiv sektörününde ilk adımlarını attığı yıllardı. Tüfeğin tahakkümü uzun yıllar sürdü. Ulus devletlerin düzenli orduları bu süreçte savunma oluşturmak ve mermilere karşı koyabilmek için tankları icat etti. Tanklar, 80 yıllık bir kolaylık sağlamıştı yeni düzen ordularına. Bu dönemde tankların işlevi de farklıydı bir başka orduya karşı savaşmaktan ziyade iç savaşlarda ya da isyanları bastırmak için daha sık kullanıldı, Kürdistan gibi. Tanklar panzerler ya darbelerin ya da iç savaşların sembolü oluyordu. Tüfeğe hedef olmayan ve büyük ateş gücüne sahip bu ağır zırhlı araçlar düzenli orduların vazgeçilmez silahı oluyordu.

12 Eylül’ün, 15 Temmuz’un ya da 1991 Yeltsin karşıtı darbe ya da 1989 Tiananmen Meydanı’nda çekilen meşhur tanklar önündeki adam fotoğrafı sembollerden biridir. 1990’lı yıllardaki Newrozlarda sıklıkla gördüğümüz panzerler 2010’lu yıllarda yerini TOMA’ya bırakıyordu fakat süreç değişmiyordu. Cizre, Sur ya da Nusaybin’de tanklar ya da Gezi’de TOMA’lar statükoyu simgeliyordu. Benzer süreçleri biz 1982 Hama olaylarında da gördük ya da yine Arap Baharı’nda, Suriye’nin herhangi bir yerinde. Tüm zırhlı araçlar, iç savaşta, “iç tehdide” karşı kullanılır hale geliyordu.

2004 Qamişlo Serhildanı ya da birçok defa isyan eden Irak Kürdistanı’ndaki kalkışmalar defalarca tanklar, helikopterler, uçaklarca bastırılmış hatta kimyasal silahlarla Halepçe yerle bir edilmişti. PKK’nin ilk kurşunu attığı günden bu yana Kuzey Kürdistan defalarca köy boşaltmalara, baskınlara, toplu tehcirlere asimilasyon politikalarına, dahası bombardımanlara tanıklık etti. Bunlardan sonuncusu şüphesiz ki 6-7-8 Ekim Kobanê Serhildanı ve sonrasında ortaya çıkan “Hendek Savaşları”dır.

Bu süreçten de önce Arap Baharı’yla başlayan süreçte ve daha da evvelinde Sovyet helikopter ve tanklarına karşı Afganistan’da kullanılan yeni nesil bireysel silahlara değinmek gerekiyor. MANPADS, TOW, ATGM, İgla, Stinger, Javelin vs. isimlerle anılan bir ya da iki kişinin kullandığı küçük taşınabilir muhtelif güdümleme sistemi olan füzeler. Bu savaş araçlarının birkaç mühim özelliği var: Taşınabilir, ucuz, kolay üretebilir olmaları vs. Bugünlerde Yemen, Irak ve Suriye’de gördüğümüz bu savaş aletleri, tankları, helikopterleri ve dolayısıyla konvansiyonel tarzda örgütlenen düzenli orduları durdurabilir bir noktaya ulaştı. Suudi Arabistan’ın milyar dolarlık bütçeli ordusuna karşı Yemen’deki Husilerin Ensarullah Hareketi ağır bombardımana rağmen önemli başarılara imza attı.

İç savaşların seyrini de başka bir teknolojik alet belirliyordu. Tankların 80 yıllık ve milyon dolarlık üstünlüğü bir anda ATGM denilen ısı güdümlü, zırh delici füzelerle yerle bir oluyordu. Suriye’de esen Arap Baharı, Ortadoğu’nun statükocu rejimlerinin artık miadının dolduğunu gösteriyor ve yeni bir yaşam biçimi yani askeri düzen dünyaya damgasını vuracağa benziyordu. “Güçlü” denilen kağıttan kaplan ordular güdümlü füzeler ve sosyal medyaya düşen görüntülerle saman alevi gibi dağılır hale geliyordu. Milyon dolarlık helikopterler, tanklar, uçaklar, gemiler nispeten kendinden çok daha ucuz olan bu silahlara boyun eğiyordu ve tabii ki Youtube, Twitter, Facebook gibi sosyal medya mecraları da yapılan propaganda açısından bir silah görevini görüyordu. Bunu en iyi kullanan şüphesiz ki IŞİD’di lakin Kürtler açısından en popüler örneği ise “Cobra ket” idi.

21. Yüzyıl Devrimi – Demokratik Özerklikte Ekonomi – 2